Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Uçan Balon ve Genç Adam

Bahçeye çıktığında üstündeki hırkanın kendisini sıcak tutmak için yetmeyeceğini biliyordu ama yine de risk alıp kırmızı ince hırkasını giymişti. Tabii bahçeye çıktığında bu seçiminden dolayı anında bir pişmanlık duydu ama yine de soğuğu umursamamaya çalıştı. Banka doğru yürüdü ve buz gibi olmasını umursamadan oturdu. Bacaklarını karnına doğru çekti ve az da olsa ısınmayı umdu. Kendisini daha iyi hissettiğinde ise defteri ile kalemini çıkardı ve çizmeye başladı.

Onu çizerken çok dikkatli olmalıydı. Bunu onunla tanışma vesilesi olarak kullanmak istiyordu. Her bir ayrıntıya dikkat ediyor, sanki hayatı buna bağlıymışçasına çiziyordu. Sabah olana kadar bunu yetiştirmek zorundaydı. Daha fazla bekleyecek sabrı kalmamıştı. Yarın akşam hemen işe koyulmalıydı.

Saat sabahın altısına geldiğinde hem yavaş yavaş gün ağarıyordu hem de çizimini tamamlamıştı. Böylece kendisine akşama kadar dinlenmek için bir süre tanıdı ve evine doğru yavaş yavaş yol aldı.

Akşam olduğunda hemen üstünü giyindi, pijamalarından kurtuldu ve bu sefer dün akşamki hataya düşmeyerek üstüne kalın bir hırka aldı. Resmini de unutmadı tabii. O olmasa nasıl tanışacaktı karşısına çıkacağı kişiyle?
Uçan balonlardan birinin boş olması için içinden tanrıya yalvarırken bir yandan da Bowen’ı arıyordu. Uçan balonlardan o sorumluydu.

Neyse ki Bowen’ı buldu. Hemen boş uçan balon olup olmadığını sordu. Sanırım Tanrı sesini duymuş olmalıydı ki boş balon vardı. Büyük bir neşeyle balona atladı ve havalanmasını bekledi.

Bowen’ın uçan balonlarının bir özelliği de bulutların üzerindeki istediğin diyara gidebiliyor olmandı. Kendisi O’nunla, konuşmaya gideceği kişiyle nerede buluşacağını biliyordu. Rotası belliydi. Oraya doğru giderken çevreyi izledi. Bulutların üzerindeki insanların Bulut Tarlalarını nasıl ekip biçtiklerini, nasıl dur durak bilmeden çalıştıklarını izledi. Onlara gülümseyip el salladı. Karşılığında o da sıcacık bir sürü gülümseme ve selamına karşılık aldı.

En sonunda istediği yere ulaştı. Burası Bulutların oluşturduğu diyarın en yüksek tepesiydi. Uçan balondan inerken dizlerinin titrediğini hissediyordu ama bu soğukla alakalı değildi. Tamamen heyecanından kaynaklıydı. Ve O’nu gördü. Tam karşısında.

Gözleri koskocaman açıldı. Hep bu anın hayalini kurmuş, bu anı öyle kutsallaştırmıştı ki gerçek olabileceğine inanmamıştı. O’nu öyle imkânsız bir hedef haline getirmiş, O’nu öyle soyutlaştırmıştı ki kafasında, bir anda somut bir şekilde karşısında görünce şaşırıp kalmıştı.

“Sen gerçek olamazsın!”

Ağzından bir nida halinde çıktı bu cümle. Gözleri dolmuş, kalbi göğüs kafesini yumrukluyormuşçasına atmaya başlamıştı.

“Elbette ki gerçeğim! Ne için gelmiştiniz?”

Ay’ın karşısında olduğuna inanamıyordu. Herkes onun için “Güneş’in gölgesinde kalmış biri.” ya da “Oldukça sinirli ve agresif. Aklı olan onu sevmez!” gibi ithamlarda bulunmuştu. Ama o, sürekli Ay’a bir hayranlık duymuş ve onunla karşılaşacağı günü iple çekmişti.

“Ben size bir hediye getirdim. Size karşı olan duygularımın bir sembolü olarak düşünün lütfen bunu. Sizi kendimi bildim bileli seviyorum, her akşam sizi görmek için sabahlara kadar oturuyorum. Sizi hayal etmek bile dizlerimin bağını çözmeye ve olduğum yere çökmeme sebep olurken sizi gerçekten görmek benim için anlatamayacağım bir durum. Heyecanımı mazur görün.”

Daha fazla konuşmadan hediyesini Ay’ın huzuruna bıraktı. Ay, hiç ses çıkarmadı. Hediyeyi inceledi.

“Bu mu bana getirdiğin hediye?”

Donup kaldı. Beğenmemiş miydi yoksa?

“Evet, beğenmediniz mi yoksa? Size yenisini yapabilirim ya da-“

“Elbette ki beğenmedim! Görüntü kirliliğinden başka bir şey değil önüme hediye diye koyduğunuz bu kâğıt parçası. Bana karşı duygular beslediğinizi söyleyip sadece bu karalamayı mı sunuyorsunuz karşıma?”

“Ben özür dilerim gerçekten sizin-“

“Mazeretlerinizi duymak istemiyorum.”

“Söz veriyorum, size layık bir hediye getireceğim ve size karşı olan duygularımı en güzel şekilde göstereceğim. Affınıza sığınıyorum.”

Omuzları çökmüş bir şekilde balona geri döndü. Gözleri mutluluktan dolmuş bir şekilde geldiği bu yerden şimdi ağlamamak için kendini zor tutarak ayrıldı.

O gece sabahlara kadar ağladı. Ama pes etmemekte kararlıydı. Sonuçta kalbinin en derinlerinde yaşattığı biri nasıl olurdu da kalbini kırabilirdi? Bu intihara girmez miydi?

Pes etmedi. Her geceyi iple çekti ve sevdiğine bir sürü hediye götürdü. Kimi zaman elmaslar, mücevherler gibi maddi değeri fazla olan şeyler götürürken kimi zaman kitap, daha güzel olması için çabaladığı resimler ve onu düşünerek yaptığı el emeği eşyalar gibi manevi değeri fazla hediyeler götürdü. Ama ne verirse versin Ay bu hediyeleri kabul etmiyor ve her defasında daha çok canını acıtıyordu.

Yine uçan balonuyla –nedense hep aynı balona biniyordu, artık bu balon kendisine aitmiş gibi hissediyordu- Ay’ın yanına çıktı. Ama bu sefer herhangi bir hediyeyle gitmedi. Bunu gören Ay, belli etmemeye çalıştıysa da şaşırmadan edemedi.

“Ne oldu, pes mi ettin yoksa? Hediyesiz geldiğine göre…” diyerek alaycı bir şekilde gülümsedi.

O ise hiçbir şey söylemedi. Başını kaldırmıyordu.

Bir süre sessizce beklediler. En sonunda adam dayanamayıp Ay’ın önünde diz çöküp ağlamaya başladı. Kendini tutamıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, senelerce biriktirdiği tüm o duyguları gözyaşlarıyla beraber dışarıya akıtıyordu. Ay daha da şaşırdı. O, gerçekten de ağlıyor muydu?

“Neden, neden hiçbir hediyemi kabul etmedin? Neden sevgimin gerçekliğine inanmadın? Bana neden bir şans tanımadın?”

Ay konuşmadı. Adamsa hıçkırarak ağlamayı sürdürdü. En sonunda kendine geldiğinde konuşmaya devam etti.

“Size hediyesiz gelmedim. Ama bu son hediyem olacak.”

Ay, bir anlığına kendisini ilk defa seven birini kaybedeceği korkusunu duydu. Ama bu duygusunu bir kenara itti ve yine o soğuk maskesini taktı.

“Size kalbimi sunmaya geldim.”

Ay bu sefer de kahkahayı bastı. Ruh hali çok çabuk değişiyordu.

“Kalbini mi?”

“Evet, kalbimi. Ama o şekilde değil. Kalbimi size sunmaktan kastım size yoldaş olmaktı. Bu ucu bucağı belirsiz gökyüzünde tek başınıza sürekli aynı yerdesiniz. Sürekli yalnızsınız. Sürekli bir teessür halindesiniz. Size sürekli somut hediyeler hediye ettim. Gerek maddi gerekse manevi değeri yüksek hediyelerdi bunlar. Ama sizi gerçekten anlayamamışım. Siz yalnızsınız, Sayın Ay. Hem de çok. Kalbimi alıp bu uçsuz bucaksız gökyüzüne savurup parçalayın. Parçaları her yere öyle bir dağılsın ki siz nereye giderseniz gidin nerede kalırsanız kalın hep sizinle olsun. Böylece bir daha asla yalnız olmayın. Benim size son hediyem budur: Kalbim.”

Ay, o gün çok değişken bir ruh haline sahip olduğundan mı yoksa yalnızlığı ilk defa yüzüne bu kadar çarpıldığı için mi bilinmez bu teklifi kabul etti. Böylece adamın kalbini milyarlarca küçük parçaya böldü ve gökyüzüne savurdu. Hepsi parlak küçük parçacıklar halinde asılı kaldı ve Ay’ın üstünü bir örtü gibi kapladı. Ay’ın gözleri doldu. Öyle ki gözünden akan yaşa engel olamadı.

“Hediyenizi ve sevginizi kabul ediyorum.”

Adamın bunu duymasını umut etti.

Rodell, hikâyesini anlatmayı bitirdiğinde herkesin gözleri dolmuştu. Koskocaman gülümseyerek sözlerine devam etti.

“İşte büyük büyük babam Bowen, genç adamın Ay’ın huzuruna her gün bu balonla çıktığını söylerdi. Günün birinde balon geri gelmeyince olanları anlamıştı. Tabii gökyüzünde bir anda ortaya çıkan milyarlarca yıldız da bunu desteklemişti. Balonu geri alıp onu kullanıma kapattı. Bu uçan balon o günden beri çalıştırılmıyor. Genç adamın ve onun aşkının bir hatırası olarak sonsuza kadar burada böylece kalacak.”

Müşterileri gittikten sonra bile Rodell, uçan balona hayran hayran baktı. Büyük büyük babasının mesleğini devralırken bu hikâyeyi ondan duymuş ve bu hikâyenin gerçekliğine kuşkusuz inanmıştı. Bazen gerçek olmasa bile bir şeylere inanma ihtiyacı duyarız. Bu inandığımız şeyden çok aslında tutunacak bir dal aramamızdandır. Tıpkı genç adamın, Ay’ın bir gün sevgisini kabul edeceğine inanması gibi. Rodell, inanıyordu. Dünyayı sevgi güzelleştiriyordu ve güzelleştirmeye de devam edecekti.