Öykü

A$idik Mesihin Yeni Kurbanı

Moskito şehri kayıpların, gölgelerin ve ekolojik bir vitrin deseninin yarattığı bir mozaiktir. Bu mozaiğin çeperlerinde deniz, desenleri arasındaki harçta ise güneş vardır. Fakat yıllar bu desenleri bozdu. Flamingolar artık mozaikte yok, ekolojik vitrin ise yapayalnız ve güzelliğiyle birlikte buharlaşıyor her geçen gün. Biz ise ona hâlâ sadığız. Biz mi? Ben ve kafadarlarım. Necaset hücreleri, sevimsiz tipler, nefret odakları.

Bu vitrinin dibine doğru itilmiş, gözden ırak bir pıhtıydı bizim mekanımız. Yüzeyi alglerle sıvanmış, etrafı ise okaliptüsler ve de makilelerle örülmüş bir göl. Ayin yapıyorduk orada. Yıllar önce göle atılan Aziz Lean’in cesedine fatiha okuyorduk. 2020’li yıllar çok kanlı geçmişti malum. Şimdi ise ne uzak ne de yakın, sadece kayıp bir geleceğin çocukları olan bizler Aziz Lean gibilerin hatırasını canlı tutmakla meşguldük.

O akşam da oradaydı. Asidik ve cıvık bir neşeyle çıktık oradan. Canavar gibi bir lowriderin içine binip vitrinlerden geçtik ekolojiye veda edip. Şehrin lambası yanmayan sokaklarında kral bizdik şimdi. Yakılıp yıkılmış, küfredilmiş ve de tekmelenmiş çocukluğumun öcünü karanlıkta ürperen korkulardan alıyordum.

Aracı kayıp çağlara yakılan hararetli ama bomboş bir ağıt gibi sürdük. Çanak Tepeleri’nin etrafına kümelenmiş çirkin mahalleyi ve de beceriksizce birbirine bağlanmış yolları arkamızda bırakıp bir nöbetçi eczanede durduk. Sürüşü kafadar aptal aptal sırıtarak arabadan indi. Sokak lambalarındaki kamusal şebeke enerjisini sömürüp damarlarına akıtmış ve de zehirlenmiş bir çaylak gibi görünüyordu. Pek de hantal bir tipti doğrusu. Eczaneden üç yüz miligramlık Poetic ağrı kesicilerinden, Xemxem antidepresanlarından ve de üç yüz mililitrelik Houston­® öksürük şurubundan aldı. Kutsal kokteylimizi tamamlamak için birkaç eksiğimiz vardı hâlâ bu yüzden benzinciye gittik.

Kara kuru bir çocuk çıkıp “Fulleyeyim mi?” diye sordu. Araçtan aşağı atladım ve bir bidon çıkarıp uzaklara savurdum. “GİT! KOŞ KOŞ KOŞ! BOMBA VAR BOMBA BOMBA!” diye bağırdım. Çocuk ürkek bir tazı gibi koşup bidonu kaptı ve de doldurmaya başladı. “Kapkara gazolin istiyorum!” dedim. O da “Her zamanki gibi” diye bir şeyler mırıldanıp işini halletti. Gazolin kokusu bana makineleri, makineler ise siborglaşmış bir Chopin’i çağrıştırır. Makinelerin, dişlilerin ve de karanlığın gaz kokan esaretinde bir Chopin gün batımını düşlüyor ve kasıklarına enjekte ettiği benzini boşalarak ölüyor.

Çocuğun doldurduğu bidonu alıp arabaya atladım. Biraz vahşi ve de hırçın bir tavır sergilemiş olmalıyım ki salak salak şeyler söylemeye başladılar. Her birine sert hakaretler ettim. Onlar da karşılık verdi ve yolun ortasında çılgın bir kavgaya tutuştuk. En nihayetinde bir süpermarkete gelince kavgayı bırakıp araçtan kudurmuş itler gibi sıçradık ve binaya daldık. Ben şarap reyonuna, sürüşçü avanak klor almaya, lale sapına benzeyen gereksiz tip ise sürünerek gazlı içecekler reyonuna gitti. Asosyal ve de anksiyeteli dostumuz ise öylece olanı biteni seyretti. Anneler babalar çocuklarını sakınmaya, onları bu serseri abilerinin örnek davranışlarından korumaya falan çalıştı. Yanında sevgilisi olan zıpır oğlanlar bize haset dolu öfkeli bakışlarla baktılar. Hak veriyorum. İnsan kadınını korumak ister.

Reçetemizin geri kalan parçalarını süpermarketten söküp aldıktan sonra her şey tamamdı; geriye ilaç-kokteylimizi pişirmek kalmıştı sadece…

Bunun için şehrin dışına açılmak gerekliydi. Şehir dışına, Moskito’nun ajanlarından, uyuşturucu dedektörlerinden, karanlığı tarayan radarlarından ve de kozmostaki uydularla sürekli iletişim içinde olan polis karavanlarından uzaklaşmalıydık. Banliyöde bir yerde, ahır gibi bir izbede, ilacımızı pişirip her şeyi tamamlayacaktık.

* * *

Şehrin ışıkları damarlarımızdan çekilip gitmişçesine ruhumuz karardı. Banliyöde uçsuz bucaksız bataklık manzaralarıyla dolu bir safariye çıktık. Moskito arkamızda, için için yanıp sönen bir kalp gibi görünüyordu artık.

Makilerin ve okaliptüslerin bir kalbe ait lifler gibi birbiri içine geçtiği menhus bir karanlıkta durduk. Kulübe buradaydı. Nefes alıp veren gölge pıhtıları gibi içeri girdik. Bir bufallo kafatası, örümcek ağları, siyah beyaz fotoğraflar, anime kasetleri ve de bozulmuş tüplü bir televizyon karanlığın desenlerini yaratıyordu.

Tüm malzemeleri önümüze yığıp sessizce karanlığı seyrettik bir süre boyunca. Sonra yavaş yavaş hareketlenmeye karar verdik.

Önce kloru kireçle terbiye edip pişirdik. Geride kalan malzemeyi bir miktar THC sosuyla ıslattık, sonra gazoline batırdık. Ortaya çıkan parıltılı kristalleri esrarla karıştırdık. Şarap şişelerini açtık ardından. Şişelere gecenin kasvetli küfü çöksün diye bekledik bir süre. Sonra gazolinin içine döktük hepsini, öksürük şurubunu da ekledik. Atidepresan ve ağrı kesici hapları da klorun içinde eritip gazolin-şarap-şurup kokteyline kattık. Kristallenmiş esrarı bu kokteylin içine boca ettik. Tatların ve dokuların birbirine karışmasını bekledik yarım saat boyunca. Bu bekleyiş sallantılı, karanlığa yapışmış, nefes alıp veren yumuşak bir dokuya sahipti. Sonra bu doku giderek hakikate doğru eridi ve karışımdan ilk yudumları almaya başladık.

Karışım dokunduğu her siniri uyuşturduğu için ne tat ne de bir acı duydum. Sadece sıcacık ve canlı bir varlığın aşağı yuvarlandığını, parıl parıl yandığını ve midemdeki asitle buluşup neşeli bir ızdıraba dönüştüğünü hissettim. Gözlerimi kapayıp bu yıkım kutlamasının vücudumun her yanına yayılmasını dinlemeye koyuldum. Ellerim, parmak uçlarım, ayaklarım ve bacaklarım kasıldı. Öylece kilitlenip kaldım. Beş dakika boyunca göz kapaklarımı bile hareket ettiremedim. Sonra kilitlendiğim o muhteşem tutukluktan kurtulup adeta bir roket hızıyla bilinçaltıma doğru savruldum. Zihnimin girintili çıkıntılı ve yankılarla dolu kıpkırmızı deryasında akıl almaz rüyaların kasvetli kimyasına bulandım.

Elime bir kağıt ve bir kalem tutuşturulduğunu hissettim. Zihnimde harmanlanan sembolik düşünceye dair garip hakikat bir anda yazma tutkusunu ateşledi. Bilinçaltımdan kaptığım kimyasal püskürtülmenin formüllerini yazmaya başladım. Ben zihnimin gölgelerini kağıda her yansıttığımda harabenin içinde yıkık dökük alkışlar koptu.

Gözlerimi açtığım zaman bileklerimin kesik kesik olduğunu gördüm, duvarlardaysa kanlı kağıtlar asılıydı. Kafadarlarım bilinçaltımın gölgelerini bir şarkıya dönüştürmüştü. Keçi kafaları ve asil kabusların ritimleri üzerine mosmor bir kodein şurubunu yedirmişlerdi. Flow inanılmaz bir asit rüyası gibi akıp gidiyordu, sözler ise insan zihnine edilmiş bir hakaretti.

“Bu şarkı olmuş,” dedim her şey bittiğinde. Onlar da onayladı beni. Şarkıyı kaydedip internete yükledik. Sonra internet dünyasıyla tüm bağlantılarımızı kopardık. Kendimizi eski çağlarda dağlardan denizlere atlayan ve ruhunu inandığı tanrıya kurban eden sapkın bir savaşçı gibi hissediyorduk. Ciğerlerimizde heyecanlı ve ölüme dair hastalıklı bir tutkuyla yanıp sönen acı bir ateş vardı. Artık hipergerçeklikten uzak, kendi hakikatlerimizin kemirdiği kıyametvari bir dünya hararetiyle harekete geçtik. Sahillerin birinde bir parti vardı… şarkımızı orada söyleyecektik.

* * *

Ahır gibi izbeden çıktık. Nemli yaz gecesi çiğnenmiş rüyaların ağırlığıyla üzerimize çöküp bizleri esir etti. Karanlığın içinde parıl parıl yanan spot ışıkları, çalılıklar, batıklıklar, palmiyeler, makiler ve de kasabanın desenlerini geride bırakıp lowriderin içinde otobana aktık. Sessizliği mahvettik. Zifiri karanlıkta göz gözü görmüyor ve yıldızlar perileri taciz ediyordu. Ölümcül bir şekilde sarhoştuk fakat kanımızda kıpkırmızı akıp alev alan şey alkolün ötesindeydi.

Arabayı süren kafadar hızlı bir fren yapıp berberde durdu. Yeni bir imaja ihtiyacımız vardı. Hızlı ve de manyak bir tutkuyla berbere dalıp kurt gibi uluduk. Adama “Asker usulu kes ulen!” diye bağırdıktan sonra koltuklara sıralandık. Adam hepimizin kellelerini bir güzel tıraşladı. Mis gibi cici saçlarımız ühü ühü yapıyorcasına teker teker, damla damla yere düştü. Sonra parıl parıl cillop gibi deli dehşetli keltoşlara dönüştük.

Lowridere atlayıp sürüşe kaldığımız yerden devam ettik sonra. Sessizliği yıkıp geçtik. Karanlığın gördüğü rüyaları deştik.

“Şuradan sürüyorum ulen!” diye bağırıyor arabayı süren kafadar. Biz de deli gibi havlıyor, kurt gibi sesler çıkarıyorduk. Keltoş kafalarımız ne kadar zeki olduğumuzu belirtircesine pasparlaktı.

Sürüşçü kafadar bizi partinin en afilli köşesinde park etti. Kızlar, oğlanlar, gölgeler, ışıklar ve küfürler çil yavrusu gibi dağıldı. Manyak gibi mutlu bir şekilde bara saldırdık. Barmene kum kadar sert bir sesle, “Bize kaynak suyu ver hacı!” diye bağırdık. Adam cam şişe içinde muhafaza edilmiş manyak tatlı kaynak sularını bize verip korkak, hain ve rezil bir sırıtış ile teşekkür ettik. Adamın bacısı hakkında çirkin şeyler söyleyip parti alanına gittik. Sahnede Bob Marley çakması bir zenci elinde saz tutarak içli bir Jamaika türküsü söylüyordu. Millet mest olmuştu. Adamın kafasındaki acayip esrarlı, yeşil, sarı, kırmızı takke müthiş gözüküyordu. İçli içli söylüyordu türküsünü;

“Yeah mon respect, yeah meditation

yeah green fields, cali fields, peace fields

yeah, sun is peaceful there

yeah yeah yeah ohh yeah

I and I finna send this ohh

send me lighter

finna boom

ganja oooh

ganja wohoo i am a warrior yehaa peace!”

Adam adeta zenci bir İsa gibi görünüyordu gözüme. Bileklerimden akan kanlar kutsal yankılar gibi damlıyordu. Nemli kumlara sarhoşluğumu düşürüyordum. Adamın küpeleri beni kendimden alıyordu. Çok dehşetli egzotik görünüyordu her şey. Kafadarlarla birlikte milleti yarıp geçerek en ön sıraya vardık. Jamaikalı abimiz bizi fark etti. Şarkı bitince “Selam gençler,” dedi.

“Abi Azer’den de patlat bir taneeaa!” diye bağırdık. Adam saat satan zenci aksanıyla “Tamam koçlar” deyip vurdu saza.

“Hadi git yaaat

vakit hayli çok geç oldu

git yaat

saat iki buçuk üç oldu

git yaaaat…

heeey heeey oh yeah,

yeah Aza Baba, ohh yeah

you finna know Aza da Sparrow

ohhh hi died on cocaine ohh not a sketel

ohh yeaah, streets know this ohhh ohhh”

Biz müziğin, kanımıza sinmiş necaset karışımının ve mis gibi ferah kaynak suyunun etkisi altında mışıl mışıl sallanırken pazar iznine çıkmış askerler sardı dört bir yanı. Adamlar reggea de olsa Azer Bülbül’den vazgeçmiyor. Hallerini tavırlarını ve de Pazar iznine çıkmış olmanın verdiği saçma mutluluğu seyretmek tuhaf bir neşe veriyordu insana. Helal olsun bu koçlara, eğlenin koçlar vatan size emanet.

Dakikalar geçtikçe kafalarımız daha da parlamaya başladı. Işıl ışıl kellelerimiz ile birazdan sahneye çıkacak olmanın verdiği neşe muhteşem bir kombinasyon yaratıyordu. Fakat kanımıza sinmiş necaset kokteylinin etkisi buharlaşıp uçmaya, damar çeperlerimiz büzüşmeye başlamıştı. Dolayısıyla takviye almalıydık… yoksa anksiyeteli kellelerimiz ile bu kalabalığın içinde nefes bile alamazdık.

İnsanlardan uzaklaşmaya karar verdik. Sahilin ıssız, karanlık ve soğuk bir köşesine çöktük. Denizin nefesi, yıldızların sesleri, yasemin kokan, efkalipto kokan karanlık ve de yaz mozaiği ürperticiydi. Işıklar ve kalabalık yanı başımızda olsa dahi oturduğumuz yerden çok uzaktı. Kamp çadırları arkamızdaydı. Orada bir yerlerde birkaç tane kız bize miyavladı. “Mahşerin Dört Atlısı bunlar! Ahhh… çok yakışıklılar! Miyaav! Selam baylar! Miyaav!”

Biz onları kafaya takmadan otumuzu içtik. Sonra üzerine mis gibi kaynak sularını yuvarladık. Kızlar tahrik olmuştu. “Ahhh çok havalılar. Su içiyorlar yaaa çıldırıcam ne kadar cool çocuklar bunlar böyle ayhhh!”

* * *

Gecenin o kadar geç bir saatiydi ki artık uyku denen mefhumu aklımız ve vücudumuz terk etmiş, onu güneşin doğduğu, kayalıkların ıslanıp ışıl ışıl parladığı, cam kırıklarıyla dolu kristalsi bir sabaha karşı dünyasına bırakmıştı. Gecenin tuhaf bir safhasındaydık. Saatlerin hiçbir önemi yoktu şimdi. Her şey on beş yıl sürmüş gibi yaşanır, hakikatte ise on beş dakika geçmiştir, sonraki idrak safhası on beş saniye sürer, oysaki hakikatte sabah olmuştur artık. İnsan anatomisi ve de gece ile gündüzün döngüsüne karşı olan samimiyet dolu aciziyeti beni düşündürür. Tabii bir de dünyanın düz olabileceği ihtimalini düşünürüm mesela. Fakat dünya düz değil, çünkü İkarios uçarken kozmosa karışıp gidebilirdi?

Ben bunları düşünürken sahnede İsa dark trap müziğin eşliğinde meditasyon dansı yapıyordu. Tüm sahile parçalanmış bir meteroit gibi dağılan kalabalık bu dansın çıldırtıcı etkisiyle kah kollarını havaya kaldırıyor, kah da yerlere çöküyordu. Elektronik bir mayadan meydana gelen müzik ruhani bir tada sahipti. Notaların temas ettiği her şey bir anda ışıldıyor, kuantum dünyasındaki vibrasyonların bağı çözülüyordu.

On dört bin kişi arasında yayılan spiritüel bir ışık bizim anksiyete mantarıyla yüklenen ruhlarımıza dokundu. Kalabalık bir anda yerlere kapandı. Müzik yavaşladı. Walk-in başladı. Mesih’in kollarını havaya kaldırmasıyla birlikte gökyüzünde bir ışık peyda oldu. Işık gittikçe büyüdü ve ağırlaşıp yere doğru çökerken astral vücutlarımızın üzerinde dans ettiği bir UFO’ya dönüştü.

Mesih kesilmiş bir kuzu kafası fırlattı kalabalığın içine. Yerlere kapanmış insanlardan cam kırıklarına benzeyen iniltiler yükseldi. Yedi mühürden biri açıldı. Projeksiyon bir at belirdi bembeyaz. Sürücüsü elinde yay tutuyordu, kafasında bir taç vardı. Mesih ikinci mührü açtı. Notaların ve dans ritimlerinin organik geometrisi içinden yükselen projeksiyon kızıl bir ata dönüştü. Sürücüsüne büyük bir kılıç verildi. “Dünya barışını ortadan kaldırma yetkisi! Kılıç ve kalkanlar, balistik füzeler, nükleer yıkım, atomik çakra, insan ruhunda büyüyen boşluk, Anima, Yılan, Cadı ve kolektif histeri!”

Sonra korku dolu ezgilerin içinden siyah bir at çıktı. Gökyüzünde koşturup notaya dönüştü. Ardından yeryüzünde belirdi. Sürücü elinde bir terazi tutuyordu. “Sömürülen ormanlar, yıkılan ekoloji, buharlaşan deniz, ilikleri kurutulmuş kıtalar, sahanlıklara gömülmüş kemikler ve yeniden yükselen yamyam dev. Genetik buhranla birlikte bir çöküşü davet ediyor dünyaya… ekonomi mahvoluyor.”

Sonra insanlar yattıkları yerde dövünür dururken dördüncü bir at belirdi. Soluk renkli bir projeksiyon. Sürücüsünün adı Ölüm’dü. Dosdoğru bana geldi ve alnıma dokundu. Bu dokunuşla birlikte epifiz bezime doğru sızan şiddetli bir ışık beni bambaşka diyarlara uçurdu. Abiyogenez yağmuru gibi parça parça, kendimden arınarak ama yeniden çok daha kutsal bir şeyin vücudunda birleşerek notalara dönüştüm.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.