Öykü

Trakya’da Artık Olağanlaşmış Günler ve Bunu Değiştirmeye Çalışan İki İnsan

Yazarın Notu: Karakterler ve olaylara dair bilgi sahibi olmak isterseniz, kurguya dair ilk öyküyü buradan okuyabilirsiniz. Keyifli bir vakit geçirmeniz temennisiyle…


Fikret çığlık atmadı. Sıçramadı da. Sadece gözlerini açtı. Göğüs kafesi sıkışmış, gözleri, sanki kanırtılarak açılmış metal bir kutunun kapağı gibi hissettirmişti.

Duyuları geri geldiğinde, göğsündeki sıkışmanın sadece rüyasından ileri gelmediğini anladı. Ela’nın eli göğsündeydi. Kafası da sağ omzunda. Ve Fikret o omuzda bir ağırlık hissetmiyordu…

Ela’nın elini yavaşça kendi göğsünden kaldırıp, yine yavaşça kadının kalçasına koydu. Sonra da onun kafasının altından yatay şekilde kayarak, kadını bu izbelikteki şiltenin üzerinde yalnız bıraktı. Ayağa kalktığında, onu uyandırıp uyandırmamak konusunda kararsız kaldı bir an.

“Gerek yok.” dedi, karar olarak. “Ben hallederim.” Sonra belli belirsiz “Ona da gerek yok.” dedi.Çantasından İngiliz anahtarını çıkarmakla yetinmişti.

Eskiden bir aileye yuva olan izbelikteki odadan çıktı, koridora girdi. Net, sessiz ve hızlıydı. Sağa sola bakmıyor, etrafı dinlemiyordu. Sadece yürüyordu… Neden sonra, çürümüş et kokan mutfağa girdi. İngiliz anahtarını kaldırdı ve bir zamanlar insan olan bedenin boş kafasına büyük bir güçle indirdi. Beden, daha döşemeyle buluşmadan çıktı mutfaktan Fikret. Aynı kararlı ve net tavırla, salonun bir dik üçgen olan kapısının hipotenüsünü sırtıyla teğet geçti. İçeriye tamamen girip arkasını döndüğünde, bir başka bedenin sadece bir metre ötesinde olduğunu fark etti. Bedenin arkası ona dönüktü. Böyle olmasaydı…

“Ela uyanırdı sadece…” dedi kendi kendine bilinç akışını yine açığa vurarak, “Hem ben limbo sevmem!..”

Dikkatini tekrar toplayınca, bedeni izlemeye koyuldu. Bir erkekti. Üzerinde, bir zamanlar slim fit ve beyaz olduğu anlaşılan şimdi liflerine ayrılmış ekru bir gömlek vardı. Pantolonunun paçaları da kısaydı. Ayakkabıları yoktu. Saçları karman çorman ve bulamaç gibiydi. Muhtemelen jöleliyken yakalanmıştı. Jöle detayı, Fikret’in, bedenin yüzünü merak etmesine sebep oldu. Sakallı, yirmili yaşlarının ortalarında, renkli gözlü genç bir adam hayal etti. Kendine bakan, önemseyen, saygı duyan bir adam… Belki pek derin değil ama sınıf atlamanın peşinde olacak kadar dünyadaki yerinin farkında bir adam.

“Adam-dı… Şu andaysa sadece et koklayan bir organizma!..” bilinci, bir kez daha dilini devraldı. Yapacağına üzüldü ama test etmeliydi. Yeteneğini, sınırlarını, gelişmesini… Test etmek zorundaydı.”

“Başkaları için…” dedi sonunda, “Affet beni.”

Beden, onu duyar gibi arkasını döndü ve yürümeye başladı. Fikret’in yanına geldiğinde koku duyusu onu kapıya yöneltti ama hemen sonra Fikret’in kendisine dönmüş gözleri ile buluştu gözleri. Katarakt gözler boş bakıyordu, Fikret’in yeşil gözleri de öyle… Merakı, konsantrasyonuna yenilmişti. Gece bittiğinde ne bedenin gözlerini hatırlayacaktı, ne de sakallı olup olmadığını…

Fikret’in katatonik bakışları sabit bir noktada kilitlenmişken, beden, önce yavaşça, sonra da gittikçe ivmelenen bir hızla pencereye doğru hareket etti. Yaz melteminin hafifçe salladığı tüle ulaştığında, artık o kadar hızla deviniyordu ki, mum alevini kesen bir el gibi, neredeyse tülü hiç sallamadan dışarı fırladı. Sakin geceyi bölen yüksek “TOK!” sesiyle kendine geldi Fikret.

“Dış dünyaya kendimi çok kapatıyorum,” dedi, son kez bilinç akışının ağırlığına yenik düşen diliyle “iki işi aynı anda yapabilmeliyim!..”

Sonra da, beden kadar hızlı değilse de, büyük bir hızla şilteye “devindi”. Aslında hâlâ rüyada gibiydi.

* * *

“Uyandın Fiko, numara yapma.”

“Fiko” gözleri kapalı gülümsedi.

“Gözlerin… Kapaklarının altında hareket ediyor.”

Fikret gözlerini bu sefer açıkken hareket ettirerek Ela’ya çevirdi. Hâlâ gülümsüyordu. “Saat kaç?”

“Yedi buçuk. İyi uyudun mu?”

“Hayır. Ara ara uyandım.”

“Yine mi?”

“Evet.”

“Kâbuss mu yine?”

Ağzını büzen Fikret, elini “şöyle böyle” der gibi salladı.

Ela da gözlerini devirdi. Ellerinin ayasını gösterirken, “Tamam, tamam!..” dedi, “Daha çok kehanet gibi…”

“Alarm.” Diye düzeltti onu Fikret tavana bakar gözlerle.

“Neyin alarmı?” Ela endişeli bakıyordu şimdi.

Fikret o kadar merak uyandıran bir kendine güvenle güldü ki, Ela da endişesini bir kenara bıraktı. Zaten endişelenmek istemiyordu. Yine de sordu “Ne oldu?”

“Tavana bak!” dedi.

Genç kadın önce tavana sonra Fikret’e baktı. Kafasını yarım açılarla çok kısa sağa sola titretip gözleri ile sordu “Ne var?”

“Lekeli, kararmış. Nemden…”

“Eeee?”

“En üst kat çünkü.”

Ela alnındaki teri sildi “Çokkkkk sıcak ve de…” sonra da Fikret’in lafı devralmasına izin vermeden kendisi tamamladı, “Biliyorum, biliyorum. Ne kadar uzak, o kadar güvenli.”

“Onu söylemeyecektim.”

“Eeeee Fikret?.. Ne yani? Söyle artık!..”

“Dandanakan Savaşı’nı bilir misin?”

“Evet, tabi ki… 1040, Selçuklularla Gazneliler savaştı.”

Fikret, Fort Bragg’de öğrendiği “Fair enough” jestiyle kırk beş derece güneybatıya eğdiği kafasına eşlik eden diliyle “Kime ne soruyorum tabi…” dedi. “Lisede Damdan-akan Savaşı diye dalga geçmeyecektin ya?..”

“Haa dam… Çatı…”

“Evet.”

“Nesi komik bunun?”

“Kara mizah… Düşünsene; bir gece uyuyorsun, sonra da gecenin bir yarısı, kılıç, nal ve zırh sesleri ile uyanıyorsun…” Ela’yı ilgili bir suratla dinlerken görünce Fikret, anlatıma ellerini de kattı. “Yatağında dikeliyorsun ve daha bir kulak kabartıyorsun. Etrafın zifiri karanlık ama duyuyorsun; çığlıklar… Kimisi savaş narası, kimisi yaralanmanın acısına dair çığlıklar, kimisi de öleceğini anlayan adamların paniğini yansıtan çığlıklar… Atların nalları, metal zırhları ezerken, birden yüzüne bir şey damlıyor. Sonra bir daha damlıyor, sonra bir daha… Tavanın bir karaltıyla kaplanmaya başladığını fark ediyorsun belli belirsiz. Gördüğün, duyduğun, kokusunu aldığın, hissettiğin her şey sana bir tek şeyi söylüyor. Ama bir şey var ki ‘olamaz’ diyor. ‘İmkansız…’ Doğruluyorsun, başucundaki ışığı yakıyorsun ve…”

“Damdan akan kanı görüyorsun…”

“Evet.”

“Damdan-akan Savaşı!..”

“O kadar da komik değil aslında…”

Gülümsedi Ela, “Beğendim. Ama seni öpmeyeceğim. İşimiz var ve sen bu hikâyeyi boşa anlatmıyorsun…” sonra da göz kırpıp gözlerini bir Fikret’in güneyine bir kuzeyine çevirdi yıldırım gibi.

“Eh… Testosteron bombası bir canlının nasıl sanat eserleri ortaya koyabildiğini sanıyorsun?” derken Fikret dış dünyaya bu sefer çok açıldığını düşünüyordu.

“Çok basit Fiko;” dedi, elini Fiko’nun pantolonuna atan Ela, “yine testosteron sayesinde…”

* * *

“Senin derdin ne? Derdin ne senin? İki aydır bana dokunmamak için elinden geleni yapıyorsun. Dokununca da…” Sustu kadın bir an, ilgi beklemekle, öfkelenmek arasında bir tavırla devam etti neden sonra, “Seni hissetmek istiyorum, tenini…”

“Ela…”

“Dünyanın sonu geldi diye mi benimlesin Fikret? Alternatiflerin çok azaldığı için mi?”

“Ela…”

“Önce uzaylıların eline geçmeyeyim diye beni korumalar. Şimdi de bu…”

“Öyle değil.”

“Nası o zaman? Ha? Nasıl? Ben mi yapıştım sana Fikret? Mahmutbey’de ölümüne izin mi verseydim?”

“Ela…”

“NE?..”

“Değişiyorum.”

“Ne?!”

“DNA’m değişiyor. Torbaları anlıyorum, zombilerini yönetebiliyorum. Henüz birer ikişer… Ama kontrolüm artıyor.”

Genç kadın bunları duyunca gözlerini şokla adama çevirdi. Adamın yüzünde yıkık bir ifade vardı. Kadın yere bağdaş kurup oturdu. Adam devam etti;

“Kâbuslarla başladı. Sonra o dalga geçtiğimiz kehanetlerle devam etti. Benim hani şu alarm dediğim… İki ay kadar önce –burada dudaklarını büzüp kafasını sağına eğdi- zombileri şaşmaz bir kesinlikle hissedebildiğimi fark ettim. Sonra gittikçe hızlanan bir tempoyla uzaylıları anlamaya ve zombileri yönetebilmeye başladım.”

“Et koklarlarken?”

“Yüzde yüz diyemem, zor oluyor. Ama evet. O zaman da…”

“DNA’nın değiştiğinden emin misin?” diye sordu adamın yıkık suratını devralan kadın. Sonraki sorusuyla bir pırıltı geçti gözlerinden. “Onlar telepati ile iletişim kurmuyorlar mıydı?”

Adam pırıltıyı gölgeleyen bir cevap verdi kafasını sağa sola sallayarak; “Bio-kimyasal bir iletişimleri var. Karıncalar gibi.”

“Allah kahretsin!” dedi kadın, sonra bir daha… “ALLAH KAHRETSİN!..”

Adam sinirlendi ama belli etmemeye çalıştı. Genç kadının yanına çöktü, “Beni ilk kez kaderimi paylaşmak için öptüğünü sanıyordum.” dedi, “Genetik kaderimi paylaşmak için…”

“Bana söylemeliydin Fikret, bana daha önce söylemeliydin. Ve bana, beni kaybetmekten korktuğun martavalını okuma. Boşanma travman yüzünden bir torbaya dönmek istemiyorum.”

“Sadece bu değil…” dedi, sinirlendiği şeyi duyunca Fikret, şaşırtıcı derecede sakin kalmıştı. “İnsan…” diye başladı ama sözünü bitiremedi.

Çünkü Ela bu sefer de cinsiyetinden gelen ikili ruh halini takındı; “Tabi sadece –burada iki eliyle bir kesme işareti yaptı- o değildir. Sen söyleyemezsin öyle şeyleri Fikret Binbaşı!..”

“İn-san!” diye heceleyerek, lafı bıraktığı yerden geri aldı ‘Fikret Binbaşı’, “Yok saymak istiyor, geçer diye ümit ediyor…”

Ela, kafasını sağa sola sallarken, cinsiyetinin ruh halleri sayısını kendisi bile bilmiyordu aslında. Fikret’e mi üzülmeliydi, kendisini mi düşünmeliydi, Fikret’in onun bu düşüncesini sezerek sinirini gizlemeye çalışmasından dolayı vicdanı mı sızlamalıydı, ya da vicdanını siktir edip kendisini kaybetmekten korktuğunu yine de söylemeyen adama mı dalaşmalıydı veya başına gelen şeyin geçmesini beklemesine mi acımalıydı? Hah, bir de Fikret’in kendisiyle fiziksel temastan azami derecede kaçınması vardı… Ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilemedi. Kalktı. Hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başladı.

Hâlâ yerde ona bakan Fikret’e dönüp, “Gelsene!” derken bir şey hissetmediği gibi, kalkan Fikret’in önceki gece iki zombiyi öldürüp onun hayatını kurtardığına dair acınası söylemine bile sinirlenmemişti.

* * *

Alıştıkları düzende, her saat başına on dakika dinlenerek yürüyorlardı. Edirne’nin ayçiçek tarlaları, normalde buraya kaçan on milyon kadar insan ve bölgenin kendi halkı tarafından çoktan tüketilmiş olurdu ama… ‘Ama’sını düşünmemeye çalışıyorlardı.

Yine de…

Hangisiydi bunca insanı heba eden? Torbaların –ağzı olmayan uzaylıların ağızlarını sanki kendileri bükmüşmüş gibi ordunun taktığı bir isimdi bu- saldırıları mıydı, bio-ajan mıydı –bu, Amerikalılardan gelmişti. İnsanlığın uzun zamanlı korkusu/fantezisini gerçek kılan kimyasala verilen halk dilindeki isimdi- yoksa bio-ajanın kurbanları zombilerin kendisi miydi?

Elbette hepsiydi… Ama Fikret Binbaşı gibi profesyonel askerlerle, Ela Seyhan gibi alaylı milisler için ulaşabildikleri temel sorumlular başkaydı; Gölge’ler ve Melez’ler…

Gölgeler; Fikret ve Ela’nın İstanbul’da alt ettikleri bir nevi uzaylı özel kuvvetlerdi. Aslında savaş kapasitesi olarak dikkat edilmeleri gereken rakiplerse de; bir Bordo Bereli, bir Delta, bir Spetsnaz veya bir SAS değillerdi. Ancak çok açık bir şey vardı. Onlar, etrafta kendi iradeleri olan tek uzaylı yaratık sınıfıydı. Ve dahası, melezleri doğuran dünyalı kadınları onlar döllüyordu.

Melezler ise, her ne kadar yarı dünyalı da olsalar aslında daha yabancılardı. Ağızsız ve göz bebeksiz bu yaratıklar onun dışında tamamen insandılar. Yaklaşık iki ayda yetişkinliğe ulaşan bu yaratıkların sağda solda rastlanılan cansız –çok yaşlanmış ama darp edilmemiş- erkek bedenlerine bakılacak olursa, bir o kadar da hızlı ölüyorlardı. Zombileri yöneten bu ara ünitelere dair akla gelen tek olasılık bu değildi ama… Nadiren de olsa yaşayan kadın melezlere rastlanıyordu ancak hiç ölü melez görülmemişti. Üstelik, dünya çapında görülmemişti…

Bilim henüz bir şey kanıtlayamıyordu ama çeyrek yılda nüfusunun dörtte üçünü kaybeden bir gezegende, dişi melezlerin ne yaptığı aslında son derece açıktı.

Bütün bu bilinç akışı, sessizliği bozmak isteyen Fikret’in kelimelerine döküldü sonunda; “Bir belgesel seyretmiştim,” dedi “dünyanın madeni olarak zengin olmadığını, eğer bir istilaya uğrayacaksak bunun organik bir hasat için olacağını söylüyordu.”

“Sonunda balonla ana gemiye mi çıkıyorlardı?” diye bozdu onu Ela. Hâlâ post çoklu düşünce kafa karışıklığı travması içindeydi. Bu yüzden de bu, net bozma cümlesi ifadesizce döküldü dudaklarından.

“Anlatmış mıydım?” diye sordu Fikret, anlattığını başından beri biliyor olmasına rağmen.

Dalmış gözlerinin üzerindeki kaşlarını kaldıran Ela tamamladı, “Bütün senaryolarda uzaylılar kazanıyor. Bazıları sadece iki saat sürüyor… Ama heey!.. Fikret Binbaşı ve dünya çapındaki kahraman silah arkadaşları sayesinde altı aydır sürünmeye devam ediyoruz. Bu da bişey… Üstelik geceleri sessizce zombi öldürüp, reklamlarını yapmaktan da geri durmuyorlar!..”

Fikret “Binbaşı” gülümsedi. Sabah alamadığı cevap, kendisini kötü hissetmesine sebep olmuştu. Olumsuz da olsa bir geri bildirim almak iyiydi. “Sessizce değildi,” dedi “altıncı kattan yere çakıldı.”

Ela, sabahtan beri ilk kez tam olarak dünyada hissetti kendisini bu sözler üzerine. Gülümsedi, salınarak arkasını döndü, binbaşının bakışlarını yakalamasına eşlik eden geri geri adımlarına, ara sıra yaptığı erkek sesi taklidi eklendi; “THIS IS SPARTA!!!” sonra da at kuyruğunu havada dalgalandırarak arkasını Fikret’e döndü. Son sözleri sakin, iğneleyici ve umursamazdı;

“Vursaydın keşke…”

Normalde, saatlerce sürecek yeni bir sessizlikle son bulacak bu kıvılcım, Fikret tarafından tünelin ucundaki ışık olarak algılanmıştı. Ve ışığa doğru gidecekti…

“Ona dokunmadım.” Bir cevap alamayınca, devam etti. “Ona atlamasını emrettim. Koşarak…”

Ela bu sefer, profilini göstererek dinlediğini beli etti, “Frenzy?..”

Fikret cevap vermeyerek, süresiz tatildeki muhabiri kendisine dönmek zorunda bıraktı.

Kadın ona döndüğünde de durdu. Bir başka “cat walk” iğnelemeye ihtiyacı yoktu. Kadın da durdu. Fikret sadece bir kez ama delici bakışlar eşliğinde kafasını olumlar şekilde eğdi.

“Söyleyecek misin?”

Fikret bir kez daha olumladı.

“Özel kurmay,” dedi Ela, her şeyin alt üst olmasından sonra Genel Kurmay’a birlikte taktıkları küçümser isme refere ederek, “senin üzerinde deneyler yapacaktır.”

Fikret bir kez daha eğdi başını. Hâlâ delici bakıyordu. Ama kadın da klişe bir endişe taşımıyordu gözlerinde. Sadece diğer tüm kararsızlıklarını arkada bırakacak bir kararsızlık yaşıyordu. Sordu;

“Emin misin?”

Bir olumlama daha geldi.

“Korkuyor musun?”

Fikret hiçbir jest yapmadı bu sefer. Sadece gözlerini kaçırıp yürümeye başladı… Yanından geçerken tamamen yan dönmese, Ela onun tamamen kendi dünyasında olduğuna kanaat getirecekti. Yine de omuzlarını çekmemişti genç kadın. Emin olmuştu artık. Diğer kararsızlık konularına da dönmedi tekrar. Yapılacak bir iş vardı ve bu bir özel kuvvetler binbaşısı da olsa, bir insanın tek başına başarabileceği bir şey değildi…

* * *

Meriç’in sazlıklarında akşamüstü kürek çekerlerken, ter içinde ve nefes nefese patladı Ela.

“Biraz yavaş olur musun Rambo? Ben senin gibi bir stereoid bombası değilim. Zaten hava da çok sıcak. Soğumuyor da!.. Saat kaç ki?”

Fikret tekrar başını eğdi. Tam Ela, ona bu bilgece yapmacıklığından dolayı dalacakken küreği bırakıp konuştu; “Bir saat sonra güneş batacak. Ve burası baharda ilaçlanmadı…”

“Yani?”

“Yani, akarsu deltasındaki tüm sivrisinekler üzerine çullanacak bir saat sonra.”

Ela gözlerini kapatıp, düşen başını desteklemeyen omuzlarını ovarken, Fikret onun çenesini kavradı.

“Geçecek!..” dedi, kadının artık yaşlarını tutamayan gözlerine bakmadan. Sonra da söylemeye başladı;

Hot summer streets and the pavements are burning

We sit around…

Trying to smile, but the air is so heavy and dry!

It’s a cruel, cruel summer

Leaving us here on our own

It’s a cruel, cruel summer

Noone is gone…

 

The city is crowded, our friends are away

And we’re on our own

It’s too hot to handle

So we got to get up and go!..

It’s a cruel, cruel summer

Leaving us here on our own

It’s a cruel, cruel summer

Leaving us here on our own

It’s a cruel, cruel summer

Noone is gone!

You’re not the only one…

Ve çenesinden kavradığı ıslak yüzü –tüm yüzü!..- mucizevi bir şekilde öptü… Kızı arkaya oturtup, kürekleri tek başına çekmeye başladığında kendisini son derece huzurlu hissediyordu.

Ama Ela ona arkadan sarılıp, gözyaşları ile sırtını ıslatırken, “Ama sen gideceksin ve ben kendi başıma kalacağım!..” deyiverince…

* * *

Fikret için her şey anlamını yitirdi…

O kadar ki, içinde bulundukları ve aslında Fikret’in durumunu anlamayan Ela’nın iyi niyetli çabasından enerji alan sohbetin bile bir anlamı yoktu. Fikret, Ela’nın samimi ama aslında kendini zorlayarak attığı kahkahalar eşliğinde anlattığı konuyu takip ediyordu etmesine ama işte sadece öylesineydi…

“… Sonra Bülent Ersoy’un çantası çalınıyor ya… Hint polisi getirmiş on tane tasmalanmış şebek, soruyor hangisi diye?..”

Fikret gülümsüyordu.

“Bülent Ersoy patladı tabi sonunda; ‘Ne bu?’ dedi. İşareti verdi orada yani, geliyor fırtına…” Ela, tekrar kahkahalara boğuldu, “Ayol ne bileyim hangisi çaldı?.. dedi Bülent Ersoy” Burada da artık sinir sistemine yenildi Ela. Dizlerinin üzerine eğildi. Katılıyor, nefes almaya çalışıyordu.

Fikret durmuş, kendisini donuk ama müşfik bir gülümseme ile izlerken, genç kadın dikelebildi sonunda. Kendini topladı, derin bir nefes aldı ve boğazını temizleyip;

“Senaryo tabi…” dedi. “Yine de eğlenceli. Bir de o maymunlar cepçiymiş. Eğitiyorlarmış onları. Düşünsene goril eğitseler!..”

Fikret gülümsemesine ek olarak; şöyle asil, acılı, tiyatral bir nefes verdi ve kafasını arkaya attı;

“O,” dedi kaşlarını kaldırarak, “gaspa girer…”

Ela şimşek gibi bir hızla, iki elinin ayasını gösterdi Fikret’e “Dur!” dedi, “Yapma!”

Fikret, “yine” o cansız, donuk gülümseme ile “yine” başını eğdi. Güneş batıyordu. Yüzünü, önündeki hafif bir yükseltide ekilmiş ayçiçeklerinin arkasındaki kızıllığa çevirdi. Ela da yanına geldi ve bir süre sonra o da manzaraya daldı. Fikret’in bir an için irkildiğini fark etmedi.

Fikret, güneşin batışını izleyen aşkına döndü,

“Kaç Ela!” dedi, cümlenin ağırlığına ters bir sıcaklık ve sakinlikle.

Ela, öyle bir panik ve şaşkınlıkla baktı ki ona, eklemek zorunda kaldı. “Güneş bu sefer son kez batıyor…”

Ve Ela’nın hâlâ anlam veremez gözlerle ona baktığını görünce de Bordo Bereli Komando Binbaşı Fikret Hekim oldu; “KAÇ DEDİM ELA SEYHAN!”

Ela işte tam olarak o an uyandı. “Ben…”diyebildi.

Ama zaman konuşma zamanı değildi, “Sala koş, karşıya geç. KOŞ!”

Ela bir önüne bir arkasına bakıp koşmaya başladığında; Fikret belindeki miğferi kafasına geçirip, sırtındaki G-3’ün kurma kolunu çekti. Emniyetini açtığı tüfeği yere koydu. Ayçiçeklerinin ezilme sesi tüm havayı doldurduğunda, hücum yeleğinden dört el bombası çıkarıp, pimlerini çekmişti artık.

Bir ömür gibi geçen üç, belki dört saniyenin sonunda, önündeki yükseltiden Fikret’e doğru delice bir hızla devinen frenzy halindeki zombiler görünür oldular. O kadar hızlı ve kontrolsüzdüler ki, ilk dalgadan birçok zombi, yokuş aşağı inişte düştü ve organik bir çığ halinde dağıldı.

Fikret Binbaşı bekledi. Çığ, tekrar koşan bir güruh haline geldiğinde, elindeki bombaların ikisini, grubun yan çeperlerine, diğer ikisini de ortalarına fırlattı. Bombalar patladığında, zombilerin yükseltinin eteklerinde kalanları, bir kez daha birbirini ezen bir çöküntü haline geldi.

Fikret Binbaşı, son kez arkasını döndü ve Ela’nın hâlâ istediği hızda ve konsantrasyonda kaçmadığını gördü. Bir kez daha kan beynine sıçradı ama artık eylem zamanıydı. Zombilerin çoğu değilse de önemli bir kısmı düzlüğe inmişti. Hâlâ birkaç yüz kadar varlardı.

Tüfeğini sol omzuna astı. Çantasından bir Claymore çıkartıp, çantasını da sağ omzuna geçirdi. Geri geri koşarken kurduğu mayını sağına doğru fırlatıp, çantasındaki ikinci mayını çıkardı. Çantanın misyonu bitmişti, yere fırlatıldı. Akabinde Fikret, ikinci mayını kurmaya başladı. Elleri usta bir zanaatkar gibi çalışıyordu. Saniyeler içinde mayını kurup, bu sefer soluna fırlattı. Kabloların izin verdiği en yüksek hızla koşamaya başladı ve kablonun sınırına ulaştığında yüzünü tekrar zombilere döndü.

Zombi güruhunun öncüleri ikinci mayınına ulaştığında, mayınlarını patlattı. Koyu ve kurumuş post necrosis kanla karışık pörsümüş organlar havaya püskürünce de, tüfeğini kaldırıp dengesi yine bozulmuş grubun kendisine en yakın olanlarını taramaya başladı. Yere düşen her bir zombi, arkasındaki türdaşları için bir engeldi ve Fikret Binbaşı bu alanı Majino Hattı’na çevirmişti bile. Geri geri yürürken, art arda birbirine bantladığı şarjörlerini değiştiriyor. Büyük bir hızla kütüklüğünü boşaltıyordu.

Birkaç düzine zombi kaldığında, mermisi bitti. Beylik tabancasını çıkartıp birkaç düzineden birini daha yere serdi. Sonra da kendisine artık yirmi metre kadar yaklaşan zombilere bıraktı kendisini. Ela muhtemelen kurtulmuştu. O ise eninde sonunda değişecekti. Ha bugün olacaktı ha yarın…

Tam o sırada bir şey hissetti. Kötücül, zombilerine “Öldürün!” emri veren, düşman bir şey… Ve “şeyi” gördü; iki yüz metre kadar ileride kalan yükseltinin tepesinde, ölmüş askerlerinin başından kurbanını izliyordu melez.

Bu erkek melezin de birkaç aylık bir ömrü vardı. Ama görevini yapıyordu… Belki Fikret de aynısını yapmalıydı. Yenilecekti yenilmesine ama yetmezdi. Verebileceği zararın sınırı yoktu. Fazladan öldürdüğü her bir zombi, kurtulan bir insan olabilirdi. Hem kelime anlamıyla hem de metaforik olarak…

Dahası… O bir özel kuvvetler subayıydı. Fort Bragg’de, Deltaların mavi bayrağı elindeyken, onları “Destructible” yapmıştı. Bir bebeğe mi yenilecekti şimdi?.. İçinde bir güç hissetti. “Öldüremeyeceksin beni!..” dedi kendi kendine.

Ve Galatasaray formalı orta yaşlı bir erkek ile göğüslerinin ucunda süt lekesi olan genç bir kadının kalıntıları, üniformasını kavradığında görünmez bir dalga yaydığını hissetti. Beyni patlayacak kadar ısınmış ve sanki birileri tarafından taranıyormuş gibi hissediyordu.

Zombiler durdu…

Aynı anda, kendisinin yaydığını hissettiği dalgaya benzer bir dalga geçti üzerinden. Tekrar hareketlenen genç anne, dişlerini fularından boğazına geçirmeye çalışıyor, Galatasaraylı adam boğazından tuttuğu gibi burnunu koparmaya çalışıyordu. Diğerleri de yaklaşıyor, her biri zar zor da olsa bir yerlerini tutmaya çalışıyorlardı.

Ama yapamıyorlardı…

Burnunun kanadığını hissetti Fikret, bir bataklığın içine yavaş yavaş gömüldüğünü, yavaş yavaş ölümden beter bir organik cehenneme çekildiğini… Hâlâ nefes alıyordu, Sarp’ı, Ela’yı, hayatını, düşünüyordu güç almak için… Ama yeniliyordu!… Her geçen salise, hem beynen hem de fiziken ele geçiriliyordu.

Sonunda bırakmaya karar verdi. Verebileceği zararın sınırı buydu demek…

İşte o anda, tam o anda… Kendisi bile düşünmüyorken Popescu’nun penaltısı geldi aklına. Arsenal’in devrilişini düşündü. Bir süredir zihnine hükmeden bilinç akışı, ölüm anında, katilinin formasından saçma sapan bir yere atlamış olmalıydı. Fikret maç bile seyretmezdi çünkü…

Bununla birlikt Galatasaray formalı zombi durdu! Dahası stop motion hareket eden eski bir film efekti gibi kataraktlı gözleri ile göklere bakmaya başladı. Fikret Binbaşı anlamıştı. Hayatta kalma güdüsü ile tekrar dünyaya döndü. Bebeğini emziren bir anne düşündü. Evlenen bir çift, motosikletle güneyi gezen bir adam, camide namaz kılan bir başkası, gitar çalan bir kız, tablette oyun oynayan bir çocuk…

Düşündükçe serbest kalıyordu, düşündükçe nefret ediyordu. Nefret hafifti artık. Bu öçtü… Hayır! Bu hınçtı… Ve hıncını bizzat kendisi alacaktı. Koşmaya başladı. Toprak altında eziliyor, gökyüzü adımlarının sesiyle yankılanıyordu. Melezin üzerinde durduğu yükseltiye öyle bir hızla varmıştı ki, üç adımda haykırarak onun yanında buldu kendisini.

Ve de o hızla çarptı ona…

İki bacağından kavradığı yaratığı kaldırıp yükseltinin diğer eteğine fırlattı. Yaratığın yuvarlanması henüz bitmişti ki, başında bitti Binbaşı. Binbaşı haykırıyor, bağırıyor hatta kükrüyordu artık. Pençeliyordu yaratığı. Önce kulağını söktü tek bir hamleyle, sonra diğer eliyle dudaklarının olması gereken yerden bir parça kopardı. Perçemin tutup yere bastırdığı yaratığın kafa derisi elinde kalınca, sol elini göz çukurlarına soktu. Pençeleri ile yaratığa tam bir ağız açtı ve yaratıktan hiçbir tepki gelmediğini de ancak o zaman anlayabildi.

Tekrar bir insan dönüşmesi de böyle oldu. Yere çöktü, nabzı belki 180’di belki 200… Vücut ısısını elli derece hissediyordu. Düzenli nefes alıp verecek enerjiyi bulamıyordu ciğerleri. Atmosferi körüklüyor yine de doyamıyordu havaya. İstem dışı inlemeler çıkıyordu ağzından, bağırmaktan tahriş olan boğazları acıyor, gözlerinden yakan yaşlar boşalıyordu. Pençe halinde kasılmış ellerini bile açamıyordu.

Daha fazla dayanamadı Fikret, yanı üzerine toprağa devrildi…

* * *

Fikret uyandığında hava kararmıştı. Melez yerde yatıyordu ama ölmemişti. Zombiler, ikilinin başında ayakta duruyorlardı. Yıldızlar berrak gökyüzünde ışıldıyordu. Doğruldu ve onları seyretti bir süre. Bir denge olmalıydı…

Neden sonra kalktı, süngüsünü çıkardı ve melezin üzerine eğilip profesyonel bir hareketle şah damarını deldi. Fışkıran kanın tazyiği düşene kadar izledi yaratığı. Ancak, yaratık son nefesini verdiğinde ayağa kalktı. Zombilere yönelip, bir zamanlar tarikat mensubu olduğu anlaşılan bir kurbanın cübbesini çıkardı üzerinden. Fikret, adamın kim olduğunu düşünürken, adam kataraktlı gözleriyle yine “stop motion” hareketlerle gökleri taramaya başlamıştı. Göklere bakıyor, içlerindeki derinliklerden bir şeyler bulmaya çalışıyorlardı. Adamın omuzlarına iki kez vurdu Fikret.

“Hepinizi kurtaracağım merak etme.” dedi.

Cübbeyi melezin üzerine örttü. Örtülü yüze bir kere elinin içiyle dokundu.

Sonra fareli köyün kavalcısı gibi, tüm zombileri Meriç’e döktü. Arkalarından dua etti ve dua ederken aklına Ela geldi tekrar. Keşke Ela’yı da kontrol edebilseydi, en azından çağırabilseydi…

Ve bir çığlık duydu!.. Ardından da kahkalahar… Bir yağmacı haydutlar eksikti, onlar da tam olmuştu. Bununla birlikte onlar da Ela’yı kaçırmakla başlarına ne aldıklarını bilmiyor olmalıydılar.

Fikret, gözlerini devirdi önce… Sonra ordu tarafından havaya uçurulmuş Ergene Köprüsü’ne çevirdi aynı gözleri. Tabi bir şey göremedi; bir zamanlar dünyanın en uzun taş köprüsü olan köprünün yerinde yeller esiyordu. Ve bu bir metafor değildi…

Gözlerinin son durağı, üzerinde MKE’nin simgesi olan ve kara rengine melezin bordo kanı bulaşmış süngüsü oldu.

“Eh…” dedi, “Hiç yoktan iyidir. Hem belki ilçede birkaç müttefik de bulurum.”

Yıldızlı gecede Meriç’e girerken mutluydu Fikret. Bu dünyaya ait bir şeyi iliklerinde hissetmek iyi gelmişti.

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ebuka ebuka says:

    Murat selamlar;

    Fikret ve Ela’nın heyecan dolu serüvenini zombi temasıyla gayet başarılı şekilde harmanlamışsın. Bence mikroçip temasına da yakışır bir devam öyküsü. Ben bekliyorum açıkçası. Ama kaptan sensin. :slightly_smiling_face:

    Değerli kalemine kuvvet diyorum, ben çok beğendim ellerine sağlık…

  2. Selam Ebuzer,

    Beğenin beni olağanüstü mutlu etti. Mikroçip temasında klişe bir konu veya doğmamış bir çocuk var kafamda ama açıkçası çıkmayabilir de…
    Bakalım!..
    Bu uzun metni okuduğun için ayrı, “değerli” yorumun için ayrı teşekkür ederim.

    Görüşmek dileğiyle…

  3. Betimlemeler ve diyaloglar o kadar kendinden emin bir şekilde yazılmış ki hikaye insanı bir an için bütün dünyadan uzaklaştıran bir tondaydı. Atmosfer bbaşarılıydı. Sonlara doğru olan sahnelerde aklımda bir iki betimleme epey hoşuma gitti mesela. Bunun haricinde diyaloglar gerçekten güzeldi. Mesela Damdanakan Savaşı çok hoştu. Bu tarz şeyler hikayenin kendi gerçekliğini yaratmasını sağlıyor işte.

  4. Avatar for Senaa Senaa says:

    @MuratBarisSari selamlar,

    Yine uzun ama akıcı bir öykü kaleme almışsın. Fikret ve Ela ikilisi sevdirdi kendisini. İyi kurgulamışsın. Ben genel olarak beğendim. Sadece ilahi yazarın Ela’nın cinsiyetinden mütevellit ruh halleri yorumu… :see_no_evil:

    Emeğine sağlık.

    Sevgiler,

    Sena

  5. Merhaba @MuratBarisSari,

    Seriyi “okuyarak & dinleyerek” takipteyim. :slight_smile:
    Özenli, düzgün bir seri olduğunu belirteyim yine. Öyle ki kitaplaştırılmak istense editlenecek, düzenlenecek bir durum olmayacak kadar temiz.

    Üçüncü bölümü erken yorumlayarak bu ayın gecikmesini telafi etmeye çalışacağım.

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle,
    Sevgilerle

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

3 cevap daha var.

Yorum Yapanlar