Öykü

Saat Altıda Piramit’te

“Sakın unutma. Bak şu karta da yazıyorum. Bir dakika bile beklemem, anladın mı? Neresi olduğunu söylememe gerek yoktur diye düşünüyorum.”

Elimdeki, kırmızı tükenmezle yazdığı kartın üzerinde, “Saat altıda Piramit’te,” yazıyordu. Söylememişti ama yazmıştı. Evet, Piramit’te buluşacaktık. Eskiden olduğu gibi…

Siyaha dönük gözleri capcanlı bana çevrilmişti. Mutluydu, belli. Biraz daha kalsaydım orada her şeyi unutup boynuma sarılacaktı belki de. Ama ben ayrıldım oradan. Bir sebebi olmadan yaptığım hareketlerden biriydi bu da.

Buluşma saatine daha çok vardı. Bende sahile inmek istedim. Soğuk havanın beni sarıp sarmalamasını, çaresiz kalmayı sonrasında korkmayı istedim. Hissetmek istedim. İlaçlardan önce uyuşmamış beynimin bana hissettirdiği gibi ya da sıradan huzurlu hayatımın bitip ucu görünmeyen karanlığa adım atmamdan önce olduğu gibi…

Şehrin deli eden kalabalığının daha sokaklarda olmadığını görünce rahatladım. Tabi size dediğim gibi bunu da hissedemedim. Beynim yalnızca ruhsuz bedenime komut verdi. Kenarda duran banklardan birine geçip oturdum.

Aklıma bir soru takıldı. İnsanoğlu neden unutamaz? Ya da bazıları neden her şeyi hatırlamaya mahkûmdur? Ve ben de neden o bazılarından biriyim?

Zeynep’in her bir vedası sinir hücrelerimin derinliklerine gömülüydü ve geri dönüşüyle eski anılar da canlanmıştı. İyi anılar beraberinde kötüleri de getirmişti. Ama iyi, kötü artık umurumda değildi. Bazen hatırlamak, sadece hatırlamak bile insan için büyük bir yüktür.

Tam 10 sene önceye götürmek istiyorum sizi. Sorunların başladığı aynı zamanda çözüldüğü o günle başlayalım.

Zeynep’in Beşiktaş’taki daireme geldiğindeki yüz ifadesini hâlen unutamam. Ne üzgündü, ne de mutlu ya da şaşkın. Her çeşit duyguyu barındıran ifadesiyle karşımda sessizce dikilmişti ve o ifadeyi istediğiniz yöne çekebilir, istediğiniz öyküye uyarlayabilirdiniz. O gün Zeynep gelmeden önce ne yaptığımı hatırlamıyorum aslında. Muhtemelen okuldan yeni dönmüştüm çünkü çantam âdetim olmak üzere oturma odamdan yatak odama henüz geçememişti. Etraf, öğrenci evi olmanın hakkını tüm dağınıklığıyla veriyordu. Bu yüzden de sıkılıp utandığımı hatırlıyorum. Zeynep de benden farklı sayılmazdı o sırada. Kararsız adımlarla küçücük odada geziniyordu:

“Bilseydim sonra gelirdim.”

“Hayır ya saçmalama, geç otur şuraya.”

O zamanlar Zeynep’le bir senedir tanışıyorduk. Ama bir sorun vardı. Çok iyi arkadaştık evet ama sadece arkadaş da değildik. Daha fazlası vardı, emindim. Belki de sürekli bir arada olduğumuzdan birbirimize olan duygularımızı anlayamıyorduk ya da ikimiz de kendimize itiraf edecek güçten yoksunduk.

Zeynep’i zar zor koltuğun kenarına oturtmuştum. Karşımda huzursuzca kıpırdanıyordu. Hem buradaydı, yanımda endişeli gözlerle bana bakıyor hem de başka bir yerde, onu tanıyamayacağım kadar uzaklardaydı.

İçecek olarak ne alacağını sormaya hazırlanmıştım ki endişeli halinden bir saniyede sıyrıldı sanki. Ve yine bir saniyede aramıza tuğlalar ördü. Kelimelerin üzerine bastıra bastıra, karşısında tehlikelerden kaçınması gereken bir çocuk varmışçasına konuşmaya başladı:

“Demir sana söylemem gereken çok önemli bir konu var. Son iki haftadır başıma gelenleri birine anlatmalıydım. Güvenebileceğim ve bana destek olabilecek birine… Ancak şimdi cesaret edebildim. Geçip otursana, çok uzun ve karmaşık bir konuşma olacak.” Son cümlesini söylerken yüzünde gördüğüm o tebessüm, “Bizim kız hâlâ orada bir yerlerde,” dedirtti bana.

Karşısındaki koltuğun ucuna oturur gibi yaslandım. Şaşkın değildim ya da korkmuş. Sadece içimde derin bir merak vardı. Sihirli bir düğme olsaydı da bastığımda benden sakladığı, onu huzursuz eden her neyse öğrenebilseydim keşke.

“Tam iki hafta önce bugün, Piramit’te siz gittikten sonra tek başıma kalmıştım. Bir köşede kitabımı okuyordum ki yanıma daha önce hiç görmediğim bir adam geldi. Piramit’i bilirsin, yoğundur. O gün de hiç boş masa yoktu ve bir yabancının gelip masamda oturabilmek için izin almasını doğal karşıladım. Orta yaşlardaydı ve oturduktan kısa bir süre sonra da deri çantasından bazı kâğıtlar çıkardı. Onlarla ilgileniyordu ve ben de mekânın gürültüsünden kitabıma odaklanamamaya başlamıştım. Kalkmaya hazırlanırken aynı izin istediği zamanki gibi kibar bir sesle adımla bana seslendi.”

“Adınla mı, nasıl yani? Tanıyor muymuş seni?” Saf gençliğim olayın en basit kısmına takılmıştı.

“Bildikleri ve yapabildiklerini düşünürsek adımı bilmesi oldukça sıradandı Demir.” Konuşmanın başlangıcındaki kaygılı hali gitmiş, anlayış bekleyen gözlerle bana gülümsüyordu.

Ben de karşılık verdim gülümsemesine:

“Şifreli mi konuşmaya başladık? Kimmiş bu gizemli adam?”

“Aslında anlatacaklarıma inanmamandan çok korkuyordum. Ama bu sabah bir karar verdim. Artık içimde bu sırrı tutamazdım. İnanmasan da seninle paylaşmak zorundayım.” Duraksadı. Halen emin değildi. Zorla çıktı kelimeler ağzından. İstenmeyen misafirlerin kapı dışarı edilmesi gibi…

“Ben, istediğim insanın istediğim gerçeklikte yaşadığına inandırabiliyorum. Yani, bak anlamsız geldiğinin farkındayım ama göz teması kurup odaklanmam yetiyor. Karşımdaki her kimse bir ömür Amazonlar’da bir kabilede yaşadığına veya Antik Çağ kraliçesi olduğuna inanabiliyor ya da bunun gibi daha bir sürü saçma gerçekliğe. Bütün bunlar benim hayal gücüme bağlı. Sadece inanmakla da kalmıyor “o” insanmış gibi konuşuyor ve hareket ediyor.”

“Ooo, iyiymiş. Sipariş alıyor musun? Caz çağında yaşayan bir yazar yapsana beni. Fitzgerald misali.” Acımasızca dalga geçtiğimin farkındaydım ama inanmıyordum. Hem böyle bir şeye insan neden inansın? Bir filmin içinde değiliz ki. Süper kahramanlar, mutantlar bunlar bizim dünyamızda olmaz, olamaz. Dünya bu kadar renkli bir yer değil.

“Demir, ben ciddiyim. Masama oturan o adam da…”

“Tahmin edeyim. Senin gibi ‘süper güçlere’ sahip insanları topladığı bir grubu var. Seni de oraya davet etti.”

Acımasız olduğumu söylemiştim ya aslında biraz hafif kalmış olabilir o sözcük. Tam bir gaddarlıktı benim yaptığım. Ama ne yapsaydım? Söyleyin bana. Tekrar o ana gitsem yine aynısını yapardım. Beni Zeynep’in anlattıklarına inandırmak deveye hendek atlattırmaktan daha zordu.

İlk o zaman gördüm gözlerindeki pırıltının kaybolduğunu. Ve ilk o zaman umursamazlığımdan utandım.

“Evet, doğru tahmin ettin.” Yavaşça başını eğdi. Kısa bir sessizlik hâkim oldu buz gibi odaya. Hemen toparlandı, bana döndü:

“Beni aralarına davet etti. Ben de kabul ettim.” Benimle inatlaşıyordu. Benim inançsızlığıma karşı onun sarsılmaz inancı. Ama beni en çok etkileyen son sözleri oldu.

Ayağa kalktı, küçücük odada en yakınıma kadar ulaştı pırıltısını kaybetmiş gözler:

“Merak etme, seni inandıracağım. Çok yakında anlayacaksın.” Kapıyı çarptı ve çıktı.

Bir saat öncesine kadar yani 10 sene boyunca göremedim Zeynep’i.

Ertesi gün okula gelmeyince şüphelenmedim. Dünkü tartışmamızdandır diye düşündüm. Ama gelmemeye devam ettikçe bizim çocuklara sordum Zeynep’i, ortak arkadaşlarımıza. Öyle birini tanımıyorlarmış ve bende nereden uyduruyormuşum böyle şeyleri. Zeynep yoktu ve var olmamıştı. Tabi sadece onlar için. Ve de ailesi için. Evet, Zeynep her ne yaptıysa ben hariç her yakınından ve tanıdığından kendine dair her şeyi silmişti. Onları Zeynep’in olmadığı bir gerçekliğe inandırmıştı. Beni de cezamı çekmem için hafızamla baş başa bırakmıştı.

Sonra da seneler sonra karşımda belirivermişti işte böyle.

Dalgalar kayalıklara huzursuzca vurarak varlığını belli etmek istiyordu. Güneş batmaya başlamıştı. Akşamın karanlığı işlerinden ve okullarından yeni çıkanlara eşlik ediyordu. Bütün bunlar saatin altıya yaklaştığını bana anlatıyordu. Yavaşça banktan kalktım. Geldiğim yoldan tek bir sapma göstermeden Piramit’e gittim.

Yaklaşırken ışıklarla aydınlatılmış tabelası yüzümde büyük bir gülümsemeye yol açtı. Zeynep gittikten sonra sokağına dahi girmemiştim. Adımlarımı hızlandırıp eski, güzel ahşap kapının yerine takılmış ucuz görünümlü kapıdan içeri girdim. Zeynep burada, tam karşımdaydı.

Caddeye dalgın gözlerle bakıyor, içinde bitki çayı olduğunu tahmin ettiğim fincanını iki eliyle sımsıkı tutuyordu. Benim geldiğimi fark edince içten bir gülümsemeyle elini kaldırdı. Hâlbuki bunu yapmasına gerek yoktu. Eski Piramit’ten pek eser kalmamış, hem iç dekorasyonuyla hem de ruhuyla bambaşka bir yere dönüşmüştü. İnsanı kimi zaman boğan kimi zaman da kendine getiren kalabalığı da tarihe karışmıştı anlaşılan. Zeynep’in oturduğu masa hariç yalnızca iki masa daha doluydu.

Adımlarımı ağır atarak sanki zamanı yavaşlatmak istiyordum. Bugün Zeynep’le ne konuşacaksak ondan kaçmak istiyordum. Ama Zeynep hiç değişmemiş yüzü ve gülümsemesiyle buna izin vermiyordu. Evet, hiç değişmemişti. Geçen 10 yıl içerisinde yüzünde tek bir kırışıklık belirtisi dahi yoktu. Saçları eskisi gibi kömür siyahıydı. Geçen yıllar beni nasıl hırpaladıysa onu es geçmişti. Zaman da adaletsizdi anlayacağınız, bazılarını kötü etkilerinden kayırıyordu. Bu dünyanın nesi adil ki zaten?

Karşısındaki zevksizce döşenmiş koltuğa oturdum, garsondan acı bir kahve istedim. Bizi derin bir sessizlikle baş başa bırakan garson diğer masanın siparişini almaya gitti. İkimiz de gözlerimizle garsonu takip etmiştik ve sessizliği kimin, nasıl bozacağına dair tedirginlikle öylece duruyorduk.

Sonunda birinin ağzından birkaç kelime çıkabildi.

“Ne kadar da değişmiş Piramit.” Benden bir ses gelmeyince onaylatma gereği duydu. “Öyle değil mi?”

“Evet,” dedim. “Çok değişmiş.”

Sohbetin gereksiz bir konu üzerinde ilerlemesine göz yumamazdım. Paldır küldür -tam benim tarzımla-asıl konuya geçiş yaptım:

“Zeynep tam 10 yıl oldu. Ne aradın ne bir haber gönderdin. Beni, bu dünyada seni tanıyan tek kişiyi sırrınla baş başa bıraktın. Şimdi…”

“Şimdi neden karşına çıktım? Haklısın, senin için bir anlamı olmayabilir. Ama yaptığım yanlışın farkına geç vardım. Seni hafızanla cezalandırmak, senin bana inanmaman gibi can acıtan bir olaydı. Hakkım yoktu.”

Kırılmıştı bana. Ben de olsam ben de kendime kırılırdım. Sorumsuzca davranışıma, bakış açısı kıt biri oluşuma ve Zeynep’in kapıdan kalbi kırık halde çıkıp gitmesine izin verişime kırılırdım.

“Hayır, kendini sorumlu tutma. En başından beri ben hatalıyım. Sana inanmamakla kalmadım, durumunla dalga geçtim. Çocukluktan başka bir şey değildi benim yaptığım. Sen sadece tatlı intikamını aldın.” Geldiğimden beri ilk defa ikimizde güldük. Bir an eski günlerdeki gibi olabileceğimiz umuduna kapıldım.

“Sana kızdığım ve bence hatalı olduğun tek nokta bizi bırakıp bilmediğin bir gruba katılmandı.”

“Benim gibi olanların yanına gittim Demir. Hem sen demez miydin bu dünyadaki en önemli şey ait olma duygusu. Sevdiklerine ve ülkene, dünyana…”

“Bizimle mutlu değil miydin? Yapma Zeynep, dediğine inanmıyorum. Gitme sebebin bundan çok daha farklıydı.”

“Sen de hiçbir dediğime inanmıyorsun.” Güldü, kahvemi getiren garsonun gitmesini bekledik.

Sıcak ve içimi yakan kahveden büyük bir yudum aldım.

“Yarın Paris’e gideceğim. Bir proje üzerinde çalışıyoruz. Sakın bana galaksiler arası düşmanları yok etme görevi mi diye bir karşılık verme lütfen.”

Huyumu öğrenmişti. Gülmekle yetindim. Mekânın ağır havası üzerime çökmeye başlamıştı, hareketlerimin yavaşladığını hissettim.

“Bu yüzden de gitmeden önce sana bir iyilik yapmak istedim. İyilik değil aslında bir hatanın telafisi. Biz birbirimize her zaman değer verdik.” duraksadı. Kafam, ağırlığını 32 sene boyunca ilk defa taşıyamıyordu. Öne doğru gitmeye başladım. Kahve fincanı dibinde kalan telvesiyle birlikte elimden yere düştü ama ne garson ne diğer masadakiler dönüp baktı. Zeynep beni koltuğa doğru yaslayıp konuşmasına devam etti.

“Yapmam gerekeni 10 sene boyunca erteledim. Bu sürede anladım ki bu dünya bize izin vermez. Bize yaratacağım yapay gerçeklik bile bizi bir arada tutamaz. Üzgünüm, Demir. Ama şunu bil ki çok çabaladım. Her şeyin yoluna girmesi için, normal biri gibi görünebilmek için…”

Kapanmaya her an hazır göz kapaklarım Zeynep’in koyu gözlerine kilitlenmişti. Sanki bir güç, üstün bir güç zihnimi başka bir boyuta geçiriyordu. İşlemin sonuna yaklaştığını anlıyordum ve bilincim açık gördüğüm son manzara, Zeynep’in pırıltısını yeniden kazanmış gözleriydi.

Saat Altıda Piramit’te” için 5 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selam @jasmine,

    Öncelikle tebrik ederim güzel bir öykü olmuş. Bu arada ben Zeynep’e inanıyorum valla. Çünkü gerçek diye bir sürü saçma sapan şeye bel bağlıyoruz. :slightly_smiling_face: Öyküyü bitirdikten sonra bende hakim olan duyguyu soracak olursanız hüzün derim.

    Bu öyküde olduğu gibi bazen ben de yapıyorum ama doğruluğu hususunda biraz tereddütlerim var. Bahsettiğim şey, direk okuyucuyla iletişime geçmek. Bir de şu cümle biraz sorunlu gibi:

    Ne üzgündü, ne de mutlu ya da şaşkın. Şöyle daha iyi olabilirdi bence: Ne üzgündü, ne mutlu, ne de şaşkın.

    Yeni seçkilerde görüşmek üzere, çok selamlar…

  2. jasmine dedi ki: dedi ki:

    Selam,
    Vaktinizi ayırarak öykümü okuduğunuz ve yorumladığınız için çok teşekkür ederim. :blush: Ancak bahsettiğiniz direkt okuyucuyla iletişime geçme kısmını tam anlayamadım. Yazarken okuyucunun ne düşüneceğine ve nasıl anlayacağına dair endişelerim oluyor ne yazık ki ve bu durum dilime yansıyor olmalı. Sizin de bahsettiğiniz sanırım buydu. Yazarken endişelerimi bir kenara bıraksam iyi olacak. :grinning: Ayrıca düzeltmeniz için teşekkürler, kontrol etmeme rağmen fark edememiştim.
    Görüşmek üzere…

  3. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selam @jasmine;

    Söylemek istediğimi metindeki cümlelerden örnek vererek göstereyim:

    Tabi size dediğim gibi bunu da hissedemedim.

    Tam 10 sene önceye götürmek istiyorum sizi. Sorunların başladığı aynı zamanda çözüldüğü o günle başlayalım.

    Direk okuyucuyla iletişime geçmekten kastım buydu.

    Görüşmek üzere :slightly_smiling_face:

  4. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @jasmine,

    Öykünüzü bir solukta okudum. Sonunu merakla bekledim. Teknik olarak beni rahatsız eden kısımlar çarpmadı gözüme yalnız olay örgüsüyle ilgili ufak bir yorumum; Zeynep’in özel bir insan olduğuna dair bir kaç ayrıntı da öğrenseydik fena olmazdı şeklinde.

    Bu arada kendisi epey kinciymiş :joy:

    Emeğinize sağlık,

    Sena

  5. jasmine dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Öykümü Demir’in ağzından anlattığım için Zeynep’in özel yeteneğiyle ilgili az bilgi vermek istedim. Çünkü Demir de ancak Zeynep gittikten sonra neler olup bittiğinin farkına varabiliyor ve ayrıntılarına o da hakim değil. Belki buluştuklarında Zeynep’ten öğrenebilirdik ama Zeynep sizin de dediğiniz gibi birazcık kinci :sweat_smile: ve hesaplaşmak istedi. Demir’in zaten inanmayacağından emin olmuş ve ne söylerse söylesin boş olduğu düşüncesinde.
    Öykümü okuduğunuz ve yorumladığınız için çok teşekkür ederim. :blush: Görüşmek üzere…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!