Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yalın ve Ballı

Lüis Van Qipojovv

Okyanusu taşıyan şişenin tıpasını açar açmaz tuzlu sular dökülmeye başladı odaya. Piramidin üzerindeki kiri temizlemenin en kolay yoluydu. Merdivenleri çıktı ve kapıyı açtı, ardına baktıktan sonra kapıdan dışarı çıktı. Kilitleme sesi duyuldu.

Patra, genç bir kızdı. Esmer tenini cennette bronzlaştırmışçasına dik ve şaşalı yürürdü. O caddede yürümeye koyuldu mu; genç yaşlı, kadın erkek, kedi köpek dikiliverirlerdi kaldırım köşelerine. Güneş gözlüğü gözündeyken keserdi herkesi, kendine uygun olanı bulmayı çok isterdi. Etine dolgun vücudunu tüm ihtişamıyla sergilemekten zevk alırdı, kimi zaman tek parça latexle kimi zaman da gök mavisi tek parça transparan tülle gezerdi. İstese en pahalı taşlardan bir taht yaptırır ve insanlara taşıtırdı kendini. İstemezdi, alçakgönüllüydü en nihayetinde. Sade bir limuzinini arkasında gezdirirdi, narin ve yumuşak ayakları yorulduğu vakit binebilsin diye. Bir defasında yalın ayak yürüyeceğini açıkladığında tüm canlılar işbirliği etmişçesine gezebileceği tüm caddeleri yıkayıp temizlemek için okyanuslardan ve en temiz içme suyu olan nehirlerden su çekmişlerdi. Caddeleri yıkadıktan sonra balla kaplamayı bile düşünüyorlardı ancak o kadar da uzun boylu değillerdi, hele ki köpekler ve kediler hiç uzun değildi. Patra esmer tenindeki simsiyah kaşları ve gözbebekleri kadar siyah gözleriyle, geniş ve sıcak sahilleri andıran dudaklarını sergileye sergileye geçivermişti tertemiz caddelerden hem de yalın ayaklarıyla süzülerek. Herkesin boşalması pek kısa sürmüştü, kedilerin ve köpeklerin boşalmasına daha vardı. Ağızlarından damlayan salyalardan anlaşılıyordu boşalanlar, ışık dolu güneşe korumasız gözlüklerle bakarak kör olanlar da vardı aralarında. Kediler ve köpekler sadece yalamayı düşlerdi belki o sıcak tenli yalın ayakları. Hastanelere doluşan körler ülkede izdihama neden olmaya başlıyordu bu nedenle bir daha yalın ayak gezmemeye ant içirdiler Patra’ya. Simsiyah kaşları ve karanlık gözleri yetiyordu hatta kalın dudakları fazla bile geliyordu zaten insancıklara. Patra ant içecekti ama bir şartla idi: ona, onun denginde bir eş bulunacak idi. İzdihamların yayılmasına derhal müdahale etmek isteyen köy muhtarı hemen kabul etti ve tüm köylere bildiri yayınladı. Faks makinelerinin bitmişti o gün, tüm mürekkebi.

Patra’nın denginde bir eş gerekti bize diyordu muhtar, odasında kara kara düşünürken ayakta gezinmeyi de ihmal etmiyordu. Elini çenesine koymuştu ki bu da düşündüğünü, çok düşündüğünü belli ediyordu. Tüm instagramları elden geçiriliyordu genç erkeklerin, en kolay çare buydu. İnstagram kullanmayanları kimse duyamazdı ama olsundu. Ve bulunmuştu süslü bir genç; tüm fotoğraflarında mavi gözlerini sergiliyor halde, kılsız vücuduna yanlışlıkla döktüğü birayla gözleri kapalı olduğu halde bile belli oluyordu mavi gözleri. Sağ elinin tırnaklarını çekip atmış olduğu fotoğrafın altında pek çok yorum vardı, kankasının yazmış olduğu “Gerçek altın ojesi mi sürdün kız!” yorumunda bir tane kalp titriyordu. Bu genç olmalıydı seçilmiş kişi! Muhtarlar oybirliğine bile gerek duymadan koşarak vardılar gencin köyüne. Evinin kapısını tıklattıklarında karşılarında kılsız vücuduyla çırılçıplak bir şekilde buluverdiler mavi gözlü harikuladeyi, yanlışlıkla şarap dökmekteydi üzerine. Utanarak birbirlerine bakan muhtarlar kaş göz işareti yapıyorlardı. Hemen bu şekilde götürüp teslim etmeleri gerekirdi Patra’ya. İçerideki dev hoparlörlerden Bunalım grubunun Bunalım şarkısı duyuluyordu.

Patra, son yürüyüşündeki yaralanan ayaklarına bakıyordu gözleri yaşlı. Ayak tabanı incinmiş olduğu için hekimlerden bal kovalarını getirmelerini istedi. Bu sırada terzisi de yeni giysisini dikmekteydi, taze kozlardan edindiği ipeklerle. Bilinmeyen gençle buluşma gününde giyecekti kendi tasarladığı tek parçalı elbiseyi. Ayağına gelen bal kovalarına daldırdığında ayakları, bal aşka gelmiş ağlıyordu belki bu yüzdendi yukarı doğru çıkan hava kabarcıkları. Dizine dek batırmıştı balın içine, o balı üreten arılar gurur içinde uçuşuyorlardı artık. Ortamlarda en havalı onlardı, her birine kraliçe arılar hizmet etmeye başlamıştı. Patra ayaklarını balın içerisinde ağır çekimde hareket ettirdikçe gevşiyordu. “Bal iyi geldi, hekimleri ödüllendirin” dedi. Babası bal fikrini aşılamış olan hekimleri bir odaya topladı, ödül mahiyetinde tavandan bal yağdırmaya başladığında hekimler pek de sevinmemişlerdi böyle bir tebrike. Kırmızı kurdele yeterdi belki göğüs hizasına çekilmiş bir altın çengelli iğneyle. Taştan odanın kapısı kapalıydı, tavandan akan bal da tavan hizasına dek gelmişti bu nedenleydi belki de tavanın da kapanıyor olması. Hekimler bala teslimdi artık, ağır çekimde çırpınışları hava kabarcıkları oluşturuyordu karanlıkta. Patra genç dengiyle tam da bu gece tanışacağını öğrendiğinde heyecanlanmaya başladı, tam olarak hazır olmadığı için içini telaş sardı. Terziye seslendi: “Hazır mı elbisem?” El işareti yapmasından olacaktı ki sesçisi yüksek sesle bağırdı: “Hazır mı elbisem?”

Terzi mikroskobu üzerinden baktı: “En erken on iki saate hazır olur efendim.”

Tam bir felaketti, Patra elini göğsüne attığında bayılacağını beyan ediyordu. Sesçi bağırdı en yüksek sesiyle: “Bayılacağım!” Doktorlar toplaşıverdi başına ve hemen limon kolonyası koklatıverdiler bayılmamış olan hatta baygınlıktan uzak duran Patra’ya. O güzelim esmer burun delikleri limon kolonyasını koklar koklamaz inci dişlerini göstere göstere, sahil boyu dudaklarını gere gere seslendi: “Bana derhal elbisemi getirin!” Sesçisine yaptığı yumruk işareti, sesçisinin bu sefer tekrar etmesine gerek yok anlamına geliyordu çünkü yeterince sesli söylemişti son sözünü.

Hınzır terzi anında bulmuştu çözümü: “Efendimiz, müthiş bir fikrim var hem de hemencecik yapabiliriz.”

Son kalan özgüvenini kullanmaktaydı. Kulağını gösteren Patra, dinlediğini belirtiyordu.

Hınzır terzi: “Sansürden tek parça bir elbise düşleyin, içerisindeki siz müthiş bir gizem saçıyorsunuz. Güzelliğinizi bir tutam egzotik kokuyla örtmek gibi düşünün. Sansürsüz kalan yer sadece bir meme ucunuz olacak ve eğer genç eşiniz sizin müthiş elbisenize bakarken bayılmazsa yahut ölmezse anlarız ki işte o sizin gerçekten layığınızdır.”

Pekâlâ dedi Patra, düşünceli bir pozla. İşaret parmağını ayağını sokmuş olduğu bala daldırdı, dolgun dudaklarına götürene kadar bakabilmişti hınzır terzi, dayanamazdı gerisine. Ballı parmağını ağzına götürüp emmeye başlayan Patra parmağını çıkartı ve hınzır terziye doğru sallamaya başladı: “Derhal başla elbisemi yapmaya.”

Genç köylüyü ikna etmeye bile gerek duymamıştı muhtarlar. Helikopteri gösterdiklerinde genç zıplayıvermişti elindeki şarap şişesiyle:“Ah uçmayı çok isterim sizlerle, haydi uçalım birlikte” diyordu. Muhtarlar n’apacağız bu malla diye oturup sigara yakabilirlerdi ama vakitleri yoktu. Helikoptere binip Patra’nın şatosuna doğru yol aldılar. Genç eş helikopterdeyken yeri gözlemekten kendini alamıyordu. Muhtarlar gencin çıplak vücudundan tahrik olmamak için helikopterin tavanından gözlerini ayıramıyorlardı. Gencin yanlışlıkla düşürdüğü şarap şişesi yerde sürüklenmeye başladı ve bıyıklı muhtar emminin ayağında durdu. Muhtar eğilirken zorlandı ama almayı başarıp gence uzattı. Genç özür dileyerek şişeyi alırken parmakları muhtarın parmaklarına değmekteydi.

Muhtar emmi: “Mühim değil yeğen, gideceğin yerde çok daha güzellerini içersin atsana şunu.”

Genç: “Nereye gidiyoruz muhtar bey, uçurmak istemez misiniz beni?”

Muhtar: “Güzel biriyle tanışacaksın gittiğin yerde hem uçuyoruz işte.”

Genç: “Öyle uçmak değil, neyse güzelle daha güzel uçulur hem. Sus n’olursun muhtar bey” dedi. Eli, muhtarın beyazlamış bıyıklarından dudağının ortasına denk geliyordu. Yorma kendini daha fazla derken bıyıklı muhtar emminin yanında oturan bir diğer muhtarın karşısındaki manzara bir hayli büyüktü. Genç elini çekip muhtarların karşısına oturmaya devam etti, şişesi yanında bulunuyordu.

Helikopter şatonun bahçesine indiğinde derin bir nefes alabilmişlerdi muhtarlar birliği. Patra’nın seçtiği odaya götürülen genç eş merakla etrafını seyretmesin diye gözleri bağlanmıştı kara perdeyle. Odanın kapısı açıldı ve genç biraz ilerletilerek bırakıldı. Gözlerindeki perde kafasının arkasından bağlanmış ve ayaklarına dek uzamıştı. Genç elindeki şarap şişesi ve gözündeki perde harici tamamen çırılçıplak kılsız vücudunu sergilemekte idi. Bir ses duydu, Patra’ydı bu: “Gözlerini açabilirsin, mavi gözlerinden bahsedilip durmakta, görmeyi çok isterim.”

Gözündeki perdeyi kaldıran genç çok şaşırmıştı karşısında duran sansüre. Sadece bir meme ucu belli olmaktaydı, geri kalansa hareket halinde değişen renklere bürünen bir sansür uygulamaktaydı elbise sahibine. Şarabını ağzına dikti ve yanlışlıkla üzerine dökmeye başladı, çıplak vücudundan akan şaraplar ayağına dek uzandı.

Patra: “Pek güzelmiş gerçekten gözlerin, vücudun da bir hayli güzel.”

Genç: “Seni göremeyecek miyim?”

Patra: “Göreceksin elbet, hazır olduğunda. Bak tam yanındaki piramidi dikecek babam, çok yakında. O piramit bizim evimiz olacak.” Genç, yanında bulunan,maketten özenle yapılmış piramidi gördü ama anlam verememekteydi: “Bizim evimiz mi?” diyebildi.

Patra: “Evet seninle benim. Piramidin yanındaki kutuda da benim hediyem bulunmakta, sana.”

Yeni duyduğu haberlere pek de sevinmemiş olan genç, sürpriz hediyeleri sevmiş olduğundan heyecana kapıldı hemen kutuyu açmaya koyuldu. Kutudan bir şişe çıktı, içerisinde büyük bir balık bulunuyordu. Şişenin içerisin sadece su ve yüzen balıktan ibaret duruyordu. “Hediyen için teşekkür ederim, hatta ince teklifin için de minnettarım sana ancak ben bir kadınla evlenmeyi düşünmüyorum.” Dedi canına susamış genç.

Patra bu lafın üzerine bir hayli kızmış ve bozulmuştu. Sansürlü elbisesinin ardında birçok ayıp küfür uyanmaya başlamıştı. Yavaşça gence yaklaştı: “Beni henüz görmedin bile!”

Genç: “Evet, görücü usulü de pek bana göre değil açıkçası.”

Patra, kendisine uzanan lafları birer savaş ilanı sayıyordu ama kendini zor tutuyordu, elbisesinde mi vardı hata? Yoksa memesi mi inikti? Bakmıyor muydu yoksa kendine?

Genç devam etti: “Yanlış anlama, giysin hoş, bana yaklaşımın hoş, sürprizler çok hoştu. Ancak…”

Patra: “Ancak ne!”

Genç: “Gözlerimi bir başkasına saklıyorum.”

Patra daha fazla dayanamadan elbisesinden sıyrıldı, tek sansürlü yeri kukusuydu: “Benden daha güzel bir başkası varsa söyle derhal.” Bembeyaz dişlerinin arasından fırlayan mızrak gibiydi dili, sert ve sivri.

Genç karşısındaki vücuda bakakaldı, gerçekten enfes diye düşünüyordu, güzel ve sansürsüz memeler, tenin esmer tonu, gözlerdeki karanlık… Patra’nın etrafında bir tur döndükten sonra: “Şarap içer misin?” Dedi.

Patra, “Hayır!” dedi. Genç,ellerindeki şişeleri de piramidin kenarına koydu ve Patra’nın karşısına geçti: “Üzgünüm ama kadınlar ilgi alanıma girmiyor hayatım.” dedi.

Patra yutkundu, nasıl olurdu! Kendi güzelliğini reddedebilecek bir erkek nasıl olurdu da yaşardı? Normal şartlar altında vücudunun çıplak herhangi bir bölgesini gören bile anında erekte olurken, boşalıp saçılırken nasıl oluyordu da karşısındaki yakışıklı gencinki küçülebiliyordu? Sorun kendisinde değildi, ondaydı: “Piramidi ve benimle yaşamayı reddediyorsun öyle mi?”

Genç: “Evet bebeğim aynen öyle, üzülme lütfen. Bu arada babanla konuşsan da eşcinsellerin evliliğini de onaylatıp yasadan geçirtse ya, nasıl olur?”

Patra mavi gözlere bakmaktan kendini alamıyordu. Ellemek istiyordu karşısındakinin pürüzsüz yüzünü, vücudunu ancak elleyemezdi, o gözlerin sahibi kendisini reddetmişti: “Elbette konuşurum, bak bu piramidin en ucundaki şeyden direkt babamla iletişim kurabiliyorum.”

Eline aldığı piramidi gencin hayretli bakışları arasında, dünyanın yedi harikasını kaplayabilecek olan dudaklarına götürdü: “Sevgili baba, bulmuş olduğunuz genç ibne çıktı ama sorun değil yine de sevdim onu.”

Sözünü bitirdikten sonra piramidin ucunu öptü ve gencin kafasına çakıverdi tüm kuvvetiyle. Genç ne olduğunu bile anlamadan kafasından akan sıcağı hissetti, omuzuna damlıyordu. Patra birkaç kez daha vurdu gencin kafasının yanına ve düşürdü onu. Maket sağlam çıkmıştı. Gencin saçılmış beyni, bir yumurta kırığı gibi akıyordu etrafa. Gencin kafası boştu ama yüzü halen hoştu, gözleri yerinde duruyordu tüm maviliğiyle. Patra sırtüstü ölü halde uzanmakta olan gencin üzerinde, elindeki kanlı piramitle duruyordu. Piramide baktı, gencin mavi gözlerine akmakta olan kana baktı. Piramidi, gencin kalkmamakta hata eden penisinin üzerine koydu. Sansürlü kukusunu da üzerine oturttu. Gencin üzerindeki piramitte yavaşça inip yükselmeye başladı, sesinin yüksekliği de artmaktaydı. Üzerine sıçramış olan kanları elleyip vücuduna yayıyordu, arsız dili dudaklarında geziniyor ve sahil boyu kana bulanmış sıcak dudakları yalıyordu. Kanlı eli sansürden kaçmış olan meme ucunu sıkıyordu diğer eliyle de gencin göğsüne bastırıyordu. Oturup inledikten sonra kalktığı piramidin ucu ona mükemmel olan hazzı sağlıyordu. Piramidin yapımına başlamadan evvel onu içinde gezdiriyordu, belki de sonra onun içerisinde gezinirdi. Titremeye koyulduğunda yarısına kadar girmişti piramidin. Kalktı ve mavi gözlüsünün cansız bedenine sarıldı. Sansüründen sıcaklar akıyordu. Gencin parçalanmış kafasında az biraz düzgün kalmış olan yüzüne baktı. Al yanakları yaladıktan sonra mavi gözün tekini ısırdı, bir eliyle de diğerini oymaktaydı. Patra gerçekten zevk piramidinin en üst zirvesine ulaşmıştı. Mavi gözü biraz çiğnedikten sonra tükürdü parçalı surata. Kalktı cansız bedenin üzerinden, penisin üzerinde bulunan kanlı piramide baktı, kan içinde kalmıştı. Sansüründen akan sıcağı elleyip ağzına attı, kendi kanıydı tattığı. Derin bir iç geçirdikten sonra masada kalan şarap şişesiyle hediye ettiği okyanus şişesine gözü çarptı: “Bir şarap uğruna ya Ra ne güneşler kana bulanıyor!” dedi. Şarap şişesini duvara fırlattıktan sonra hediye etmiş olduğu şişeyi özenle kanlı ellerine aldı. Şişenin tıpasını açar açmaz okyanuslar dökülmeye başladı ellerine, vücuduna ve sonra da odaya. Piramidin üzerindeki kiri temizlemenin en kolay yoluydu. Şişeyi yere bıraktı. Odayı okyanuslar basarken yalın ve ballı ayakları tadıyordu serin suları. Merdivenleri çıktı ve kapıyı açtı, ardında bıraktığı ize baktıktan sonra kapıdan dışarı çıktı. Kilitleme sesi duyuldu.

Eren Kalkavan