Öykü

Atlar ve Renkler ve Reklamlar ve Anlamsızlıklar

Evdeydim ve kendimi sert görünümlü babaanne gibi olan kahverengi kanepenin üzerine malak gibi atmıştım. Gerçekten malak gibiydim. Hatta o kadar malaktım ki sırtım rahat etmemesine rağmen kalkıp pozisyonumu bile değiştiremiyordum.

Bacaklarımdan biri (muhtemelen sol olan) kanepenin arkasına doğru büyük ve şaşalı bir yolculuğa çıkmıştı. Diğeri ise kanepenin üstündeydi. Kollarım “Yaşasın! İyi ki varsın!” tarzında bir şeyi kutlamış sonra da yorgunluktan bayılmış gibiydiler. Saçlarımın ise darmadağınıktı. Kısacası darmadağınık bir malaktım.

Ama salon ya da oturma odası (İkisinin arasındaki farkı ayıramayanlardanım. Tabii başka ayıramayanlar varsa) bana göre inanılmaz derece düzenliydi. Çünkü ben böyleydim. Etrafımdaki her şey düzenli olmasına karşın ben hep darmadağınıktım. Çünkü ben kendimden başka hiçbir şeyi dağıtmazdım. Denesem bile beceremezdim. Daha doğrusu dağıtmaya bile üşenirdim. Gerçekten çok tembel bir insandım. Gerçi hâlâ öyleyim.

Televizyon açıktı. Sesi ya diskotek ya da karınca seviyesindeydi. (İkisinin arası yok benim için. Uyum sağlamayı sevmem çünkü. Sanırım bu yüzden düzeni seven dağınıklardanım. Tabii başka sevenler varsa.) Ama ben onu izlemiyordum. Onun yerine tavana bakıyordum. Öylesine, bomboş…

Derken bir reklam başladı. Bir fondöten markası kendini genişletmiş ve dondurma sektörüne girmiş. Yani hem fondöten hem de dondurma üretimi yapmaya başlamışlar.

Reklamda ilk başta güzel kızlar yüzlerinde ki fondöteni göstermek için yüz kaslarını tuhaf ama ilgi çekici bir şekilde oynatıyorlardı. Sonra birdenbire tekerlekli bir dondurma kasası kızların önüne doğru geldi. Kızlar da çığlık atmaya ve kasadaki dondurmaları yemeye başladılar. Geri kalanı klasik ürüne övgü bölümüydü.

Tuhaf bir durumdu. Ama ben şaşırmadım. Nedenini bilmiyorum.

Neyse işte sonra reklam bitti. Başka bir reklam başladı. Bu sefer de bir ketçap markası saç boyası çıkarmaya başlamış.

Reklam beyaz saçlı bir adamın makarnasının üzerine ketçap dökmesiyle başladı. Sonra bir çocuk makarnaya bakarak adama doğru koştu. Adam da çocuğun makarna istediğini zannetti ve çocuk yanına geldiği zaman makarnasını uzattı ama çocuk adama “Saçlarını da ketçaplı boyasana,” dedi. Sonra da işte saç boyasına övgüler…

Bu da tuhaf bir durumdu. Ama ben sadece şaşırmak için karıncalandım.

O da bitti. Yine bir reklam. Bu sefer de bir siyah zeytin markası kozmetiğe yürek vermiş ve ruj markası olmak istemiş.

Reklamda ise bir kadın bir zeytincide siyah zeytinlerin tadına bakıyordu. Ama sonra zeytinci “Benim siyah zeytinlerim aynı zamanda insanların dudaklarının rengini de değiştirir. Çünkü ben yaptığım rujlarımın içine de siyah zeytinlerimin yağını katıyorum,” dedi. Kadın şaşırdı tabii. Sonra da işte rujlara ve siyah zeytinlere övgü…

Bu sefer şaşırdım. Ama sonuncusu yerimden kalkmama sebep oldu.

Bir gelinlik markası silah ticaretine başlamış. Hatta gelinlik alana silahlarda yüzde yirmi indirim bile yapıyorlardı.

İşte bu reklam çok şaşırtıcıydı. Çünkü evlenmek üzere olan bir kadın bir gelinlikçide düğününde giyeceği gelinliği prova ediyordu (Aslında sadece üzerindeki gelinlikle aynadan kendine bakıp gülümsüyordu. Ama prova kelimesi daha süslü). Neyse işte sonra bu kadının müstakbel kocası başka bir kadınla aynı gelinlikçiye geldi. Kadın da aldatıldığını düşündü ve çantasından bir silah çıkartıp adamı vurdu. Ama tabii silahın gelinlik markasına ait olduğunu biz karakolda polislerin “Silah kime ait?” sorusuyla öğreniyorduk. Kadın bu soruya “Bana. Gelinliğimi aldığım yerden yüzde yirmi indirimle aldım. Onlar aynı zamanda silah da satıyorlar,” diye cevap verdi. Sonra da malum övgüler…

Dediğim gibi yerimden kalktım ve şaşırdığımı kendime ispatladım.

Sonra reklamlar bitti. Saçma sapan bir dizi başladı. Ama ben hâlâ şaşkındım. Hatta o kadar şaşkındım ki diziyi izlemeye başladım. Bir süre öyle ayakta durdum. Sonra da sanki beni bir sivrisinek ısırmış gibi irkildim ve kolumda bir acı hissettim. Gerçekten bir sivrisinek ısırmıştı. Ama hayvanın nerede olduğu belli değildi. Sadece kolum kızarmış ve şişmişti.

Tuvalete gittim. Kolumu soğuk suyun altında tutmaya başladım. Biraz acısı geçince tekrar salona ya da oturma odasına döndüm. Ama ilk adımımın kapının önünden geçmesiyle beraber büyük bir patlama oldu.

Her şey yandı. Ben ilk başta kaçmak istedim. Ama ateşler çoktan her tarafa yayılmıştı. Ne yapacağım diye düşünürken kendimden geçtim. Sanırım dumandan oldu bu durum ve bayıldım. Gözlerimi hastanede açtım.

Meğer aslında o tuhaf reklamlar bir nevi kıyamet alametiymiş. İsmi “Haçlı ordusu” olan ve Hristiyanlardan başka kimseyi sevmeyen bir Hristiyan terör örgütü grubu kendi inançlarına göre Türkiye’de yaşayan insanlara kıyamet yaşatmak istemişler. Bu yüzden bazı şehirlerin bazı semtlerindeki binalarına bombalar yerleştirmişler. Sonra onların televizyon yayınlarına girip ölmeden önce bu reklamları oynatmışlar. Tabii herkes reklam olarak gördüğü için bir şey çakmamış. Ki zaten bu reklamların tuhaf olmasının nedeni de buymuş. Kıyameti alamet etmek.

Aslında bu dört reklam mahşerin dört atlısının atlarının rengini taşıyan unsurlar taşıyormuş. Mesela beyaz gelinlik “Beyaz at”, ketçap “kızıl at”, siyah zeytin “siyah at” ve fondöten “soluk renkte at” anlamına geliyormuş (Yoksa fondötenin dondurmayla, ketçabın saç boyasıyla, siyah zeytinin rujla, gelinliğin silahla nasıl bir bağlantısı olabilir ki?). Bu arada mahşerin dört atlısı da kıyamet gerçekleşmeden önce ortaya çıkacak dört atlıymış. Yani Hristiyanlar buna inanıyor. Bir nevi insanlık tarafından gerçekleştirilen kıyamet alameti.

Benim anlamadığım şey de şu. Fondöten ne zaman beri soluk renk oldu ki? Fondötenler her zaman ten renklerindeydi. Ki zaten mavinin bile soluk rengi olur. Ayrıca ketçap kızıl değil. Gelinlik de her zaman beyaz olmuyor. Siyah zeytinlere gıda boyası eklenmiş de olabiliyor. Yani sonuç olarak ne insan öldürmeyi ne de başka bir şeyi başarabildiler.

Zilan Damla Polat

2008 yılında televizyonda başlayan bir tiyatro programını, ailesinin kendisini küçükken götürdüğü bir tiyatro oyunu yüzünden izlemek zorunda kalır. Çünkü ailesi onu masanın altından dev bir kızın şak diye kelebek olarak çıktığı bir oyuna götürür. O andan itibaren beyni ilk saçmalama virüsünü kapar ama o bunun farkına varamaz. 2008 yılında BKM’nin başlamasıyla beraber biraz daha mutluluk için 4 yıl tedavi görür. Ama o tedavi istemez. Tam tersine hastalığa sahip olmak ister ve seçkiye öykü gönderir.

Atlar ve Renkler ve Reklamlar ve Anlamsızlıklar” için 8 Yorum Var

  1. Sabah sabah gerçekliği sorgulatan, zihnimi bambaşka diyarlara götüren “ne okudum ben” dedirten bir öykü. Beğendim mi? Bayağı. Televizyonlarda bu tarz reklamlar görmek isterim. Ama bonbe falan patlamasın, sadece televizyon bu şekilde kaliteli kaliteli saçmalasın.

  2. Merhabalar,

    Kurgu fikri genel olarak sıradanlıktan uzak kompleks bir yapıya sahipti. Komplo teorileri hakkında bir şeyler okumak, izlemek bana garip bir ürperti verdiği için galiba sevdiğim bir alan diyebiliriz. Bunun yanında alametler arasında bir bağlantı daha olabilirdi gibi geldi. Yani özellikle finali anlatıcının dinlemek yerine okurken keşfetmek isterdim diyebiliriz. Hem hikayenin çözüm noktasını kurguya yayarak aktarırsanız okur için de yeni bir macera sunmuş olursunuz. Son olarak öykü bir hayli absürt temaya sahipti. Genel olarak zevkle okuduğum kalem şekillerinden biridir. Kelime tekrarlarını azaltır ve özellikle bu tarafa eğilirseniz çok güzel öykülerde buluşabiliriz gibi geliyor.

    Zihninize sağlık!

  3. Pardus dedi ki: dedi ki:

    Bu mahşerin garipliklerini gece okusam sonra televizyona baksam ve televizyon bi cızırdasa olay gerilim filmine dönebilir vesselam. :slight_smile:

    Güzeldi, ilginçti. Bir ara reklamlar dönerken olayın bilimkurguya gitmesini istedim ama boomladı. :smiley::smiley:

  4. Zilan dedi ki: dedi ki:

    O zaman gece gece böyle şeyler okumayalım. En azından yersiz yere korkmayız. Ama yersiz yere korkmak isteyerek korkmaktan daha güzel. İsteyerek korku olur mu ki? İnsan isteyerek korkar mı? Neyse teşekkürler. Okuduğun için. Sağol. :blush::blush::blush: (Bu emoji de çok klişe ama olsun.)

  5. İyi pazarlar:
    Güzel bir öykü olmuş ama beni rahatsız eden bir kaç noktayı belirtmek istedim. İyi bir giriş olmuş. Detaylı, anlamlı yani anlamsızlığın anlamı gibisinden. Gelişme ve sonuç çok hızlı oldu. İyi bir giriş ve bir yerlere gitmeye çalışan ben. Sonra çıkan bölümün özeti tarzında bir son. Daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. Yazmak istediğim bir başka konuysa ki bu konuyu sizlerle tartışmak isterim- ‘düz yazıda ve özellikle öykü ve romanda parantezin olmaması gerektiğini düşünüyorum’ siz ne dersiniz. Elinize sağlık…