Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sisler

Sislerde bir kapı açılır,

Kapıda bir pencere,

Pencerede bir ışık

Mavi bir göz

Ve küçük yılanlar

Kuşların çığlıkları

Ve koşarsın

Ne olduğunu bilmeden

* * *

Gümüşi ay ışığı karanlık gecede, küçük gölün üzerinde uzun bir lamba gibi parıldıyordu. Etraf hiç olmadığı kadar sessizdi, göl küçük olmasına rağmen, yanına birkaç hanelik bir balıkçı köyü kurulmuştu. Bu bölge, balık ve kuş açısından zengin bir bölgeydi ve doğal güzellikleri herkesi kendine hayran bırakıyordu.

Göl kuzey yakasında hafifçe kıvrılmasına rağmen bunun dışında tam bir oval çiziyordu. İşte bu kıvrılan bölgeye de köy kurulmuştu. Köyün bulunduğu bölgede ağaçlar çok seyrekti ve arkasında diğer yerlere giden yol açıkça seçilebiliyordu. Gölün bunun dışında kalan kıyılarındaysa ağaçlar oldukça sıktı, bir bölgede artan eğim ufak bir kayalık meydana getiriyordu, bunun dışında da oldukça düz bir alandaydı ve kıyıya yakın bölgelerde çoğunlukla sazlıklar vardı. Kuşbakışı, yeşilin içindeki açık yeşil ve maviyi bir göz bebeği gibi gösteriyordu.

Köy, halkı sisli gecelere alışık olduğu için kasvetli bir hale bürünüyordu. Sanki sis tüm neşeyi ve canlılığı örtüyordu. Zaten herkesin birbirini tanıdığı üç beş evlik köy halkı geceleri hiç dışarı çıkmazdı. İnsanlar arasında gecelere dair söylentiler, sis kadar hızlı yayılıyordu ve bunun sonucunda hava karardıktan sonra köyün çok yakınındaki kulübede duran bekçi dışında kimse dışarı çıkmıyordu. Bu işi yapacak gönüllü bir bekçi bulamadıkları için haftalık çalışıyorlardı. Bekçi de kulübesinden pek ayrılmıyordu. Geceleri gölden güçlü fısıltılar getiren dalgalar herkesi korkutuyordu.

* * *

Balıkçı aniden uyandı. Kan ter içinde kalmıştı. Bugünlerde hep bu rüyayı görüyordu. Gökyüzünde bir kapı açılıyor ve içinden çıkan birini görüyordu, dikkatli bakınca bunun kendisi olduğunu anlıyor ve bir anda görüşleri birleşiyordu. Kendi üzerine düşen kendisini görüyor, tam çığlık atacakken sisler ortalığı kaplıyordu. Sislerin içinde bir kadın sesi duyuyordu; beni bul.

Bir bardak su içmek için mutfağa gitti. Aklında türlü soru işaretleriyle, sürahiye doldurduğu suyu ve bardağıyla mutfaktan çıktı. Ancak evin içinde garip bir esinti vardı. Pencerenin açık kalmış olabileceğini düşünerek çocuklarının olduğu odaya doğru yürüdü, odanın kapısı açıktı. İçini bir ürperti kapladı ve hızla odaya girdi. Pencere tahmin ettiği gibi açıktı ve odayı sis doldurmuştu. Kapının hemen sınırında sis aniden kesiliyor ve komik bir görüntü oluşturuyordu. Balıkçı, hemen gidip pencereyi kapattı. Sonra yatağında yatmakta olan oğluna doğru hareketlendi, üşümüş olmalıydı ki örtüyü üzerine kadar çekmişti. Yanıldığını anlaması uzun sürmedi…

“Nereye gitmiş olabilirler? Köydeki bütün çocuklar aniden kaybolamaz!” Köyün en genç annesi kucağında bebeğiyle telaşlı bir şekilde konuşuyordu. Herkes çocuklarının kaybolduğunu anlamıştı ve köy ihtiyarının evinde toplanmıştı.

“Senin derdin ne? Köyde kalan tek çocuk kucağındaki, izin ver de tartışalım.” Balıkçı sinirliydi. Bu kadın köye geldiğinden beri ilginç şeyler olmaya başlamıştı. Dul bir kadın neden tarihin dibindeki bu köye gelirdi ki?

“Sakin ol hayatım. Hepimiz endişeliyiz, birazdan aramaya çıkarız.” Endişeli olmasına rağmen etrafı sakinleştirmeye ve sağlıklı düşünmelerini istemeye devam ediyordu balıkçının karısı.

Köyde topu topu on iki sağlıklı erkek vardı. Bunların beşi de henüz yirmili yaşlarında gençlerdi. Şimdi herkes tulumlarını geçirip ellerine fenerlerini almaya başlamıştı. Kimsenin aramaya inanmamak gibi bir sorunu yoktu. Yalnız içlerinde en genci daha iki gün önce on dokuzuna basmış olan ihtiyar reisin torunuydu. Onun ismini artık kimse söylemez olmuştu, heyecanlı, neşeli ve zeki bir genç olmasından dolayı herkes ona Sinek diyordu. Sinek, gitmeye en hevesli görünendi. Bunun sebebini de özellikle dul, çok iyi biliyordu. Balıkçının on yedi yaşındaki kızıyla Sineğin çok güzel bir ilişkileri vardı. Genelde gizlice dulun evinde buluşurlardı ama köy bunu genellikle bilirdi. Balıkçının dulu sevmemesinin nedenlerinden biri de buydu.

Bir saat içinde yeterli erzakla dışarı çıktılar, güneş ufuktan hafif ışıklarını saçmaya başlamıştı bile. Sisler sabahın bu saatlerinde daha yoğun olurdu ama akşam olduğu gibi korku saçmazdı. Balıkçının önderliğinde önce köyü aradılar. Bölgeyi en iyi bilen oydu. Kasap, eline uzun bıçağını da almış sinirli bir ifadeyle oraya buraya saldırmaya hazır bir şekilde yürüyordu. Köyün taranması bittikten sonra, terzinin de gelmesini beklediler. On dakika içinde terzi telaşlı bir şekilde koşarak geldi, artık sis neredeyse tamamen dağılmıştı.

“Dükkânımın camı kırılmış, birisi içeri taş atmış. On tane yağmurluk kayıp. Nasıl oldu bu? Dükkânın üstünde yaşıyorum, cam kırıldıysa bir ses duymam gerekirdi.” Terzi her zaman telaşlıydı ve genelde elini dikişten başka işlere sokmazdı. Bugün bu on iki kişi arasında olmasının sebebi ise dokuz yaşındaki kızının kaybolmasıydı, yine de buna da pek hevesli görünmüyordu.

Bu haber üzerine herkes dükkâna koştu, gerçekten de cam kırılmış ve içerisi dağılmıştı, terzinin dediğine göre paralar yerli yerindeydi ama kaybolan çocuk sayısı kadar yağmurluk ortada yoktu. İz sürmek konusunda en iyisi olan orman korucusu on ayak izini rahatça bulmuştu. On ayak izi vardı ama bir tane de sürünme izine rastlamıştı. Tahminlerine göre ayaklarını sürüyerek giden biriydi, yerde sürünen değil. Hemen takibe başladılar. Bu kez korucu öne geçmişti. Balıkçı en arkaya düşmüş, önünde de Sinek yürüyordu. Terzi yüzünden çok hız kaybetmişlerdi ve sonunda terziyi eve göndermeye karar verdiler.

“Çok ilerledik, sazlıkların bu kadar yakınına hiç gelmemiştim, tek başıma geri dönemem.” Terzi buna bile söylenmişti. Sonunda itirazlarına rağmen Sineği de onunla beraber yolladılar. Yolları kuzeye doğru devam ediyordu. Sazlıkların içine girecek gibiydiler. Ortalıkta kurbağaların ve ağustosböceklerininkinden başka ses yoktu. Sazlıklara birkaç ayak kala izler aniden kesildi. On adam gölün kenarında ne yapacaklarını bilmeden kalakaldılar.

***

Sinek çok sinirliydi, o beceriksiz, pinpirikli ihtiyar terziyi evine bırakmış, şimdi bir de tekrar yola koyulmuştu. Hızla hareket ediyordu, ayrılmadan önce grubun nereye gittiğine dikkat etmişti, açıkça sazlıklara gittikleri belliydi, hatta Sinek, onların neden araştırma yaptıklarını anlamıyordu. Hiç çocuk olmamışlar mıydı?

Birkaç dakika sonra göl kenarına yaklaştı, sazlıkların kalbine en iyi bu yoldan girilirdi. Yine de birkaç dakika içinde zemin bataklık halini alacaktı ve bu gerçekten tehlikeli bir durumdu. Bu düşünceler içinde gölün kenarında hiçbir yere bağlanmadan duran bir kayık dikkatini çekti. Yaklaşınca küreklerin bile hazır durumda olduğunu gördü, balıkçılıktan biraz anladığını düşünürdü, ancak bildiklerine göre böyle sisli bir havada kimse göle çıkmazdı. Sonunda kayığa atladı ve bataklığın açığından geçti, artık tam olarak sazlığın mesafesindeydi ve kayığı sazlığın tam kalbine sürdü.

Beklediğini görüyor-duyuyordu, beyaz yılan ve şarkısı.

***

Grup, çocukların sazlığa giremeyeceğini düşünmüş ve ormana doğru yol almıştı. Yaklaşık on dakikadır ormandalardı ama hiçbir ize rastlamamışlardı. Herkesin sinirleri tepesindeydi ve sonunda balıkçı sazlığa girme fikrini dile getirdi.

“Hepimiz orada olduklarını biliyoruz! Ne diye bekliyoruz ki? Ben gidiyorum.”

Böylece hepsi sazlıklara girdiler. Sazlar büyüktü ve hepsinin boyunu aşıyordu, bu sık sarı renkli “ağaççıklar” birbirlerini bile görememelerine neden oluyordu. Herkes birbirinin sırtını görebileceği mesafede ilerliyordu ve bu yüzden yavaş gidiyorlardı. Ayaklarının altındaki bileklerine kadar gelen açık renkli suyun çıkardığı sesle birbirlerini takip edebiliyorlardı. Yanlarında bir ayak sesi daha duyuldu, herkes durdu. Tam bağıracakları sırada öte yanlarından bir ses daha geldi, sesler yavaş yavaş artmaya  başlamıştı, şimdi dört bir yandan yüzlerce ayak sesi duyuluyordu, Sazlar kuvvetli rüzgârla sallanıyor, bir koronun müziği gibi ayak seslerine uyum sağlıyordu. Neyin nerede olduğunu anlamak güçleşmişti. Herkes birbirini kaybetmeye başlamıştı. Çığlıklar havada uçuşuyor ancak kimse birbirini anlamıyordu. Ayaklarının altındaki su, kan kırmızısı olmuştu.

***

Wicce oradaydı, orada olduğunu bildiğini biliyor, bilginin güzelliği içinde bilgisizlerin neler yaptıklarını düşünüyordu. İşte mükemmel uyum buydu! Melankolinin kendini sarması içinde bir hareket arzusu, tüm karşıtlığıyla ortaya çıkıyor, ardından şarkının sözleri içinde kendini kaybediyor ve kayıkta yerini sağlamlaştırıyordu. Wicce, saçlarının olması gereken yerdeki yılanlarla uyum içinde şarkısına devam ediyor, karşısındaki on çocuğu huzur içinde ölüme götürüyordu. Sinek, bunun farkındaydı, ancak ölümün sonsuz huzuru bu şarkıda beynini ele geçiriyor ve bir şey yapmaması gerektiğini düşünmeye zorluyordu. Kendine hakim olabilse, onunla savaşabilse, her şeye karşı gelebilirdi.

Cadının şarkısı kesildi, güzel yüzünü Sineğe döndürdü, gülümsüyor, gözlerinden ışıklar saçıyordu. Yılanlar bile oldukları kadar korkunç görünmüyorlardı. Tek bir ısırığı bir insanı beş dakika içinde öldürebilecek yılanlara sarılıp uyuma arzusu uyanıyordu insanın içinde. Wicce’nin güzel ve ıslak dudaklarından ufak ufak nağmeler dökülmeye başladı. Sinek bunları yalnızca kendisinin duyabildiğinin farkındaydı. Bunun çok korkunç, bir o kadar da muhteşem olduğunu düşünüyordu. Sineğin aklının başına gelmesi uzun sürmedi. Wicce bir hata yapmıştı, çocukları bırakmıştı. Balıkçının kızı uyanmış, Simsiyah ve düz saçlarını gözlerinin önünden çekmeyi başarmıştı. Büyük aşkını karşıda, Wicce’nin vahşi yılanlarına doğru akarken görmesi yetmişti. Aniden uyuşukluğu üzerinden attı ve çirkin Wicce’nin kurbanı güzel çocuklarla birlikte, ayaklarını suya çarparak bağırmaya başladı, her bir yanda fırtınalar kopuyordu. Wicce yılanlarıyla birlikte çıldırmış ve kadim ilimlerden birini hayata geçirmeye başlamıştı. Göl, kan kırmızısına dönüyor, sazlıklardan çığlıklar yükseliyordu. Sonunda sekiz adamın sazlıklardan çığlıklar içinde koşarak çıktığını uyuşmuş haldeyken gördü Sinek ve bu ona bir şeyleri anımsattı, bir arayışı, sevgiyi ve güzelliği. Aniden bu tarafa gelen iki adamın çığlıklarıyla kendine geldi.

Balıkçı ve korucu, ellerinde bıçaklarla bağıran çocukların yanından uçarcasına geçmişler Cadıya hücum ediyorlardı. Wicce tüm şehvetini kaybetmiş, kitaplardaki lanetli halini almış yılanlarını iki adama salmıştı. Gözlerine doğru hücum eden ölümün içinde iki cesur adam iki yılanın başlarını kestiler. Wicce’den büyük bir çığlık koptu. Saçlarım! Onlardan nefret ediyorum, ama saçlarım! Cadının gözleri dehşet içinde maviye dönmüş balıkçıya bakıyordu. Yıllardır onu çağırıyordu, işte kızındaki güzellik ve ondaki cesaretle tam bir cadı olacaktı.

Sinek arkada bir başka yılanla mücadele etmeye başlamıştı, güneş doğuda ilk çizgisini oluşturmaya başlamıştı. Lanetlenmiş cadıların güneşe dayanamadıklarını biliyordu. Tek yapması gereken onu biraz daha oyalamaktı. Ancak yılanın dişleri bıçak tutan eline geçtiğinde her şeyi kaybettiğini sandı ve sırtüstü sığ göle yığıldı, gözlerinin önünde, dokuz çocuğun ağlayışları duruyordu. Yılanın üzerine geldiğini ve yavaşça geri çekildiğini fark etmemişti, tek düşündüğü, sevgilisinin ihtişamının nereye gideceğiydi. O anda bir elin omzuna dokunup kendini kıyıya çektiğini fark etti. Bir güç, içinde alevlenmiş, yarasından fışkıran yeşil kanla zehrin boşaldığını hissetmişti. Ani bir iç çekişle ayağa kalktı. Kızın kendisine sarıldığını ve öptüğünü gördü, gözleri yaşlıydı, ama güçlüydü.

Wicce’nin yılanlarının çoğu, lanetleme büyülerine rağmen iki cesur savaşçı tarafından öldürülmüştü. Korucu iki yara almıştı, durumu ölümcüldü ama hiçbir zaaf göstermeden mücadelesine devam ediyordu. Balıkçı dizlerinin üstüne çökmüş, gözlerini Wicce’den ayıramıyordu. Hüzünlü bir ses kulaklarını çınlatana kadar, iradenin zaferi ve hezimeti gözlerinin önünden gitmemişti.

“Baba! Kalk, baba bak, güneş doğmak üzere!” Küçük oğluna baktı, gözlerinden yaşlar damlıyor ama gülümsüyordu, parmağıyla doğuyu işaret ediyordu, Balıkçı baktı elini havaya kaldırdı ve Sinek’in elini hissetti. Artık üç savaşçı, Wicce’yi üç yandan sarmış kaçmasına izin vermiyorlardı. Cadı yükselmeye başlamış ve metalik seslerle savaşçıları uzaklaştırmaya çalışıyordu. Güzelliğe duyduğu açlık güneşin güzel ışıklarıyla son buldu. Mavi gözleri küçüldü, saçları eski halini aldı, yirmili yaşlarında bir kız halini aldı ve yüzü pürüzsüz beyaz tenine döndü. Yok olmadan önce son bir söz söylemeye vakti kalmıştı, hem de güzel olarak.

“Artık kıskanmıyorum”

Özgürcan Uzunyaşa

İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Sisler” için 3 Yorum Var

  1. Gerçekten de güzel bir öykü olmuş. Cadı ile olan mücadelede ipin ucunu azıcık kaçırdım ama üslubunuzu beğendim. Başarılarınızın devamını dilerim

  2. Gecenin bu saatinde, tam uyumak üzereyken, uykulu gözlerle okumaya başladım öyküyü, bir çırpıda bitti. Güzeldi.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *