Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kirpik Hırsızı

1- Kelini Okşadığımın Hacıyatmazı

Merdivenleri gülerek çıktığım için birkaç apartman sakini garipseyen gözlerle baktılar bana. Onlara görünmeyi hiçbir zaman sorun etmemiştim. Genelde olaydan sonra polise beni tarif ediyorlardı ama bugüne kadar hiç kimse elinde bir robot resimle çıkmamıştı karşıma. Gülmemin sebebi ise… Ayıptır söylemesi, karıdan geliyordum. Söylemesi ayıp mı gerçekten yahu?

Beşinci kattaki dairenin kapısının önünde durup zili çaldım. Biraz bekledim ama açan olmadı kapıyı. Bugüne kadar hedeflerimden hiçbirini evinde bulamadığım olmamıştı. Gerçi onlara hedef demem ne kadar doğru, bilemiyorum. Sahi yahu, yeni fark ediyordum: Bugüne kadar sürekli evlerine gitmiştim hedeflerin. Bu önemsiz keşiften sonra zili bir daha çaldım. Abartısız söylüyorum, kesin beş dakika falan beklemişimdir kapıda. Ama nihayet açıldı.

“Buyrun?” dedi kapıyı açan kel herif.

“Şeyyy…” diye söyleyecek bir şey bulamıyormuş gibi yaptım yalandan. “Ben bir arkadaşıma gelmiştim ama yanlış dairenin zilini çaldım galiba.”

“Kime gelmiştiniz?”

“Sana ne?”

“Anlama…”

Eleman lafını tamamlamadan ittim herifi içeri. Yere düşmesi kolay olsun diye omuzlarından itmiştim. Ama düşmedi kelini okşadığımın hacıyatmazı, sadece geriye doğru sendeledi. O sendelerken ben içeriye geçip kapıyı arkamdan kapattım. Herifin toparlanıp üstüme gelmesine fırsat bırakmadan çektim belimdeki tabancayı, adama doğrulttum.

“Kal orada aslanım,” dedim aramızdaki mesafeyi kontrol ederken. “Biraz konuşacağız senle.”

“N’oluyo kardeşim, kimsin sen?” diye zırladı kel.

“Geç içeri. Anlatacağım.”

Sanırım adam bir süre boyunca elimdeki silahın gerçek olup olmadığını kontrol etti bakışlarıyla. Hakiki olduğuna emin olmuş olacak ki, arkasını dönüp koridor boyunca yürümeye başladı. Oturma odasının kapısına gelince bana baktı, ben silahın ucuyla kapıyı işaret edince de içeri girdi. Korkudan çok anlam açlığı vardı yüzünde.

Üzerime atlayıp silahı elimden almak gibi bir manyaklık yapmasın diye adamla aramızda yine makul bir mesafe bıraktım. Sonra cebimden beş santim çapında, yuvarlak, cam bir kutu çıkardım. Adama doğru fırlattım kutuyu. Tutamadı dallama, düşürdü, bana baktı.

“Al lan kutuyu yerden,” dedim gülerek. Gülmem adamı daha çok mu korkutuyordu, yoksa ciddiyetime dair şüpheler mi yaratıyordu, emin değildim. Adam kutuyu yerden alıp bana baktı. “Şimdi gözünden birkaç kirpik koparıp onları bu kutunun içine koy,” dedim yavaşça.

Adam salak salak baktı yüzüme.

“Yapsana lan!”

“Nasıl? Ya bak birader, derdin ne bilmiyorum. Paraysa al git. Fazla bir şey yok cüzdanda. Elektronik eşya falan bakınıyorsan bulamazsın, bilgisayarım bile yok benim. Kullanmıyorum. Bir paket sigaram var cebimde sadece. İstersen onu al. O kadar.”

Sırf o halini izlemek için sözünü kesmemiştim adamın. “Sigarayı ver,” dedim elimi ona doğru uzatarak. Adamın yüzünde teklifini kabul ettiğim için kısa bir sevinç belirir gibi oldu, cebinden sigarayı çıkarıp elime koydu. Bu sırada tabancayı ondan uzakta tutmaya çalışıyordum. Sigarayı alıp cebime soktum. “Şimdi gözünden birkaç kirpik koparıp kutuya koy,” dedim sonra.

“Ya kardeşim manyak mısın? Niye istiyorsun benden kirpik? Tanıyor muyum lan ben seni? Faik mi tuttu lan seni yoksa? Şaka mı yapıyor bana aklınca?”

Faik denen adamın kim olduğunu bilmiyordum ama aralarında şaka yapmaya müsait bir arkadaşlık ilişkisi varsa, onun da bu adamdan pek farklı olacağını düşünmüyordum. Adam, benim alaylı konuşmamdan cesaret alarak, dayılanmaya başlamıştı. Biraz daha ikna edici konuşmam gerekecekti galiba.

Fazla yaklaşmadan diz kapağına bir tekme attım, adam yere düşerken de geri çekildim. Herif yüzünü buruşturup kafasını önüne eğince yüzüme ciddi bir ifade yerleştirdim. Bu kadar dalga yeterdi, burada fazla kalmak istemiyordum. Benden korkup kirpik verir vermez basıp gidecektim. Adam kafasını kaldırdı, ayağa kalktı, bana baktı.

“Gözünden birkaç kirpik koparıp şu kutuya koy, sana bir şey yapmayayım,” dedim sertçe. Ondan önce konuşmuştum çünkü önce o konuşursa yine dayılanacak, inat edecekti. Attığım tekme insanı korkutacak değil, sinirlendirecek türdendi çünkü. Tekmeleri de türlere ayırmış oldum bu arada ya. Saçmaladım, değil mi?

“N’apacaksın sen benim kirpiğimi?” diye sordu kel.

“Lan oğlum ölmek mi istiyorsun? ‘Sıkarım ağzına iki kurşun,’ diyeceğim ama klişe konuşmak istemiyorum. Ver kirpikleri, kurtul.”

Bundan sonra olanları anlatmayayım isterseniz (böyle bir kararı size sormadan alıyorum, kızmıyorsunuz umarım). Yirmi dakikalık bir konuşma boyunca hem adamı ikna etmeye, hem de otoritemden ödün vermemeye çalıştım. Önemsiz şeyler yani. Sonuçta karizmayı çizdirmeden adamdan dört parça kirpik almayı başardım. Aslında iki parça da yeterdi ama gıcık olmuştum herife, fazla aldım o yüzden.

Cebimdeki şırıngayla adamı bayıltmadan önce sordum: “Niye geç açtın kapıyı?”

Adam, polise haber vermesin diye onu bayıltacağımı anlamış olmanın korkusuyla yüzüme baktı. “Tuvaletteydim, kusura bakma.”
2- Kirpikleri Avlamak

Bu iş bana iki yıl önce verildi. Kirpik hırsızlığı yani… Aslında yaptığım işin böyle bir adı yok ama böyle söylemek hoşuma gidiyor. Komik geldi, değil mi? Siz beğenmeyebilirsiniz ama bence çok hoş. “Hırsız” kelimesinin harfleri bile karizmatik, baksanıza. Gerçi kirpik çalmanın pek havalı bir iş olmadığını düşünebilirsiniz. Ama ne yapalım, benden de bu kadar hırsız oluyor işte.

Adım Muhittin Ujmaz ve ismimle dalga geçmeye başlamadan önce açıklamamı dinlemenizi rica ediyorum. Adımdan hiçbir zaman nefret etmedim, soyadım konusunda ise kararsızım. Aslında soyadım “Uçmaz” olacakmış ama Trakyalı dedemin dili sağ olsun, sürçüvermiş. Nüfus memuru da “Uçmaz” yerine “Ujmaz” yazıvermiş. Bu hikâyede tek suçlu dedem değil elbette. “Ujmaz” kelimesini, anlamını bile merak etmeden, soyadı bölümüne yazan nüfus memuru da suçludur. Gülmeyin lütfen, gülmeyin.

Adımı öğrendiğinize göre sizi fazla sıkmadan biraz da kendimden bahsetmek istiyorum. Normal bir ailede normal bir çocuk olarak büyüdüm. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir ilkokul ve liseden sonra üniversite sınavlarına girdim, vasat bir üniversitede işletme bölümünü kazandım. Hiç sürpriz olmadı tabii ki, ben de vasat bir öğrenciydim. Daha fazlasını beklemiyordum. Okula başladım, her şey normal gidiyordu. Ancak ikinci senemde normal kelimesinin anlamını zorlayan birtakım faaliyetlerde bulunmaktan kendimi alamadım.

Okuldaki bazı arkadaşların arasında hocalardan birinin evini soyma muhabbeti dolaşıyordu. Ben de girdim sohbete tabii. Evi soyulacak olan hoca aileden zengindi, evinin para dolu olduğunu söylüyorlardı. İstihbaratları kesindi. Kapı açma işinde usta, at hırsızı kılıklı bir herif daha buldular az bir zamanda. Adamlar ciddi ciddi hocanın evini soymayı düşünüyorlardı.

Peki, benim neden oturma organım kalkmıştı da böyle bir işin içine girmiştim? Güzel bir soru ama cevabı pek tatmin edici değil. Amaç hiçbir zaman tam olarak para değildi. Öncelikle, canım çok sıkılıyordu. Lise boyunca da sıkılmıştı, üniversiteyi kazanınca geçer diye düşünmüştüm. Ama orada da geçmemişti be arkadaş! Ne yapsam, diye düşünürken çıkmıştı karşıma bu iş. Eğlenceli olabilirdi, hem biraz para da fena olmazdı. Doğuştan gelen bir alaycılık vardır bende, belki fark etmişsinizdir. Adım bile komik yahu, ben ne yapayım?

Hocanın evine girdik. Girdik ve yakalandık. Yakalandık ve içeri atıldık.

Hocanın evde olmadığı bir zaman girmiştik içeri ama kızının evde olacağını hesap etmemiz gerekirdi. Ama biz bırakın kızını, herifin evli olduğunu bile bilmiyorduk. Alyans takmaması bizim suçumuz değildi ki. Önceden gülmediyseniz bile artık gülüyorsunuz kesin. Gülün, haklısınız.

Birkaç yıl yattım, çok güzel bir değişiklik olmuştu benim için. Kendim kaşınmıştım ve yapacak bir şey yoktu. Pek ilginç şeyler görmedim hapiste. Filmlerdeki gibi değildi bu mekânlar. Dışarı çıkınca, ailemle çok az görüştüm. Kısa yoldan para kazanabileceğim bir sürü işe girip çıktım, arkadaş evlerinde yatıp kalktım, bir sürü yerde sürttüm. O zamanlar bunları pek fazla dert etmiyordum doğrusu. Hayatta başarılı olmak gibi bir amacım hiçbir zaman olmamıştı. Herhangi bir konuda yeteneğim yoktu, herhangi bir konuda iddialı da değildim. Çocukken bile büyünce doktor, mühendis ya da avukat gibi ailenizin olmanızı isteyeceği mesleklerden birini olmayı düşünmemiştim. Hayatın anlamını arayacak kadar dindar, evlenip çocuk yapacak kadar deli değildim. Yani yaşamımın düzensiz ilerlemesi, benim için sorun değildi.

O günlerden birinde, bizim arkadaşlardan birinin tek odalı evine gittim. O tek odada bir sürü bekâr herif kalıyordu, ev de döküntüden farksızdı. Eve girince ortalığın eskisine göre daha derli toplu ve fazla kalabalık olmadığını, odadaki tek koltukta oturan adamı görünce fark ettim. Sadece takım elbisesiyle bile bu evi satın alabilirdi.

Adam konuştu, anlattı. Büyük bir şirkette çalışıyordu ve patronu kendisine bizim gibi bir adam arıyordu. Yani silik, unutulmuş, sabıkalı ve yalnız. Adam, orada bulunan dört adam arasından beni seçti patronu için. Cinsel tercihi biraz değişik bir şirket sahibi için seçildiğimi düşünmeye başlamıştım ama öyle olmadı. Patron denen adam, kendisi için kirpik toplamamı istiyordu.

3- Yarım Kalmış Tutku, Yarım Kalmış Aşk

Her zamanki gibi sarışın sekreter kız beni biraz bekletti. Bu kıza ateş parçası desem haksızlık etmiş olurum. Bu kız, koca bir yangının kendisiydi yahu. Aslında bu kızın beni pek tanıdığı yok. Dönüp yüzüme bakmışlığı bile yok. Benim de yüzüyle fazla ilgilendiğim söylenemez zaten. Vücudunun diğer kısımları beni ilgilendiriyor daha çok.

“Turgut Bey sizi bekliyor,” dedi sekreter kız, biraz önce konuştuğu telefonu kapatırken.

“Az öncesine kadar da ben onu bekliyordum,” dedim sırıtarak.

Sarışın kız cevap vermeye tenezzül etmedi, elindeki kalemi dişlerinin arasına aldı. Onun bu hareketi içimde heyelanlar yaratırken, önümde duran iki kanatlı cam kapıya yürüdüm. Sağ taraftaki kapıyı açıp içeri girdiğimde masasında oturan Turgut Bey’le göz göze geldik.

“Merhaba Muhittin Bey,” dedi Turgut Bey yerinden kalkarken. Çalışanına karşı saygılı bir işverendi ama bu ona duyduğum sevgiyi arttırmak yerine ona daha çok gıcık olmama neden oluyordu. Şirket patronlarının genellikle yaşlı olmasını bekler insan ama bu değildi. Benden en fazla beş yaş büyüktü.

Oda yüzlerce katlı bir pastayı içine alabilecek kadar yüksek tavanlı, içinde at koşturabileceğiniz kadar genişti. Bu yüzden adamın masasının önüne ulaşmam biraz uzun sürdü. Nihayet oraya ulaştığımda el sıkıştık. Adamın yüzündeki ifadeyi o zaman fark ettim. Üzgün görünüyordu, masadaki küllüğe ve odadaki kokuya bakılırsa iki paketten fazla sigara içmişti. Oturmam için bana masasının önünde duran koltuklardan birini işaret etti, kendisi de az önce kalktığı sandalyesine geri oturdu.

Adam bir şey söylemeden cebimden cam kutuyu çıkarıp masanın üstüne koydum. “Bu seferkinin kirpikleri pek uzun değildi.”

“Olsun, maksat çeşit çoğaltmak,” dedi Turgut Bey gülümsemeye çalışarak ama yapamadı. “Kel bir adamın kirpiğini de çeşitlerim arasına eklemiş oldum böylece.”

Turgut Bey cam kutuyu eline alıp oturduğu sandalyeden kalktı, sol duvardaki kapılardan birini açtı, içeri girdi. Bulunduğum yerden içerinin raflarla, bu rafların da tıpkı Turgut Bey’in elinde tuttuğu küçük cam kutularla dolu olduğunu görebiliyordum. Burası adamın kirpik koleksiyonunu sakladığı odaydı anlayacağınız. Elindeki kutuyu benim tam göremediğim bir rafa koydu, ardından yeniden yanıma gelip sandalyesine oturdu.

Sonra sustuk. Bu adamla konuşurken gergin oluyordum nedense. Az önceki neşem yavaş yavaş ölmeye başlamıştı. Tabii bendeki bu doğuştan gelen neşe ne kadar ölebilirse…

Yaptığımız iş çok basitti. Turgut Günaşırı bana kirpiğini avlayacağım adamın adresini veriyordu, ben oraya gidip -belimdeki tabancanın da yardımıyla- adamdan kirpiği alıyordum, ona getiriyordum ve bunun karşılığında tonla para alıyordum. Miktarını söylemeyeyim, ayıp olmasın. Son zamanlarda polis telsizlerinde adım çok geçiyordu ama Turgut Bey buna rağmen şirketine elimi kolumu sallayarak girmeme izin veriyordu. Teşkilatta şöyle anıldığıma emindim: Kirpik Avcısı. Kim bilir bugüne kadar kaç insan polise gidip eli silahlı birinin kendilerinden kirpik istediğini söylemiştir. Eski sabıkalı olduğumdan, polisin yüzüme ulaşması pek zor olamamıştır herhalde. Kurbana sabıkalıların resimlerini göstermeleri yeter. Böyle bir şeyin olup olmadığını bilmiyorum tabii. Bu işlerle Turgut Bey ilgileniyor, beni de o koruyor sanırım.

“İyi misiniz Turgut Bey?” diye sordum, buradan gitmek istememe rağmen. Bu adamı daha önce hiç böyle görmemiştim. Normalde sempatik denebilecek derecede kibar, salak denebilecek derecede de iyimserdir. Yani en azından ben böyle tanımıştım onu.

Turgut Bey öne doğru eğildi, sırtını kamburlaştırdı, kafasını öne düşürdü. Hayatın anlamını fısıldayacaktı sanki. “Bugüne kadar size neden kirpik toplattığımı hiç merak ettiniz mi Muhittin Bey?”

Bir süre sustum. Böyle bir soruya ne cevap verilirdi ki? Tabii ki merak etmiştim ama adam ilk görüşmemizde bunu bana söylemesine gerek olmadığını, benim sadece işimi yapmamı söylemişti. Kibarca tabii. O günden sonra elbette merak etmiştim ama bir daha sormamıştım.

“Ettim tabii ki,” dedim kafamı sallayarak. “Ama insanlar daha saçma şeylerin koleksiyonlarını da yapabiliyorlar. Bilirsiniz işte.”

“Hayır, anlamıyorsunuz,” dedi Turgut Bey kafasını kaldırıp. Koleksiyonuna saçma dememe bozulmamıştı. “Neden başka bir şeyin değil de kirpiklerin koleksiyonunu yaptığımı merak ettiniz mi diye soruyorum.”

Bu konuşmanın altından ne çıkacaktı acaba? “Yani… Ettim tabii,” diyebildim sadece. Adama biraz sinir olmuştum. Daha fazla bir şey söylemeden ağzındaki baklayı çıkarmasını bekledim.

Turgut Bey derin bir nefes aldı, bana baktı. Uzun bir konuşma olacaktı galiba. “Ben… Benim bir sevgilim vardı eskiden, Muhittin Bey. Çok güzel bir kızdı. Lisedeydik o zamanlar. Aslında böyle arabesk konuşmalar yapıp canınızı çok sıkmak istemiyorum ama birilerine anlatmam gerektiğini düşündüm. Size yani. Neyse işte.

“Bu kız çok güzeldi ama en sevdiğim yanı kirpikleriydi. O kadar uzun kirpikleri vardı ki, bazen gerçek olmadıklarını düşünürdüm. Böyle birden anlatmaya başlamak garip oldu galiba. Ama anlatacağım yine de. Her neyse. İşin tuhafı, kıza ilk baktığımda kirpiklerinin uzunluğunu fark edememiştim, sonradan anlamıştım. İnsanlar genellikle sevgililerinin gözlerinin içine bakarlar, ben kirpiklerine bakardım. İnsanlar genellikle sevgililerinin gözlerinin güzelliğinden bahsederler, ben kirpiklerinin güzelliğinden bahsederdim. Kız bana sarıldığında ya da yüzünü yüzüme değdirdiğinde kirpikleri yanaklarıma dokunurdu. Böyle bir şeyi hiç yaşadınız mı bilmiyorum ama çok güzel bir duygudur.

“Bu kirpik merakı bende zaman geçtikçe bir tutkuya dönüştü. Yeni tanıştığım insanların kirpikleri uzun mudur, kısa mıdır, hep bakmaya başladım. Kirpiği uzun olan insanlarla daha iyi anlaşıyordum nedense. Kısa olan insanlarla ise pek muhabbetim olmuyordu.

“Sonra… Daha sonra kendi kirpiklerimin kısalığını fark ettim.”

Turgut Bey susup başını tekrar öne eğdi. Saplantılı bir psikopatla mı beraberdim, yoksa üzgün ve bu söylediklerini benden başka anlatacak kimsesi olmayan bir adamla mı? Ben de melankolikleşmeye başladım sanırım, affedersiniz.

Bir şeyler söylemesem ayıp olacaktı. “Evet?” diye sordum.

Turgut küllüğün yanında duran sigara paketinden bir sigara çekti, dudağına yerleştirdi, yaktı. Bu konuşmalar, bu hareketler bulunduğumuz mekâna hiç yakışmıyordu. Şu anda kalkıp bir kahvehaneye gitmeli ya da bodrum katlardaki tek odalı evlerden birinde olmalıydık. Anı ziyan ediyorduk boş yere. Ben böyle şeylere çok acırım, garipsemeyin.

“Sonra,” dedi Turgut, “kız öldü.”

Yine sustu, gözleri dolmuştu galiba. Öyle bir söylemişti ki son dediklerini, bana da dokunmuştu azıcık.

“Uzun uzun anlatılacak bir ölüm hikâyesi yok. Kız benimle mutluydu, ailesinin hali vakti yerindeydi, okulda da başarılıydı. Araba kazası. Okula gelirken araba çarpmış, orada ölmüş. Ben okulda öğrendim, diğer herkesle birlikte. İki gün art arda okula gelmeyince merak etmiştim. Sonra ailesi okul müdürüne haber vermiş, onlar da bizim sınıfa. Öğrendiğimde… Öğrendiğimde ne yaptığımı bugün bile hâlâ hatırlamıyorum.”

Nedense hikâyenin bir tek burasına şaşırdım. “Hatırlamıyor musunuz?”

“Evet,” dedi Turgut Bey. “Hatırlamıyorum. En son hatırladığım şey kendi evimde, kendi yatağımda uyandığım. Bazen insan öyle zor anlar yaşar ki, insan aklı o zor anları yok etmeye çalışır. O anları beyinde en geriye iter, hatırlayamazsınız.”

Bu konuda bir bilgim yoktu, sustum. Bugüne kadar herhangi birini bu kadar uzun süre dinlemiş miydim acaba? Ama o an Turgut Günaşırı, dünyada saygısızlık yapacağım son insandı.

“Ondan sonra bu kirpik tutkusu yok oldu bende. Hayatımı yeniden normale döndürmek için çok uğraştım, başardım da. Okulumu bitirdim, babamdan şirketin işlerini devraldım. Dediğim gibi, kirpik tutkum yok olmuştu. Ta ki üç yıl önce evlenene kadar.

“Tesadüf mü, yoksa kader mi, bilemem ama karımın kirpikleri çok uzundu Muhittin Bey. (Adam lafın burasında durup gülümseyince ben de gülümsedim. O gün yaptığım birçok şey gibi, bu da ayıp olmasın diyeydi.) Bunu fark ettiğimde inanın çok şaşırdım. Ve kirpik tutkum yeniden canlandı. Sonrası malumunuz. Arka sokaklara adamlarımı saldım, benim için kirpik toplayacak birini bulsunlar diye. Ve sizi buldum.”

Anlattığı bunca şeye rağmen merak ettiğim tek bir şey vardı. “Özel bir soru sorabilir miyim Turgut Bey?” diye sordum.

“Tabii.”

“Karınıza âşık mısınız?”

Adam gülümseyerek gözlerini bana çevirdi. “Evet, hem de çok. Ama işin garibi, yıllar önce tanıdığım o kıza da âşığım. Ben hayatımda sadece iki kişiye âşık oldum ve bu iki aşk hâlâ sürüyor. Hem karımı, hem de o kızı seviyorum. Aynı anda nasıl oluyor bilmiyorum ama seviyorum.”

Duygular konusunda pek tecrübem yoktur ama bence adamın yıllar önce sevdiği o kıza karşı hissettiği şey aşk değil, bir yarım kalmışlık duygusuydu. Ona karşı duyduğu sevgi, kız ölünce yarım kalmıştı ve adam bu yarım kalmış aşkı içinden bir türlü atamamıştı. Zaman geçtikçe aşk ölmüş, sadece yarım kalmışlık duygusu kalmıştı. Tabii bu benim teorim. Yanlış da olabilir, hatta yanlış olması daha büyük bir ihtimal. Sonuçta Muhittin Ujmaz’ın söylediklerine ne kadar güvenebilirsiniz ki?

“Bunları neden bana anlatıyorsunuz?” diye sormadım. Cevabı belli olan soruları -dalga geçmek için yaptıklarım hariç- sormamaya dikkat ederim. Adamın bunları anlatacak benden başka kimsesi yoktu çünkü.

“Neden beni seçtiniz Turgut Bey?” diye sordum onun yerine. “Size kirpik toplamam için neden beni seçtiniz?”

Turgut Bey gülümsedi. “Bu çok açık bence… Kirpikleriniz uzun Muhittin Bey.”

Bir süre adama bakakaldım, sonra gülmeye başladım. Nasıl da fark edememiştim yahu… Benimle birlikte Turgut Bey de gülmeye başladı. Kahkahalar atıyorduk, yüzümüz kızarmıştı. Ulan ne saçma bir şey yaşıyordum şu anda!

Sustuğumuzda Turgut Bey bana sigara paketini uzatıp, “İçer misiniz?” diye sordu. Nazikçe geri çevirdim teklifini. Adamla birdenbire çok yakınlaşmıştık. İçki sofrası falan kursa mıydık acaba?

“Şu çelişkiye bakar mısınız Muhittin Bey? Ben kirpik koleksiyonu yapıyorum, hayattaki belki de tek tutkum bu. Ama kendi kirpiklerim çok kısa. Düşünebiliyor musunuz?”

“Bir şey daha sormak istiyorum Turgut Bey,” dedim sevimli görünmeye çalışarak. Bugüne kadar sormadığım çok soru birikmişti, çoğunu sormak istiyordum. “Neden kirpikleri silah zoruyla topluyorsunuz? Yani kirpiğini istediğiniz kişiden rica etseniz belki de…”

“Bunu en iyi sizin bilmeniz gerekir,” diye sözümü kesti Turgut Bey. “Bugün kel adamla yarım saat boyunca uğraşan siz değil miydiniz?”

“Evet ama…”

“İnsanlara tatlı dille ya da silah zoruyla bir şey yaptırmak hemen hemen aynı yola çıkar. Sadece, ilk seçenekte sizi gerçi çevirme şansları vardır ama ikinci seçenekte yoktur.”

Biraz düşündüm, haklıydı galiba. Hiç tanımadığın bir adamın evine gidip kirpik koleksiyonu için ondan kirpik istemek yarım saat sürecekti, silah zoruyla istemek belki de daha kısa. Adamı ikna etmek için ikisinde de çok uğraşacaksın ama silahın ikna etme kabiliyeti seninkinden daha yüksek.
4- Boş Hayat

“Alaycılık doğanızda var yani,” diyordu Turgut. Konuşmaya başlamamızın üstünden dört saat ve iki şişe viski geçmişti. Hafiften sarhoş gibiydik ve bu arada hayat hikâyemi de öğrenmişti. Alaycılığımdan bahsediyorduk.

“Doğuştan gelen bir şey olduğunu sanmıyorum,” dedi Turgut Bey. “Bence böyle bir ortamda büyümüş olmalısınız.”

“Büyüdüğüm ortam kesinlikle öyle bir yer değildi, emin olabilirsiniz,” dedim gülerek. “Ben ne kadar dalga geçen biriysem, babam da o kadar ciddi biriydi.”

“Sebep bu da olabilir. Yani ciddi bir ortamda büyümek ve babanız gibi biri olmak istememek, sizi bu ortamdaki davranışların tam tersi yönüne itmiş olabilir.” Gülerek ekledi: “Çok uzun bir cümleydi, değil mi?”

Ben de gülümsedim. “Bu da olabilir. Pek umurumda olduğunu söyleyemem açıkçası.”

“Umurunuzda olan nedir peki?” diye sordu Turgut. “Yanlış anlamayın, sadece soruyorum. Çoğu şey umurunuzda değil, hiçbir şeyi gözünüzde büyütmüyorsunuz, hiçbir şey sizin için dert değil, yarını düşünmeden yaşıyorsunuz. Umurunuzda olan bir şeyler yok mu?”

Böyle bir soru -hele de sarhoşken- benim gibi bir insanı bile düşünmeye itebilecek türdendi. Hayatımın bütünüyle boş ve anlamsız olduğunu hatırlatıyordu. Ama sonuçta kimin hayatı öyle değildi ki? Belki ülke yöneticilerinin, sanatçıların ya da bilim adamlarının hayatları öyle değildir ama ya diğerleri? Şu an karşımda oturan şirket patronu Turgut Günaşırı’nın hayatı benimkinden daha mı anlamlıydı? O bir şirket yönetiyordu, bunu neden yaptığını biliyor muydu peki? Neden bankadaki tüm parasını çekip uzaklara gitmiyordu? Neden bunca işle uğraşıyor, neden daha çok para kazanmaya çalışıyordu? Bugüne kadar kazandıkları yetmiyor muydu? Sadece çekip gitme cesaretini gösteremiyordu. Bu şirketi yönetmek, bu masada oturup etrafa emirler yağdırmak anlamsızdı. Çekip gitmek çok mu anlamlıydı peki? Hayır, değildi. Ama en azından daha az uğraş gerektiriyordu ve ben, biraz tembel bir adamdım.

“Yok,” dedim Turgut’a dönüp. “Umursadığım hiçbir şey yok.”

“Annenizle babanızın hayatı? Bunu da mı önemsemiyorsunuz.”

“Ben ondan bahsetmiyorum.”

“Neyden bahsedi…”

Turgut Bey’in lafını yarım bırakan şey göğsüne saplanan iki kurşun muydu, yoksa bu kurşunların onun sesini boğan gürültüsü müydü, bilemiyorum. Ama sonuçta lafı yarım kaldı ve oturduğu sandalyeyle birlikte kanlar içinde arkaya doğru devrildi.

Çıkan sesin beynimde yarattığı bomba etkisi…

Olanları anlamam kısa sürdü. Kafamı sola çevirince açık kapının önünde elinde silahla duran adamı fark ettim, eder etmez de ayağa fırladım. Belimdeki tabancayı çekmek aklıma gelmedi tabii ki. Onun yerine oturduğum sandalyeyi geriye itip kendimi masanın sol yanına attım, sürünerek masanın arkasına ilerlemek uzun ve korku dolu oldu. Gerçi arkamda az önce geriye ittiğim sandalye vardı ama büyük ihtimalle kurşun geçiren bir maddeden yapılmaydı ve adamın beni görmesini pek engellemiyordu.

Silahı ancak masanın arkasına saklandığımda çekebildim. Turgut Bey’in cesedi yanımda yatıyordu ve kesinlikle ölmüştü. Ona bakmamaya ve değmemeye çalışıyordum. Tabancayı hazır duruma getirmek, kendimi hazır duruma getirmekten daha kolay oldu. Geçen on saniyeden sonra nihayet masanın altından adama bakmayı akıl edebildim. Ateş etmiyordu, buna şaşırmıştım tabii ki.

Ama nasıl? Masanın altından gördüğüm şey, bir çift topuklu ayakkabı ve onları giymiş mükemmel bacaklardı. Turgut Bey’in katili bir erkek değildi galiba, ilk görüşte yanlış anlamıştım.

“Çık dışarı Muhittin, seni vurmayacağım.”

Odada yankılanan bu hoş kadın sesini tanıyordum.

Bir süre şaşkınlıkla durdum, ardından gülümseyip konuşma cesareti gösterdim: “Bir sekreter patronuna karşı daha vefalı olmalı bence,” diye bağırdım olduğum yerden.

Biraz daha eğilince sarışın sekreter kızı tümüyle görebildim: Üstüne yeşil ve üstten birkaç düğmesi açık bir gömlek, altınaysa yine yeşil ve mini bir etek giymişti. Hepsi daracık şeylerdi ve ben en çok eteğine bayılmıştım. Turgut Bey’in odasına girmeden önce konuştuğumuzda mini etek giydiğini fark edememiştim, o sırada oturuyordu çünkü. Muhteşem görünüyordu. Böyle bir şey beni vurmak istese bile ben ona karşı koyabilir miydim? O topuklu ayakkabılarla beni istediği kadar tekmeleyebilirdi.

“Muhittin, çık dışarı. Sana bir şey yapmayacağım.”

Topuklu ayakkabılarının yerde çıkardığı seslerden yanıma doğru geldiğini anladım. Panikledim tabii, tabancayı daha sıkı kavradım. Yavaş yavaş buraya doğru geldi, aradaki masayı aşınca kafasını yere çevirip bana baktı, gülümsedi. Silahını masanın üstüne koyup Turgut Bey’in cesedinin üstüne eğildi. Aramızda birkaç santim bile yoktu. Ne yapmalıydım? Güzelliği, onun bu savunmasız anından faydalanıp canımı kurtarmamı engelliyordu. Sarışın sekreter kız, adamın göz kapaklarıyla uğraşıyordu, oradan birkaç kirpik kopardı ve gömlek cebinden harika bir hareketle çıkardığı, benim kirpikler için kullandığım kutuya benzer bir cam kutuya koydu. Bana döndü sonra. Yüzlerimiz çok yakındı. Gözlerimin içine bakıp, “Korkma,” dedi. Bir öpücük alsa mıydım acaba? Sahiden de bir ara sanki beni öpmek istermiş gibi yakınlaştı ama ben de ona doğru ilerleyince geri çekilip ayağa kalktı. Bir tanrıça heykeli gibi dikiliyordu şimdi tepemde. Bu sefer de bacakları yüzüme çok yakındı. Sağ diz kapağını yanağıma değdirdi, bir süre orada tuttuktan sonra diziyle suratımı hafifçe ittirdi. Ben yere düştüm, o da tabancasını masanın üstünden alıp kapıya doğru yürüdü.

O muhteşem anlar geçip gidince kendime geldim. Ayağa kalkıp ona seslendim: “Hey!”

Dönüp bana bakma lütfunda bulunduğu için çok şanslıydım. “Evet?”

“Neden ondan kirpik aldın?”

Kışkırtıcı bir gülümseme attı bu yana, sonra gömleğinin yakalarıyla oynamaya başladı. “Kirpik toplayan tek kişi senin patronun değil herhalde. Benimki de topluyor ama seninkinin aksine, öldürmeyi tercih ediyor.”

Tekrar arkasını döndü, tekrar seslendim. “Ama… Onun kirpikleri çok kısa.” Ölü bir kirpik tutkununun arkasından böyle konuşarak ayıp mı ediyordum acaba?

“Uzun olan kirpikleri topladığımı söylemedim,” dedi sarışın sekreter kız, sonra da kapıdan çıkıp gitti. O sırada ben de hangi manyağın kısa kirpiklere meraklı olduğunu düşünüyordum. Gerçi uzun kirpiklere meraklı olmak da pek sağlıklı bir şey değildi. Kirpikten soğumuştum yahu. Eve gidince kendi kirpiklerimi kesse miydim acaba?
5- En Nihayeti

Bu yazdıklarımı okuma zahmetine katlandığınız için teşekkür ederim. Benim gibi birinin hayatında fazla ilginç şey olmuyor. Ben de ilginç bir şey yakalayınca yazmaya çalışıyorum işte böyle.

Bu yaşadıklarım benim için fazla bir şey ifade etmiyordu. Bu yüzden polise gidip sarışın sekreter kızın Turgut Günaşırı’yı öldürdüğünü söylemedim, başka hiçbir şeye de karışmadım. Aslında böyle bir işin içine girmek eğlenceli olabilirdi (eğlence arayışımı biliyorsunuz) ama bu adamların işine fazla karışmak istemedim. Beni durduran ölüm korkusu muydu, yoksa üşengeçlik miydi bilmiyorum. Pek önemli değil zaten.

Sarışın sekreter kız (adını bir türlü öğrenemedim) beni öldürmemişti. Gerek görmemişti herhalde. Turgut Bey’i neden öldürdüğünü bana anlatması bile büyük bir incelikti zaten. Pek emin değildim ama galiba benden hoşlanmıştı.

Gazetelerde Turgut Günaşırı’nın ölümü uzun bir zaman yer kapladı. Beni şaşırtan, odasında inceleme yapıldığını yazmalarına rağmen kirpik koleksiyonundan hiç bahsetmemeleriydi.

Böyle bir olayda başrol kapamadığım için üzgün sayılmam. Şimdi ne yapacağım konusuna gelince, Turgut Günaşırı için kirpik topladığım zamanlardan kalan parayı bankadan çekeceğim. Bu beni uzun bir süre idare edecek. Para bitene kadar bir şey yapmayı düşünmüyorum. Belki garip gelecek ama elimdeki paranın bir an önce bitmesini istiyorum hatta. Para bittikten sonra iş aramak, yine birbirinden saçma olayların içine girmek eğlenceli olacak. Böyle konuşmak pek akıllıca değil, biliyorum. Belki de hâlâ bir çocuk olduğumu, büyüyemediğimi düşünüyorsunuzdur. Hayattan zevk almaya çalışıyorum sadece, tamam mı?

Yazdıklarımı okuduğunuz için tekrar teşekkür ederim. Umarım bir gün yeniden görüşürüz. “O güne kadar kendinize iyi bakın ve kirpiklerinize sahip çıkın,” gibi tiksindirici bir cümle söyleyeceğimi sanmayın.

Söylemeyeceğim.

Kirpik Hırsızı” için 5 Yorum Var

  1. Sıradan ve alaycı bir insanın başına gelen, biraz komik, biraz da aksiyon dolu güzel bir hikaye anlatmışsın. Nükteli anlatımın hoşuma gitti. Kirpik düşkünü psikopat bir adam için silah zoruyla insanlardan kirpik almak… Güzel bir kurgu olmuş. Fakat hikayeyi okurken, “Madem Turgut bu kadar zengin, neden para karşılığı almıyor kirpikleri?” diye düşünmedim değil. Bu konuda Muhittin’e tonla para vermek yerine azar azar paralarla daha az risksiz bir şekilde kirpik toplayabilir diye düşündüm. Bunu da açıklasaydın daha iyi olurdu galiba. Neyse, bu o kadar da önemli değil herhalde. Sonuçta ben hikayeden aldığım zevke bakarım ve okurken de gerçekten zevk aldım. Tebrik ederim. 🙂

    1. Öncelikle okuyup yorumladığın için çok teşekkür ederim.

      Efendim açıklamaya gerek duymamıştım ama illa söylenmesi gerekiyorsa şöyle izah edeyim: Ben böyle mizahın ağır bastığı öykülerde “hezeyan” dediğim açıklar kullanmayı severim. Yani kurgu kendi içerisinde tutarlıdır, başı ve sonu mantıklıdır ancak onca gerçekçi konuşmaya rağmen ortada tüm karakterlerin gözden kaçırdığı büyük bir saçmalık vardır. Öykünün sonu da buna delalet eder. Dediğim gibi, böyle oyunları seviyorum.

      Zevk almanıza çok sevindim. Teşekkürler.

  2. Çatal uçlu bir üslup, açmak gerekirse bakış açısına göre çok vasatta bulunabilir yahut tüm kalıpları yıkan özgünlük olarak ta değerlendirilebilir. Bu bakımdan ince eleyip sık dokumak gerek dozaj çok önemli, zira absurd bir durumun hayatın damarından kopan karakterlerle işlenmesi söz konusu.
    Bu konuya dair eleştirime gelecek olursak, hedef kelimesi kulağımı tırmaladı. Ondan sonraki kısımlarda yazı akıcıydı bir sohbete dahil olmak güzel ancak parantez içindeki okuyucuya verilen mesajlar insanı bu sıcaklıktan uzaklaştırıyor. Konuya dahil olmuşken kendinizi kapı dışında buluyorsunuz. Tüm bunların yanı sıra mizahın kaliteli olması için verilen rolün karakterlere cuk oturması gerek. Bu da sağlam bir manifesto gerektiriyor. Yoksa ortaya çıkan iş senelerdir Amerikan ajanlarını örnek alan Türk aksiyon filmlerine dönebiliyor. Bu hikaye tam bu sınırda sallanıyor arada bir tat. Kaleminize sağlık.

    1. Öncelikle teşekkürler.

      Efendim bence “hayatın damarından kopan bir karakter”, hedef de der, karıdan geliyorum da der. Bir hedef ister Hollywood’da olsun, ister Türkiye’de, yine de hedeftir. Belki söyleniş şeklini biraz eğreti bulmuş olabilirsiniz, buna bir şey diyemem, okurun edebiyat deneyimine göre değişir. Ben öyle düşünmüyorum ama yine de saygı duyarım. Parantezler konusunda ise haklı olabilirsiniz, pek düşünmediğim bir şeydi, sohbeti toparlamak daha büyük bir öncelikti benim için.

      “Cuk oturması gerek” meselesi ise… Bence absürtlük biraz da, verilen rolün karaktere tam uyamamasıdır. Örneğin ben burada her gün dünyayı kurtaran bir mahalle bakkalını yazsaydım siz bana, “Mahalle bakkalı da dünyayı mı kurtarırmış canım!” mı diyecektiniz? Lütfen yapmayın, öyküdeki asıl noktayı kaçırıyorsunuz. Ben burada her şeyle dalga geçen bir adam merkezinde, mizah ve absürdizmi de kullanarak, insan edimlerinin beyhudeliğine dikkat çekmek istemiştim. Böyle yüzeysel denebilecek yorumlarla asıl noktayı kaçırıyorsunuz.

      Yine de okuduğunuz için bir kez daha teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *