Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Perde

Karanlığın içinde mi kalmalıyım? Perdeler kapalı mı olmalı? Işıktan korkuyorum. Bana kendi yansımamı gösterecek her şeyden. Su damlasına vuran, kırılan… Yüzümü yıkamak istemiyorum. Gözleriniz kapalı olduğunda ne kadar temizlenebilirsiniz? Ne temizler üzerinize teniniz misali yapışan kiri?

Kapımın önünde sonlanan adımlar var. Kapı kolu yukarı aşağı hareket ettiren göremediğim eller… Gelme diyorum çatlak çıkan sesimi kontrol ederken. Gelme…

Yaşlı bakıcı lütfen diyor, kapıyı açın. Porselen su kabına bakmadan kapıya yöneliyorum. Masanın üzerinde duran maskeye bakıyorum. Takmalı mıyım? Elime alıp kauçuk maddenin bana kaybettiğim hissetme duygusunu bahşetmesini bekliyorum. His yok! Yok! Tekrarlayan bir sisin ortasında kokusuz, tozsuz bomboş esen bir rüzgârım ben. Onu yatağın üzerine fırlatıyorum.

Kapıyı açtığımda bakıcım Hamen irkilerek bir adım geri kaçıyor. Toparlanması zamanını alıyor. Kapının yıpranmış pervazına yaslanıp bekliyorum. Bir de bu metalik sesle konuşmaya başlarsam ölecek zavallı. Derin bir nefes alıp elindeki kahvaltı tepsisini bana bakmadan masaya bırakmak için yanımdan geçiyor. Bu perişan bedene dokunmamak için aşırı bir çaba göstererek. Bir süre masaya dağınık parşömenlere, tüylere bakıyor. Başı önde titreyen sesiyle konuşmaya başlıyor. Lütfen İhrak bir daha ki sefere maskenizi takın. Kendinizi böyle görmeniz doğru değil. Bunun size bir faydası olmaz evladım. Başını kıyamete kadar süreceğine inandığım bir sürede kaldırıp bana bakıyor. Ayrıca bu siyah perdelerden kurtulun, camı açın. Sesi giderek acıyla karışık bir sertlik kazanıyor. Tıpkı benim maskem gibi. Doğru teni bulduğunda sertleşip tam da olması gereken yere uyan bir madde sesi. İçeri hava girmeli, temizlik sizi uyandırır ve ölmediğinizi hatırlamanızı sağlar belki. Arkamı dönüp yatağa bıraktığım maskeyi geçiriyorum yüzüme. Hemen ait olduğu yeri hatırlıyor. Ne saadet! Söylediklerine verecek bir cevabım yok. Cama yaklaşıp siyah perdeleri iki yana ayırıyorum. Kendi hayatımda bir yerlerde böyle ayrılmıştı. Aydınlık karanlıkla beni aldattığında…

Çık dışarı diyorum. Perdeler benim gücüme karşı koyup olmaları gereken yerde kalmak için mücadele ediyorlar. Git diye bağırmak istediğimde metalik bir tını dökülüyor yere. Civa kıvamında aramızda yavaşça akıp giden bir sıvı…

Hemen gittikten sonra yatağa çöküp kuru olduğunu zaten bildiğim göz pınarlarıma milyonuncu kez şans verdim. Yine olmadı. Ben insan bile değildim. Bunu neden bu kadar çabuk unutabildim ki?

Zamanında Humret ilinin beyiydim. Her kul benim cemalimi gördüğünde dönüp bir daha bakar bakmalara kıyamaz yaşlar dökerdi gördüğü yüze. Bende beğenirdim görünenimi. Saatlerce aynanın karşısına geçer bakardım. Kadife kahve tenime, kıvrım kıvrım omuzlarımdan dökülen zifir siyah saçlarıma, dolgun, davet ettiğim her dilberi çeken koyu kızıl dudaklarıma, kahvenin incisi dedikleri gözlerime, naif şekilli bedenime. Geceleri yalnız yatmaz, yanımda olanı cennete götürürdüm. Kendini beğenmenin günah olduğu kimin aklına gelirdi ki? Hele de benim gibi her dileği emir olan bir beysen.

Bir gün… Ah o kara gün! Bir kız beliriverdi konağımın bahçesinde. Ufak tefek, kahve kızıl saçları olan, kendince güzel bir kız. Kimsesiz, akçesiz o masum kız…

İşe alıver beyim dedi Hamen bacı. Aldım. Kaftanımı savurarak kalktım ayağa öylece bir süzdüm zavallıyı. Benim yatağıma koşan dilberler gibi olmayan sönük nuruna baktım. Adın ne dedim kıza. İlgilendiğimden değildi. Ben ona gel buraya kimsesiz de derdim lakin Hamen küçümseme kulu günahtır derdi. Bir gün seninde başına gelir. Benim gibi bir beyin mi derdim hah! Kız başı önde mintanındaki bereyi kapatmaya davranıp mırıldandı adını bir solukta. Nabina beyim. Sesi o denli cılız, o denli zavallıydı ki hem içim kalktı hem de acıdım buncağıza. Tamam deyiverdim tok bir sesle. Bahçeyi temizlersin Na… Neydi adın bir daha deyiver. Aynı cılız ses daha da silikleşip tekrar etti. Nabina…

Arkamı dönüp neyse ne dedim. Bahçeyi temizle, öteye beriye bak. Hamen sana deyiversin işte. Çekip gittim kız yırtık mintanını çekiştirirken. İşim beklerdi lakin. Kadınlarım, boyalı, boş zevklerim beklerdi beni.

Severdim şarabı. Fazla kaçırdığımda olurdu zaman zaman. İşte yine öyle bir gece yanımdaki mızmız dilber koyuverince içindekileri tokadı patlatıp kendimi yalpalaya yalpalaya bahçeye saldım. Nabina kızın kaldığı kulübe o an gözüme çarptı. Mum yanardı acep neden deyip ilerledim. Zevk beklerken gözyaşı bulduğum gecede hezimet ve meşk damarlarımda boylu boyunca yatmış içimdeki canavarı memnun ederken bir heves yüklendim kapıya. Ey gözünü sevdiğimin şarabı dedim. Bunu bile güzel ettin ya gözümde. Kızı dağıtırken bedenim aldırmadım inlemelerine, yalvarmalarına. Olan olmuştu ya toplayıp üstümü başımı odama varamadan bahçenin sarnıcında uyuyakaldım. Sabah ise hatırlamak istemediğimi unutmak kolay geldi. Ta ki Nabina canını cehenneme teslim edip kendine kıyana kadar.

Mektubunu okurken parşömen elimde dondu kaldı. Zaman akmadı geri tepti. Nabina benim yüzüm suyum sebebine kendinden vazgeçmişti. Sonra bir yangın aldı konağı, içimdeki canavar dışıma zuhur etti. Nasıl yandığını ise kimseler bilemedi. Bir ben bildim. Ceza beni gerçek yüzüme düşürdü o gün.

Humret beni unuttu. Bende Humret’i zamanla. Buraya sığındım. Hamen bırakmadı beni. Bazen kötüyü de sever ya bir yürek. Bu kadın onlardandı.

Yatağımda oturup yâd ederken geçmişi Hamen’in ayak sesleri takıldı tekrar düşünce duvarlarıma. Gel dedim. Hamen çekinerek içeri girip açmamışsın beyim perdeni dedi. Yanıma ilişip devam etti. Ben bir yardımcı buldum kendime. Yaşlıyım artık yetişemiyorum öteye beriye. İhrak siz ne dersiniz? Ne istiyorsan yap Hamen kadın. Yalnız bu odaya girmeyecek. Anladın mı? Emrin olur beyim. Gülümseyerek dışarı çıkınca kara perdelerime bakıp karanlığın aydınlığa kast etmesini bekledim. Kimseciklerin olmadığı saatte dışarı süzülür geceyi gezerim diye.

Geceye vurdum kendimi. Dışarısı hafif meltemin hâkimiyetinde olmasına rağmen ıssız… İnsanlar gecenin yaratıklarına inandılar yıllar yılı. Evlere düşüp kan emen, et yiyen, can alan yaratıkların varlıkları hep söylenir dururdu benim ilimde bile. Ah beyliğim… İlim… Nicedir düşünmediğim bir hasretin koynunda kaldım şu an. Başımı çaresizce sallayıp yüzümdeki kauçuk maskenin kokusunu içime çektim. Belki dimağım dinlenir de beni sızıya salmaz. Vuslatını bilen hasretini çeker derler. Peki ya benim gibi vuslatsız cehennemlikler ne etsin? Taş evlerin arasından süzülüp, her daim uğradığım bataklığa gittim. Yüzümden çok akçemle ilgilenen kokuşmuş kadınlar vardı burada. Bildikleri üç beş cümle ile beni davet ettiler. Bu gece iş yoktur beyim dedi. Yüzü boydan boya bıçak yarasına bulanmış analık. Burada çalışan kızlar ona ana derdi. Kendilerini satan, ekmeklerini başkalarının terine banan ara sokak kızları. Kadının yüzüne bakıp, kaftanıma daha bir sarındım. Siyah kumaş elimin arasında sıkılmaktan bitap düşmüştü. Böylesi daha iyi ana. Bana her daim gönderdiğin kızı gönder. Yukarı doğru yollanırken ekledim. Söyle ona bu kez yıkanıp da gelsin. Teninde başka koku istemem. Ana günahkâr gülümsemesini dudaklarında koymaktan vazgeçip benimle paylaştı. Tamam yiğidim. Söylerim. Sen yukarı çık soluklan hele, Irmak gelecek. Her zamanki odaya yöneldim. Mumlar yakılmış, şarap açılmıştı. Yatağın kenarındaki eski komedine yanaşıp bedelini bıraktım. İnsan olabilme saatlerimin… Üç saatliğine erkek olmanın bedeli otuz para.

Kaftanımı sıyırıp gömleğimle kaldım. Deri eldivenlerimi çıkarmadım. Bir zamanlar el olan bu uzuvlar şimdi anlatılamaz bir girinti çıkıntı yumağıydı. Utanıyordum. Ellerimden, yüzümden, kendime ve o masum kıza yaptıklarımdan. Bedelimi böylece ödemiştim ya. Neden hala yetmemiş gibi hissediyordum. Rab ben nefes aldıkça bu acıyı sıyırmayacaktı üstümden.

Masaya yaklaşıp şaraba baktım. Kadehime koyup mumun ışığına yasladım kızıl sıvıyı. İçmiyordum o günden beri. Lakin oynaması hoş gelirdi. Işığın eşliğinde keyiflenen şarap oda duvarlarında dans ederken kapı açıldı. Kafamı çevirmeden hoş gelmişsin Irmak dedim. Irmak cam misali kırgın kahkahasıyla sen de beyim dedi. Kapının pervazına dayanmıştı. Üzerinde her daim giydiği beyaz dantel içliği vardı. Paçalı yarım donu dizlerinin üstünde duruyordu. Kıvırcık sarı saçları omuzlarından ismi gibi akmıştı. Mavi gözlerini manalı manalı süzüp yanıma geldi. Bu gece ne istersin beyim? Arkamda durup belime sardı ince kollarını. Kokusunu duydum. Temizlenmişti. Ne olduğunu bildiğim halde başkaca erkek kokması kanıma değerdi. Sevdiğimden değil. Ben hep ilktim bir zamanlar ya ondan.

Paklanmışsın Irmak kadın. Evet dedi. Sen istemişsin ben de yapmışım yiğidim. Arkamı dönüp yüzüne baktım. Mavi gözleri arzuyla yanıyordu. Yüzümü hiç görmemişti. Görmesindi de zaten.

Yatağa git dedim. Çenesini elimle sıvazladım. Dediğimi yaptı. Bir olan bedenler ne hisseder bilemedim hiç lakin ben sırf doyurmak için bir oldum kadın cinsiyle. Bu gece de değişmemişti. Doydum. Yatakta yatıp tavanı seyrederken Irmak yanımda boylu boyunca utanmazca yatıyordu. Dirseğinden destek alıp sordu bir hevesle. Neden beni hiç öpmezsin yiğidim. Bunca zamandır benden gayrisini çekmedi canın. Ama hep… Başını öne eğdi bakışlarımı görünce devam edemedi. Öpmezdim çünkü benim değildi. Nasıl derdim ki? Toparlanıp yataktan kalktım. Yüzüm yaralıdır. Seni de yaralar güzel dedim. Giyinip gitmeye yeltendiğim sıra. Yüzüm, ellerim onları yok say kadın. Geri kalan hala insandan bir parça… Onları kullan olur mu? Elimi yanağına götürüp hoş kalasın dedim. Kaftanımı sırtıma vurup koca mavi gözlerine bakmadan çıktım dışarı. Hava temiz, meltem masumdu.

Eve varıp kara perdelerime mum yaktım. Okudum biraz. Uyumak ne mümkün benim gibi kürek mahkûmuna. Sabah kapının sesi ile doğruldum. Hamen, İhrak beyim yanımda yeni yardımcı var. Hele bir kez gör deyiverdi. Kızgınlıktan ne yapacağımı bilemez halde yataktan fırlayıp bağırmaya başladım. Neyini görem? Kız değil mi işte? İki göz, iki el, gevezeliğine yetecek kadar ağız. Kimi istersen al kadın. Fakat beni rahat bırak. Kapıya öyle bir yumruk attım ki ikisinin birden irkilen sesi kulaklarımdan gitmedi bir süre. Görmekmiş. Sirk maymunu var ya burada. Onu mu gören kadın? Aklın yok mu senin? Sinirim yatışmamıştı lakin daha da sesim kalmamıştı. Metalik inlemelerim arasında nefesimi düzenlemeye çalıştım. Su kasemden yüzüme su vurdum. Gözlerimi kapatıp yaralı yüzümde gezdirdim bereli ellerimi. Ben buydum. Canavarın huzur etmiş hali…

Arada bir, gün dökerken yüzünü geceye bahçeye çıkardım. Loş ışık saklardı beni. Arka bahçemi kendi elimle yapmıştım. Benim sığınağımdı buralar. Merdivenleri inerken bir gölge düştü güllerimin olduğu yere. Elimde su kovam kalakaldım. Biraz ilerleyip bakmaya devam ettim. İncecik parmaklar dokunurdu goncalara. Koluna kıstırdığı eski püskü bir bez bebek vardı. Mırıldanırdı da ne derdi bu yabancı. Ne güzelsin sen mi derdi benim kızlarıma? Kendi dilinden melodisini mi mırıldanırdı? Normalde yapmazdım lakin fark etmeden arkasına kadar seğirttim. Koyu kahve saçlarından gelen leylak kokusu rüzgârı bile mest ederdi. İncecik, narin boynu…

Dokunmak istedim. Ben seyrine dalmış giderken döndü kız. Kocaman kahve gözleri şaşkınlıktan açıldı. Bebeğini etekliğinin cebine koydu sakince. Bana bakmaya devam etti. Hiç kımıldamadım. Korktun değil mi yabancı dedim. Bakışlarını maskeli yüzümden ayırmadan, yok dedi. Sen beysin. Ben izin almadıydım. Ellerini göğsünde kavuşturup devam etti. Ondan çekindim beyim. Yüzünü incelemeye başladım bende. Dolgum dudakları vardı. Çıkı elmacık kemikleri, çilli esmer teni… Güzeldi kendince. Dik dik bakıyordu. Cesurdu. Madem gördün beyini adını de bari dedim. Onu kenara itip güllerime su vermeye koyuldum. Nasıl bu kadar sakin kaldığıma daha sonra şaşıracaktım. Kızlarımla konuşmaya başladım. Güzelsiniz dediydim de inanmadıydınız. Bak hele bir küçük kız da dedi. İnandınız mı şimdi? Ben bunları söylerken o güzünde hafif bir gülümseme öylece durmaya devam etti. Adın dedim işimi bitirip dönünce. Gül dedi. Başıma gelenden beri ilk kez güldüm. Gül dedim. Başını salladı. O sırada kapıda ağzı yol olmuş Hamen’i gördüm. Kendimi toparlayıp kovayı yere bıraktım. Ses etmeden merdivenleri tırmandım. Hamen arkamdan öyle bir bakardı ki dünyada cenneti verseler böyle şaşırmazdı zağar.

Odama vardım. Yüzümdeki yalanı çıkartıp yatağa oturdum. Elim kitabıma gitti. Öylece kaldım. Ses yoktu dimağımda. Her yer sessizdi. Issız. Biraz önce ben tanımadığım bir kadına gülümsemiştim. İçimden gelerek yapmıştım bunu. İlimde de gülerdim cinsi latiflere lakin bu farklıydı. Öncelerine benzemezdi. Korku sararken kör ellerimi titredim, ayaza vuran fidan misali. Yanlış zamanda çiçek mi açardı bu diken kaplı bitki. Elime kitabımı alıp yatağa uzandım. Hissetmeyen ellerimle dokundum Leyla-ül Mecnun’a. Sayfalar derdi aşkı ya Fuzuli daha bir tamam demişti. Kaç kez okumuştum. Yarı meraktan, yarı cahil demesinler diye önceleri… Şimdi ise deyiversin bir nefes istedim aşkı. Bende bileyim istedim. Acep bu canavarda sevilir miydi? Maskesi çıkınca bakılır mıydı sıcacık yüzüne? Açtım kitabı. Parşömenden gelen eski yanık gül kokusu aldı aklımı. Bu kez gülmek için başladım okumaya.

Gözlerim bana isyan edip kapanana kadar devam ettim. Tam mumu söndürüp yatam gayrı derken ayak sesleri yayıldı koridora. Bunlar Hamen kalfaya ait değildi. Küçük ayaklar parmak ucunda yürürdü de, nereye? Kapıyı açıp başımı uzattım koridora. Kafamı sağa sola oynatıp bakındım. Tam arkamı dönecek oldum ki Gül tam karşımda belirdi. O an fark ettim yüzüm kendime aitti. Yalansız durdum bu masumiyetin önünde. Kafamı yere eyleyip kızmaya hazırlandım. Nefes alış verişlerim sıklaştı. Kor bulansın yansın istedim sesimde. Yansın ki bu yüzü unutsun bu gül kız.

Neden sonra göz ucuyla baktım ki yüzünde korkudan eser yoktur. Başı yana eğik beni bekler Gül. Aldığım nefes içimde kaldı ona bakınca. Yüreğim ısındı mı ne? Sen dedim fakat gelmedi sözün gerisi. Kapı arkasında saklanıp kalmıştı o da içimdeki adam gibi. Ben yatmaya giderdim beyim dedi. Tam yüzüme bakardı. Korkmaz mıydı? Tiksinmez miydi? Sana hangi odayı verdi bizim cadı? Gülmüştü işte. Gülme dedim içimden. Ne olur gülme. Ben cana kıydım. Namus aldım, diye küfürler savurdum en iyisinden lakin dillendiremedim. İsterdim gülsün yine de. Ta şu karşıda ki diye gösterdi eliyle. Baktım ki bir açılmış gül durur parmak arasında. Hemen fark edip çalmadım beyim dedi telaşla. Ne olur affet. Dalından düşmek üzereydi buncağız. Bende alam belkim kök verir suyu içince dediydim. Gözlerinden akan yaşa baktım bir an. Ellerim yanaklarına gitti. Ne yaptığını bilmez şekilsiz ellerim sildi kızın yaşını yanağından. Sıcacık dedim fısıltıyla. Yanakların sıcacık Gül. Gül ne dediğimi anlamamış gibi açıp gözlerini bana baktı. Odamdan yayılan ışık huzmeleri onu daha da ısıttı avuçlarımın içinde. Başını yere eğip öylece yıpranmış elbisesine baktı. Gül senin olsun dedim, omurgamı dikleştirip. Yarın Hamen’e söyle sana yeni mintan diktirsin. Bu çok eski, üşütür seni. Sonra ona bakmadan kapıyı kapatıp içeri girdim. Ellerime baktım. Sıcak… Hissetmek buydu! Unuttuğum…

Sabahın ilk ışıkları siyah perdelerimle mücadele verirken cezamdan beri yapmadığım bir şey yaptım. Onları tutup iki yana ayırdım. Yeterdi gayrı yarenlikleri… Pencereyi açıp, serin yelin odama şöyle bir bakınmasına izin verdim. Bende ona baktım. Hasretini ciğerimden duyduğum ahbabımı görmüşleyin sarıldım serin varlığına. Özledim seni diye fısıldadım gömleğimin koluna değen dosta. Kaftanımı alıp kapıyı açtım. Pencereye bir kez daha gönlümden bakıp dışarı süzüldüm. Ayaklarım Gül’ün odasına vardı. Kulağımı dayayıp nefesini dinledim. İyice belle bunu düşmüş bey dedim. Belle bu nefes musikisini. Yavaşça ayırdım gitmek istemeyen kulaklarımı onun kapısından. Maskemi takmadığımı bile bile merdivenlerden süzüldüm. Mutfağa vardım. Çay demledim tavşankanı. Elimde tepsim bahçeye girdim. Hamen’in bana inat temiz tutup da bir gün anlayacaksın insanlığını bey. Anlayacaksın ki eskisinden daha güzeldir yüzün. O gün gelip buraya, havayı yüzündeki yalan olmadan içine çekesin diye hazır tutacağım. Burası hep temiz kalacak diyen sitemkâr sesiyle oturdum sandalyeme. İçimde tek ses, tek nefes yoktu. Lanetler okumadım kendime. Olduğunca çayımı yudumladım. Ayak sesleri geldi iki hatunun o anda. Hamen koşar adım bahçeye dalıp; İrhak beyim sen… Cümlenin gerisini tamamlamaya bile takati kalmamıştı Hamen’in. Ben diye doğruldum oturduğum yerden. Bahçemde çay içerim kadın görmez misin? Lakin katığım yoktur yanına… Dediğim anda sesim yumuşadı. Kapıya vuran güneş Gül’ü aydınlattığında…

Yüzümü sakladım hemen. Utandım. Çirkindi. Gül yüzüme utangaç kırmızılığında bakıp ben hazır ederim beyim sen dertlenme. Hem ver çayını da ısıtayım dedi. Yüzüme baktı. Katıksız, yalansız, korkusuz baktı hem de. Tepsimi alıp başıyla selam etti ben gibisine. Hamen gözünden gelen yaşı silip hadi hazır edelim katığını dedi Gül’e kabul olmuş bir duaya cevaptı sözleri. Sizde sofraya buyurun o sıra. Sözlerim havada seyir etti önce. Sonra hatunların kulaklarından öptü. Günaydındı bu. Yıllardır edemediğim duaydı.

Gün ışığı vurdu tenime. Yangından sonra hoşuma gitti bu yanma. Sinide kahvaltı geldi. Kokusunu içime çektiğim yumurta, bal, çay… Hamen bir hevesle hazır etti her bir şeyi. Gül bir taraftan ona yardım ediyor bir taraftan da beni süzüyordu. Bakışları rahatsız etmek şöyle dursun hoş bir ezgiydi. Yayıldı gitti bahçeye karşı. Oturduk beraberce. Yalnız yemek ne zormuş onu da anladım bir anda. Lokma insanın böğrüne nasıl takılır da kalırmış meğerse…

Bir ara başımı kaldırıp Hamen hatun dedim. Gül kıza yeni mintanlar alın bugün. Güzelce giyinsin, paklansın. Pek eski üzerindekiler. Hamen tamam beyim dedi ben hazırlanam bir nefes. Masadan bir kalkışı vardı ki yaşlılık lafta kalırdı bu hıza. Biz iki başımıza kalınca Gül eli eteğinde olduğu yerde bir ileri bir geri sallanmaya başladı. Bir diyeceği vardı lakin diyemiyordu. Bende diyemiyordum. Ne diyecektim ki?

Çay bardağını eldivenli elime alıp bardağın arkasından bakmaya başladım Gül’e. Beyim dedi cılız sesi. Bardağı indirip ona baktım. Sağ olasın… Başı önde ben sofrayı toplayayım dedi. Güzel yüzünde manidar bir gülümseme. Elinden tutup Gül dedim. Sesime kararlı bir ton vermek istedim fakat yılların sunduğu kırıklar bir anda geçmiyordu. Gül’ün eli elimin içinde sıcacık titrerken devam ettim. Ben kötü bir adamım. Yüzüm misali kalbim. Ama sen… Sözün gerisini getiremedim. Gül sen dedi. Sesi uçuştu kokusunun yanında. Sen beyim cezan neyse çekmişsin bencileyin. Sonra diğer elini elimin üstüne koyup ben gideyim dedi. Sen çayını bitir…

Sözleri yankılanırken ışık kırılmalarının içinden ben cezamı çektim mi sorusu takılıp kaldı boğazıma.

Akşam kapım çaldığında umutla açtım kapıyı. Gül üzerinde pembe dallı, çiçekli mintanıyla başı eğik, yanakları kırmızı duruyordu. Yakışmış sana Gül kız deyiverdim. Eli mintanın yünlü kumaşına gitti. Senin sayende beyim. Elinden mi tutsam yoksam bir avaz kaçıp da gitsem mi? Sorular dağlamaya başladığında yüreğinizi kaçışı yoktur bu yaman halin. Fakat Gül dik dik baktı yüzüme o an. Eli gitti yaralı yanağıma. Anlat hele dedi. Ne ettin kendine? Geri geri masama kadar gittim bu dokunuşun yüküyle. Çık dışarı diye haykırdım. Çık…

Sesim kısıldı. Yüzüm yandı. Elim yanağıma gittiğinde gözyaşım düştü avucuma. Gül yanıma gelip masaya bütünlediğim eli tuttu. Çıkmam bey dedi. Sen bana yuva verdin. Bende seni acından edeceğim. Çıkmam. Kovsan da çıkmam. Vur, döv gücün yeter ise. Ben buraya seni bilerek geldim. Çektiğini yıllarca görerek geldim. Ben çöktüm, o da yanıma ilişti sancıyla. Devam etti. Küçüktüm bey dedi. Ama senin hep bir gün olman gereken yiğit olacağını bilerek bekledim, aradım seni. Yüzüme sürdü sıcacık elini. Buldum seni…

Hatırlamıştım onu. Bu o bahçıvanın dizinin dibinden ayrılmayan küçük kızdı. Nabina’yı işe aldığım o gün sonunda beni her gördüğünde hapseden gözlere dayanamayıp yanıma çağırmıştım onu. Sen demiştim bahçeden hızla geçerken, küçük kız gel buraya! Gelmişti. Yırtık elbisesi ve elinde sıkı sıkıya tuttuğu bez bebeği ile. Kimsin sen demiştim. Tam karşımda durup başını gözlerime bakabileceği şekilde kaldırıp Gül’üm ben demişti. Sen bizi evine aldın. İyisin sen demişti. Göreceksin bir gün. Sonra bebeğini bana uzatıp bu bebeği senin eskilerinden yaptı dedem bana. Bebeğine bakmıştım. Deden bahçıvan mı küçük? Başını sallamıştı gülümseyerek. Yüzü ışık ışıktı. Yakamdan tutup beni yanağımdan öpmüştü. Gül…

Titremeye yüz sürdüm. Yıkılmışlığın parçaları saplandı bedenime. Yeniden yara aldığım gece belirdi gözümde. Şarap şişesine tıktığım bezi ataşa verip de yüzümü yakın tuttuğum o gece. Nabina diye yakındığım, elimde patlayan şişe ile günahıma biçtiğim ceza gecem. Keşkem kurtarmasalardı da yansaydım dediğim. Yere kapaklanıp her şeyi anlattığımı Gül’ün sesini duyduğumda fark ettim. Toparlanıp ellerimi yüzüme sürdüm. Yağlı saçlarımdan geçirip başımı dizime yatırdım. Bakamıyordum yüzüne. Gül eliyle sırtımı sıvazlayıp yaptığının bedeli yanmaktı beyim dedi. Sen ödemişsin. Üstüne, alıp olmadığını saydığın yüreği kimselere demeden bir de sürgüne çıkmışsın. Dahası kaldı mı? Sorusuna verecek bir cevabım yoktu. Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Boynuma dolanan kollarına bıraktım yanık ruhumu. Acı aktı içimden. Zehir aktı. Yıllarca zehirlediğim her yanım aktı gitti taş zemine.

Gözümü açtığımda dizimde Gül’ün uyuduğunu gördüm. Perdeler açık kalmıştı. Işık vurdu. Uyumuştuk birlikte. Tahta masa bize sığınak olmuştu. Taş zemin bize yatak olmuştu. Elimi bir kaçırıp bir uzatarak Gül’e dokundum. Uykulu gözlerini açıp sabah mı oldu diye sordu. Elimi saçına götürüp uzundu gece Gül kız ama sabah oldu dedim. Güldü…

Karanlıkta mı kalmalıyım? Perdeler kapalı mı olmalı dediğimin üstünden kaç bahar aştım bilemedim o an lakin sabah olmuştu. Gül bana sabahı vermişti. Yalan yoktu artık ne yüzümde, ne içimde…

Perde” için 7 Yorum Var

  1. Allah Allah… Bedel ödemenin ve kabullenilmenin güzelliğini, müthişliğini… bu kadar güzel anlatabilen varsa beri gelsin…

  2. Kesinlikle çok güzeldi. Üslup muhteşem, kullanılan dil harika. Çok zevkli, çok akıcı okunuyor öykü. Açıkçası sırf üslup yüzünden kurguya pek dikkat edemedim. 🙂 Zaten eminim siz de üslubu önemsemişsinizdir bu öyküde. Ne diyeceğimi pek bilemiyorum doğrusu.
    Tebrikler…

  3. Harika yazmışsınız yine. Üstelik bu kez bir bayanın değil, bir erkeğin gözünden kaleme almışınız olayları. Yine aynı derecede başarıyla, yine aynı derecede keyif veren… Ellerinize sağlık.

    1. teşekkür ederim. ben de sizin öykülerinizi keyifle hatta bir parça kıskançlıkla okumaya devam ediyorum her seferinde… sevgiler…

  4. kalemine yüreğine sağlık.
    öykünüzü okurken nedense charlotte bronte’nin jane eyre aklıma geldi.(gül karakteri jane erkek karakteriniz de mr rochester).

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *