Öykü

Nam-ı Diğer Acıcı

Ben okuyamadım, bilim merkezi sayılabilecek bir yerde bir hastane de çalışsam da bazı olayların bilimle fenle açıklanamayacağını öğrenmiştim. Olan bitene, koca koca kelli felli adamlar mutlaka bir açıklama getiriyorlardı ama bencileyin birinin, yaşadıklarına, gördüklerine hâlâ aklı kesmiyordu. Anons ettikleri zaman Resmiye Çarık, 438 yaka numaralı temizlik personeli diyorlar. Adımızı süslemeye, gizlemeye çalışsalar da basbayağı bir hademeydim. Görevim yalnızca dördüncü katın temizliğiyle ilgilenmekti. Elimde bir araba arabanın içerisinde kovalar fırçalar olduğu halde sık sık katı dolaşırdım. Hastane yönetimi bu konuda çok titiz davrandığı için sürekli iş başında yere dökülen bir nesne olup olmadığını kontrol ederdim. Elli yaşına merdiven dayamış birinin çocukları yaşındaki amirlerinden laf duyması hoş olmazdı zaten. Bütün bunları size yaşadığım o günü hangi pencereden anlattığımı bilmeniz içindi. Pencere deyince…

406 numaraları odada taş çatlasa yirmi yaşında olmayan bir kızcağız kalıyordu. Kocaman yatakta küçük bir çocuk gibi görünüyordu uzaktan ve iki yataklı küçük bir odada yalnız başına kalıyordu. Çoğu zaman kolunda ya bir serum veya bir kan bağlantısı olurdu. Komedinin de üst üste yığılmış kitaplar vardı tuğla gibi, belli ki öğrenciydi bir yerlerde. Zaman zaman annesi babası gelse de bir süre daha kendini toparlayasıya kadar o odada yalnız kalacaktı. Serde biraz çekingenlik olduğu için kim olduğunu neden burada olduğunu bilmiyordum. Bildiğim sadece yattığı yerden, okuduğu kitaplardan bakışlarını kaldırıp zeytin ağaçları dolu tepelere baktığıydı. Öyle çatık kaşlı değildi ama yüzündeki hüzün, gözlerindeki acı hemen fark ediliyordu. Ve acı, çoğu hastada gördüğüm bağırıp çağırmalara feryatlara benzemeyen ama gözlerine baktığınızda hemen fark edeceğiniz bir acı vardı. Öyle kimselerle konuşmazdı. Çoğu zaman kapıyı tıklatıp ve bir süre bekledikten sonra içeri girdiğimde bile yüzüme dönüp bakmazdı. “Teyzem bir isteğin var mı” dediğimde yüzüme öylece bakardı.

Uzak köylerden birinden geldiğini ve karaciğer yetmezliği sorunu olduğunu öğrenmiştim. Fakir bir ailenin kızı olduğunu duymuştum. Sonra sonra başından kötü olaylar geçtiğini öğrendiğimde üzüntüm artmıştı. Köyün zenginlerinden olan bir ağanın oğlu bu kızla kaçmış dedilerdi. Bir hafta sonra uzaklarda bir yerlerde bulunmuştu arananlar. Baba, hemen oğlunu almış İzmir’e göndermişti. Kendisi de kente taşınmış iş adamı olmuştu. Bir müddet anne baba haklarını aramaya çalışsa da yel değirmenleriyle savaşılmayacağını öğrenmiş, pes etmişlerdi. Kızın o zaman hastalık kaptığı söyleniliyordu. Hatta delikanlının bu hastalığı kasıtlı bulaştırdığını bile söyleyenler vardı.

Uzun yıllar bu sıkıntıyı çekmiş ve eğer kendisine bir donör bulamazsa öleceğini öğrenmiştim. Gerçi burada çalıştığım onca yıldan sonra vicdanım kabuk bağlamıştı ve gördüklerim duyduklarım beni etkilemiyordu. Yine de kızın yaşı hüznün daha da güzelleştirdiği yüzü o kalın kabuğun altında hâlâ sızlayacak duygularımı harekete geçirmişti. Oval bir yüz birbiriyle tam uyumlu kaşlar ve gözler kibar bir burun ve ince dudaklar her delikanlının aşık olabileceği bir yüzü oluşturuyordu. Bunlara uzun sarı saçları eklediniz mi kızın güzelliğini hâlâ anlatmış sayılmazdınız.

O sıra öğleden sonra molasında kantinde oturuyorduk. “Teşekkür ederim” diyerek arabadan indiğini görmüştüm Zaim Efendinin. Eski bir renoydu indiği araba ve bej rengiydi ve boyası iyice solmuştu, hurdalıktan çıkmış gibi. Ağır adımlarla hastane bahçesine yürüdü ve genellikle durduğu kuytudaki banka oturdu. Zaim Efendi yani nam-ı diğer “Acıcı” ara sıra oralarda görülürdü. Kim olduğunu ve ne iş yaptığını tam olarak bilen yoktu. Kendisine büyücü, veya cinlere karışmış diyende vardı; velidir, evliyadır diyende. Görünen kaburgaları sayılacak kadar zayıf bir beden, çoğu dökülmüş azı kalmış üç numaraya vurulmuş beyaz saçlar ve kısa boy, hafif kambur bedendi. Hakkında asıl anlatılansa inanılmayacak kadar ilginçti. Zaim Efendi hastanın yanına yaklaştığında bir elini hastanın başının iki yanına bastırırmış. Eğer kişinin samimiyetine veya günahsızlığına inanırsa onun açısını kendi üzerine alırmış. Ve bu sayede hasta iyileşesiye kadar rahat edermiş. Allah biliyor ben hiç görmedim ama öyle olduğunu söylüyorlar.

“Yine nereden getirdiler acaba” Dedi hemen yanımda oturan Hamide. Benden birkaç yaş büyüktü Hamide ama her yere girip çıkar gerekli gereksiz her salataya maydanoz olmaya çalışırdı. Hemen karşımda oturan amirim Tevfik Efendi, cebinden çıkardığı mendili yavaşça açtı. İçinden bir şeker aldı ve çıkınını tekrar cebine koydu. Şekeri ağzına attı ve çayından bir yudum aldı. Sert şeker erimedi bile.

“Ne para vardır bu adamda haaa.”

“Sahi kim bu adam” dedim.

“Daha öğrenemedin mi kızım nerede yaşıyorsun sen” Hamidenin yüzüne baktı. Ağzında sakız gevşek gevşek gülüyordu.

“Berduşun serserinin biri dedi masadaki üçüncü kişi olan Tevfik Efendi.

“Öyle deme Erenlerden olduğu söyleniliyor, çarpılırsın” dedi Hamide “Zaim Efendi kendi halinde bir evliyadır bilmiyor musun?”

“Eğer o evliyaysa ben de Enbiyayım” Pis pis sırıtıyordu. Böyle pervasız davranmanın kendisine bir gizem verdiğini düşünüyordu. “Evliyaysa bile ancak Soytarıların Evliyasıdır” dedi tekrar yaşlı ve her zaman bıyıklarıyla övünen adam. Uzun ve gür bıyıkları vardı. Elleri istem dışı bıyıklarına gitti. Hafifçe burmaya başladığında birden o solgun adam önümüzde belirmişti. Ne zaman geldiğini anlamamıştık bile.

“Ben bir evliya değilim ama senin zannettiğin gibi soytarı da değilim. Üstelik o bıyıklarına güvenme neyin ne olacağı hiçbir zaman belli olmaz” dedi. Geldiği gibi yürüdü köşesine gitti. Tevfik Efendi ister istemez ürperdi. Acaba gerçekten evliya olabilir miydi? “Tövbe estağfurullah” dedi sesli bir şekilde. Bıyıklarını buran elini çekti, parmaklarının ucunda duran boyanmış birkaç tel kendisini iyice korkutmaya yetmişti.

Yukarı çıktıktan yarım saat sonrasında hastanede olağan üstü bir telaş olduğunu fark ettim. Bir yandan hemşireler koşturuyor diğer yandan doktorlar dinlenme odalarından çağrılıyorlardı. Genellikle elimde tuttuğum paspası bıraktım. Ana kapıyı gören pencereye vardığımda resmi plakalı olduğunu bildiğim siyah bir otomobilin yanaştığını gördüm. Arabadan iki kişi indi, ellerinde beraber tuttukları mavi bir sandık vardı. Bu durumun ne olduğunu biliyordum. O zaman telaşın nedenini de anlamıştım. Birinin yaşadığı felaket başka birilerinin kurtuluşu olabiliyordu. Adamların aceleleri olduğu belliydi, hızla içeri girdiler.

Daha onlar ana kapının geniş sundurmasından kaybolmuşlardı ki son model, kırmızı renkli geniş ve lüks bir araba bahçe kapısında belirdi. Şoförünün acelesi olduğu belliydi. Acil servisin önüne hızla geldi ve sert bir frenle durdu. Bu arabayı da soluk renkli Reno gibi ilk defa görüyordum. Normalde bu tür arabalar bu hastaneye gelmezler, son zamanlarda çoğalan özel hastanelere giderlerdi. İnce, uzun boylu şoförü arabadan inmeden sağ arka kapı açılmıştı. Yanıldığımı anladım, genç Şoför sol arka kapıyı açmaya çalışırken hastabakıcılardan biri sedyelerden birini getirmişti bile. Meraklı gözlerle bakmaya devam ediyordum ki “406 deki kızı bu hale getiren adam bu” dedi. Kafamı hafif çevirince Hamide Ablayı yanımda gördüm. “Mikrop herif, kızın geri gideceğini anlayınca hastalığını bulaştırmış diyorlar.” Tam cevap vermek üzereydim ki yoğun trafiğin son arabası da geldi.

Beyaz bir araba yanaştı, üç kişi indi. İçlerinden biri orta yaşlardaydı ve diğerlerinden açık bir şekilde saygı görüyordu. Beyaz keten pantolonu ve beyaz tişörtüyle hastaneye ait olmadığı, tatilini yarım bırakıp geldiği hemen belli olan adam kimdi acaba. Aklımdan geçen sorunun cevabını şişman meraklı iş arkadaşım verdi. “Bülent Korkmaz, Organ nakli konusunda uzman doktordur kendisi” “Senin de bilmediğin hiçbir şey yok” dediğimde yüzüme bakıp sırıtıyordu. Onlarda içeri girdiler. Birkaç dakika daha bekledik sanki birileri daha gelecekmiş gibi. Ama gelen giden başka bir araba yoktu. Sadece hastanenin uzak köşesini kendisine mesken tutan soluk renkli gölge harekete geçmişti. Çevredeki meraklı insanlar gibi oda kapıya yaklaşıyordu. Ben camın önünden çekildim.

Hamide abla meraklıydı başladı anlatmaya. “Beş yıl önce kırmızı arabayla gelen delikanlıyla kaçmışmış bizim mahzun prenses. Bu zengin piçi kandırmış kızı ve memleketine götürmek istemiş. Kızın babası polise şikayet ettikten sonra geri getirmişler. Birkaç gün sonra da kız hastalanmış. Önce aldırış etmemişler, aklı hâlâ delikanlıda, numara yapıyor demişler. Önce Bağlarbaşındaki hocaya götürmüşler. ‘Kırlangıç Hoca’mız kocaman bir muska yazmış boynuna assın diye, okunmuş sudan vermiş evin çevresine döksünler varsa büyüyü bozsun diye. Kız düzelmeyince çaresiz buraya getirmişler.

Önce doktorlarımızda bir teşhis koyamamışlar, enfeksiyon kaptı falan demişler. Daha sonra karaciğerinin rahatsız olduğunu anladıklarında iş işten geçmiş. Kızı listeye almışlar bir vericinin gelmesini bekliyorlardı. O gün bu gündür yılda birkaç kere getirilip kan ve serum takviyesi yapılıyor. Azim Beyimizin, hani geçen yıl emekli olan Başhekimin özel isteğiymiş bu. “Benim kızım sayın ve ailesinden hiç ücret almayın, eğer alınması gerekiyorsa da faturayı bana gönderin demiş” yüzüne baktım. Kızın neden iki yataklı odada tek başına kaldığı belli olmuştu. Yine de Hamide’nin yüzüne nasıl bakmışsam inanmadığımı düşünmüş olacak ki

“Canım ben söyleyenlerin yalancısıyım.” Dedi. Yalandan da olsa yere sürttüğüm paspası artık griden siyaha dönmeye başlayan suya tekrar sokmak üzereydim ki Koridorun diğer ucundan sesler gelmeye başladı, kenara çekildik. Uyanık Hamide kadın eline bir bez almış çalışırken kaytarmanın örneği olarak pencere pervazlarına sürüyordu. Birkaç adım daha uzaklaştık 406 numaralı odadan.

Önce, modern kesimli kahverengi takım elbisesiyle yaşını saklamaya çalışan şık bir adam gözüktü. Kravatının altın iğnesi, gümüş kol düğmeleri, künyesi, saati ve özellikle parıldayan rugan ayakkabılarıyla ben zenginim diye bağırıyordu. Ardında kendi kadar şık ama ucuz oldukları belli olan takım elbiseleriyle, korumaları getiriyordu az önce genç oğlunu yatırdıkları sedyeyi. Hamide kadın, kulağıma eğilerek “ Yıldız İnşaat; Mehmet Yıldız ” bu herif dedi. İşte o zaman kafamın içerisindeki yapbozlar yerini bulmuştu. Ünlü Müteahhit Mehmet bu adamdı demek. “Bankalardaki hesabının kaç sıfırlı olduğunu kendi bile bilmiyor” dedi gizli bir sır verir gibi hemen yanımda duran kadın. Birkaç adım daha geri çekildim gayri ihtiyari olarak.

Hamide Kadın, bir yandan camları siliyor gibiydi ama bir yandan da beni dürttü. Göz ucuyla baktığımda kendisinin ve yanındakilerin bellerindeki kabarıklığı fark ettim, boş gezmiyorlardı anlaşılan. Adam üzerindeki ceketi çıkardı. Koyu kırmızı gömleğiyle kaldı. Bir mendilmiş gibi sedyenin üzerine atıverdi öylece hademenin bir maaşından bile pahalı olan ceketi. Bir kavgaya girecekmiş gibi kollarını sıvadı hafifçe. O an asansörün sesi bir daha duyuldu. Kalabalık bir gurup dışarı çıktı, beyaz önlükleriyle doktor oldukları belliydi. Hatta aralarında genç psikolog Deniz Hanım bile vardı. Doğrudan 406 numaraya yöneldiler. Sedyede yatan hastayı görmezden gelmeleri Mehmet Yıldız’ın canını sıkmış olmalıydı, arkalarından seslendi…

“Doktor Beyler, hasta burada” dedi. Adamlar arkalarına bakmadılar bile, içeri girdiler ve kapıyı kapattılar. Bir dakika geçmemişti ki ameliyat haneye ait olduğu renginden belli olan sedye ve iki kadın görevli geldi. Onlar da 406 nolu odaya girdiler.

Mehmet Yıldız, kendisinin yok sayılmasına bozulmuş olmalıydı en çok. Parasının getirdiği şımarıklıkla ve her zaman yaptığı abartılı kibar görünmeye çalışan hareketlerle kapıya yaklaştı. Hafifçe tıklattı beyaz kapıyı. Çocuğunu yatağından kaldırmaya çalışan anne şefkatinde olduğuna inandığı bir ses tonunda “Doktor beyler” dedi. Önce açan olmadı. Daha şiddetli vurunca genç bir baş göründü. Kirli sakallı ama yakışıklı bir yüz belirdi. Hademe kadının en beğendiği Pratisyen hekimlerden biriydi.

“Bir yanlışlık olmalı hocam” dedi yapmacık kibar bir sesle. “Ozan Yıldız, oğlum; aradığınız hasta burada.” Eli ile işaret ettiği sedyeyi iki koruması kapının önüne getirdi. Delikanlı da iyice ümitlenmiş olmalıydı ki beni seçin diye yalvaran gözlerle bakıyordu. “Kendisi de karaciğer bekliyor. Günden güne eriyor yiğidim aslanım.”

“Hepimizin uyması gereken kurallar var ve bu konuda benim yapabileceğim bir şey yok” dedi tatlı sert bir ses tonunda ve kapıyı kapattı. İyice meraklanmıştım. Hamide abla da bende işi bırakıp olanları izliyorduk. Birden tiz ve öfkeli bir ses duyuldu.

“Nereye bakıyorsunuz siz, işinize baksanıza” Bağıran sedyedeki adamdı ve kabak bizim başımıza patlayacaktı. Çocuğun yüzüne bir an baktığımda yaşının bir hayli olduğunu görmüştüm. Ama hastalıktan olacak iyice zayıflamış ve çökmüştü. Korumalardan biri yanımıza geldi. Savurduğu tekme ile arabayı ve arabadaki kovaları devirdi. Her yer kara su içinde kalmıştı. Neyse ki içerdekiler içeridekiler çıktı. Başhekim şöyle bir baktı koridorun bu yanına. Bir şey demeden yürüdü ama bu manzarayı unutmayacağını ve sonra hesap soracağını biliyorduk. Asansöre varmadan Mehmet Bey yetişti onlara.

“Sıra oğlumun sırası değil miydi Süleyman Bey” dedi.

“Hayır, Nazlı Kızımız sizin oğlunuzdan çok daha önce sıraya girmişti. Üstelik donör bir bayan olduğu için bu hastaya daha münasip” Adam gömleğini hafifçe sıyırdı ve belindeki tabancan belli olmasını sağladı. “Bir yanlışlık var bence tekrar kontrol etmelisiniz”

O arada uzaktan bir gölgenin yaklaştığını fark ettim. Acıcı bu yana geliyordu. Ayakları sanki yere basmıyor gibi hiç ses çıkarmıyordu. Ben duvara yapışarak aradan geçtim ve ileride asansörün başında duran sedyeye yaklaştım. Adam neler olduğunu anlamaya çalışan bir yandan ameliyat korkusunu yaşayan ama bir yandan da kurtulacağı için mutlu olan kıza yaklaştı. “Korkma kızım, hiç acı duymayacaksın” Ellerini kızın başın yanaştırdı. Ben iki hemşireye baktım. Ban gülümseyerek bakıyorlardı. Kızın gözlerindeki korkunun yavaş yavaş silindiğini gördüm. Nazlı kızın dudaklarında tatlı bir gülümseme belirmişti, benzer gülüşü annesinin kucağındaki bebekte görebilirdiniz ancak. Ayağıma inen hafif darbeyle fark ettiğim –ki Ameliyathanenin başhemşiresi Saliha hanımdı bu- Zaim Efendinin yüzü ise acı dolmuştu. Gözleri daha da çukura kaçmış gibiydi Şakaklarındaki çizgiler derinleşmiş yüzü kara sarı bir renk almıştı. Hafiften titremeye başladığında diğer hemşire transa geçmiş gibi titreyen müdahale etmek istedi. Saliha Hanım ona da engel oldu. Birkaç saniye sonra kız bir melek masumluğumdaydı ama adam sessizce yere yığılmıştı.

Beri yanda adamların sesleri daha da öfkelenmişti. Zengin olmasının her yerde kendisine bir öncelik sağlamasına iyice alışan Mehmet Yılmaz, doktorlardan birinin yakasına yapışmıştı bile. O arada İki hemşire sedyeyi uzaklaştırmışlardı. Daha ötelerden de hastanenin tüm korumaları kata gelmeye başlamıştı. Bütün bunlara rağmen ortalık bağırışlarla küfürlerle inliyordu. Birkaç kişi araya girdi de Mehmet Yıldız bekleme koltuklarından birine oturdu. Az önce yere yığılan Zaim, yanımdan geçti sessizce bir gölge gibi. Bir hayaletmiş gibi kimse kendisini ne görüyor ne de tepki veriyordu. Olanları yalnızca ben mi görüyordum diye kendimden korktum. Az önce bağırıp çağıran ama şimdi koltukta oturan adama arkadan yaklaştı. Biraz önce kızı yakaladığı gibi avuç içleriyle adamın şakaklarını kavradı.

Önce itiraz etmek istedi adam ama sesini çıkaramadı. Hiçbir zaman kaçamayacağı bir cendereye yakalanmıştı. Gözleri büyümeye başladı, burun delikleri açıldı. Ağzını sonuna kadar açtı ama ses telleri yoktu sanki hiç sesi çıkmıyordu. Saniyeler geçtikçe adamın çektiği acı artıyordu sanki. Gözlerinden yaşlar akmaya başladığında nefes alamayacak kadar zorlanıyordu. Görünmeyen bir el boğazını sıkıyordu sanki. Göz pınarlarından akan yaşlar kızıla dönmeye başladığında bir şeyler yapmam gerektiğini anlamıştım. Köşede ortalığın yatışması için çabalayan doktora yaklaştım ve omzuna dokunarak adamı işaret ettim. Bir saniye başımı çevirmiş olsam da Zaim Efendi ortadan kaybolmuştu. Doktor, Mehmet Efendinin yanına vardığında adam felç geçirmişti. Ne konuşabiliyor ne kıpırdıyordu. Dikkatle gözlerine baktığınızda çevresine çektirdiği acıları görebilirdiniz derinlerde.

O akşam eve dönerken gördüm Acıcı’yı. Görevini yapmış bir memur rahatlığında gündüz kendisini getiren arabaya biniyordu. Bir an yanına varmak konuşmak istedim ama ne diyecektim ki. “İyi yaptın ellerine sağlık mı?” diyecektim. Yoksa “Sen gittikten sonra oğlu babasının yanına koştu ve ellerini tuttu, oda felç oldu mu” demeliydim. Baba oğlun 406. Odada yattıklarını biliyor olmalıydı. Uzaktan göz göze geldik. Sanki “Kızın ameliyatının iyi geçtiğini biliyorum, düzelecek” diyordu. Bir saniye gülümsedim ve başımı salladım. Benim herif görse bir başka erkeğe gülümsediğimi kemiklerimi kırardı maazallah. Hızla yürüdüm ve korna çalan minibüse durması için el ettim.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Nam-ı Diğer Acıcı” için 9 Yorum Var

  1. Merhaba @azizhayri

    Öyküyü samimi ve etkileyici buldum. Kurgu güzel düşünülmüş. Karakterler gerçekçiydi ve hikayeye kendimi kaptırmamı sağladı. Temizlik personelinin gözünden anlatılması değişik bir hava katmış. Özellikle finali sevdim. Sadece bazı cümlelere takıldım okurken. Belki aceleden gözden kaçmış olabilir. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. teşekkür ederim sizce mahşerin dört atlısı belli olmuş mu?

  3. Hikayenin içinde kayboldum. Hatta bitti diye üzüldüm ama tam gerektiği uzunlukta olmuş ne eksik ne fazla. Kaleminize sağlık.

  4. Okurken temayı tamamen unutmuşum açıkçası. Tabii sınav stresi de olunca. Tekrar göz atacağım. :slight_smile:

  5. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Güzel bir öykü olmuş. Mahşerin Dört Atlısı belli oluyor. Arabaların rengi ve içinden inenler…:slight_smile: