Öykü

Boşluklu Safidan ile Uçkuhan

O gün Safidan her gün olduğu gibi saat 6.00 sularında -fi tarihinde kurduğu telefonunun hafta içi her gün seçili-alarmının çalmasına fırsat vermeden göğsünün ortasındaki boşlukla uyandı. Gözlerini açtığında perdesi aralık olan camından görünen orman manzarasına baktı. Birbiriyle omuz omuza ağaçlar ile gökyüzündeki bulutlar, hem geceden kalma ayı hem de bir gün daha yeniden doğmaya hazırlanan güneşi selamlıyorlardı. Yanında uyanmaya çalışan eşine “Günaydın” dedi mırıldanırcasına. Ne tuhaf, sanki az önce baktığı orman gibi kardeşçesine değil de fazla sıradandı eşine olan selamı. Göğsündeki boşluğu avucunun içiyle ovuşturmaya, belki de kovuşturmaya çalıştı. Daha önceden başına geldiğinde becerememişti, nitekim yine olmadı. Hâlâ vardı işte o boşluk, tam da orada yokluğun hemen üstünde.

Aracını bu kez iş yerinden biraz daha uzağa park etti. Her zamanki terapi yöntemi olan “alışveriş” isteğiyle yakınlarda bulunan mağazaların vitrinlerine göz gezdirerek yürümeye başladı. Bilenler bilir, Mecidiyeköy Büyükdere Caddesi’nde bir yayaysanız, yolda sağlı sollu konuşlanmış satış danışmanlarının size sataşmaması için anneniz tarafından Kadir Gecesi’nde doğmuş kadar şanslı bir insan olmanız gerekmektedir. Safidan ise, olsa olsa Cadılar Bayramı’nda doğmuştu. Düşününce, kendisini şanslı olarak addedebileceği pek fazla anısı yoktu. Tüm talih kredisini on yedi yaşında arkadaşlarının ısrarıyla aldığı yılbaşı piyango biletinde harcadığına inanıyordu. O bilete amorti çıkmış ve çıkan amorti ikramiyesiyle aldığı yeni bilete yine amorti çıkmıştı. Şans üst üste iki kez gülümseyip, sonra ayakları kıçına vura vura kaçmıştı Safidan’dan besbelli. Işıklarda temiz arabasının camını kirleterek silmeye çalışan çocuklar da dâhil, tüm talihsizlikler hep onu bulurdu. Bir an tüm bu düşünce deryasından sıyrılarak karşısındaki satıcı çocuğun elindeki tabelaya baktı.

5 Fal 35 TL (Kahve falı, Tarot, Su Falı, Dilek Falı, İsim Falı)

Her boşluğa düştüğünde alışverişe tutunmaktan sıkılmıştı sanki ve birden bu fal işi gayet cazip geldi. Çocuğun yanına yaklaşıp sordu: “Ben ilgileniyorum falla, yardımcı olabilir misiniz?”

Çocuk: “Gel abla” dedi ve başladı yürümeye. Safidan da arkasında saf tutarak ilerlemeye başladı. Mecidiyeköy’ün ara sokaklarından birinde eski bir iş hanının ikinci katına çıktılar birlikte. Çocuk “Buyurun” diyerek eliyle gireceği kapıyı işaret etti. İçeri girer girmez, falcının yardımcısı olduğunu belirten kadın, kendisine kahvesini nasıl içeceğini sordu. Öyle ikram severliğinden değildi elbette bu soru, fala temel oluşturması içindi. Safidan “sade” dedi ve başladı beklemeye.
.
.
.
O gün Uçkuhan her gün olduğu gibi saat 7.00 sularında -fi tarihinde kurduğu telefonunun hafta içi her gün seçili- alarmının çalmasına fırsat vermeden göğsünün ortasındaki boşlukla uyandı. Gözlerini açtığında perdesi aralık olan camından, yoldan geçen çöp kamyonuna çöpünü isabet ettirmeye çalışan komşusunu gördü. Alarm çalmasa bu “güüüümmmm” sesi zaten her sabah rutin olarak uyandırabilirdi Uçkuhan’ı. Rahatsız oluyordu olmasına ama kibar adamdı Uçkuhan. Kadınlara “bayan” der, otobüste yaşlıları gördüğünde uyuma taklidi filan asla yapmazdı. Şimdi de çöpünü camdan fırlatan komşusuna ses çıkarmayarak bir nevi nezaketini gösteriyordu. Daha ne kadar kibar olabilirim diye düşünürken, yanında uyanmaya çalışan eşine “Günaydın” dedi mırıldanırcasına. Ne tuhaf, sanki diğer insanlara karşı gösterdiği nezakete kıyasla fazla ruhsuzdu eşine olan selamı. Göğsündeki boşluğu avucunun içiyle ovuşturmaya ya da belki de kovuşturmaya çalıştı. Daha önceden başına geldiğinde becerememişti, nitekim yine olmadı. Hâlâ vardı işte o boşluk, tam da orada yokluğun hemen üstünde.

İşine gitmek için bindiği toplu taşımadan indiğinde yarım saatlik yol boyunca sarmaş dolaş olduğu adamın, paltosuna sinen kokusunu elleriyle silkelemeye çalıştı. Bir kez daha lanet etmişti trafiğe. Göğsündeki boşlukla her uyandığında yaptığı gibi yine, duraktan iş yerine yürüyene kadar cep telefonunda bulunan arkadaş edinme uygulamasına bakmaya karar verdi. Uçkuhan’ın ekranına, seçili lokasyona ve kilometreye uygun olarak, fotoğraflarının hepsi birbirinden filtreli, cillop gibi kadınlar düşmeye başladı. O da içlerinden birinin karşılık verme olasılığını yükseltmiş olmak için, sırayla hepsine bir beğeni bırakıyordu. Yavaş yavaş keyfi yerine gelmeye başlamıştı. Göğüslerini taşıra taşıra fotoğraf koyan kırmızı rujlu mu karşılık verseydi, yoksa deniz manzarasının önünde durmuş ama kendi bacak manzarasını denizden de öne çıkarmış şu sarışın mı? Hepsi de olabilirdi hani, çok da iyi olurdu. Bunları düşünüp, sırayla beğeni bırakmaya devam ederken bir eşleşme olduğunu fark etti. Ardından ilk mesaj geldi bile; “Selam”. İşte şimdi Uçkuhan güne keyifle devam edebilirdi.
.
.
.
Safidan falcının yanındaydı. Bir yandan duvarda asılı duran vergi levhasına gözlerini dikmiş, diğer yandan aşırı sürmeli gözleriyle fincanına bakan falcıya kulak kesilmişti. Sürme; bu sektörde iş elbisesi gibi bir şeydi demek ki. Konuşmaya başladı falcı;

F: Sen ofis ortamı gibi bir yerde çalışıyorsun.
S: Evet, doğru vallahi.
F: Annen dizlerinden operasyon geçirdi mi?
S: Hayır, geçirmedi.
F: Dikkat etsin kendisine o zaman, neşter çıkmış burada.

S: Offf, Allah korusun ama yaa…
F: Bir erkek görüyorum, eşin mi?
S: Evet, eşim olmalı, kirli sakallı değil mi?
F: Kiri, sakalı burada çıkmaz kızım. Sıkıntı görünüyor burada canım, ne dert yaşıyorsun sen böyle?
S: Yani aslında bir şey yok. Sadece benim içimde bazen anlamsız bir sıkıntı oluyor, o eve ait değilmişim gibi bir his, bir boşluk, nasıl desem bilemiyorum ki?
F: Çok güzel anlattın kızım, bu söylediğin “kara büyü”. Zaten burada çıkmış işte al bak, hem suda hem kahvede görünüyor senin üzerindeki kara büyü.
S: Nee, kara büyü mü? İyi de ben çok korkarım öyle şeylerden. Kim, neden yaptırmış olabilir ki böyle bir şeyi?

F: Kötü niyetlerinden yaparlar bunu, seni sıkıntıya sokmak için, dara düşmen için.

S: Nasıl kurtulurum peki bundan?
F: Tek bir yolu var kızım, tek…
.
.
.
Uçkuhan durur mu, o da hemen “slm” yazdı az önce eşleştiği partnerine. Ne de olsa işe yürüyordu, bu iki harften tasarruf ederek selam vermiş olması, ona yol boyunca kızla daha fazla yazışması için zaman kazandıracaktı. Bunun üzerine kız ikinci mesajı gönderdiğinde, Uçkuhan çoktan kızın fotoğrafına dalıp gitmişti. Kendisinden hayli küçük olduğu belliydi ancak bu tazelik de Uçkuhan’ın her türlü işine gelirdi. Bir heyecan yaşayacaksa, en hasını bu genç kızla yaşayabilirdi. Öğrenci gibi duruyordu, sade giyimli ve dekoltesiz bir fotosu vardı. Olsun dedi Uçkuhan içinden, böyle gizem de kabulüydü.

K: Nasılsınız?
U: Beğenime cevap gelmiş, sizce iyi olmak dışında nasıl olabilirim? 😀 Sizi sormalı?
K: 🙂 Çok âlemsiniz. Ben de iyiyim, sağ olun.
U: Nerede yaşıyorsunuz?
K: Uygulamada belirttiğim konuma çok yakınım, arkadaşımla yaşıyorum, ya siz?
U: Ben de belirttiğim konumdayım, kızlarıyla yaşayan bir babayım. Beğenime karşılık verdiğinize çok memnun oldum.

K: İçimden bir his karşılık vermemi söyledi, altıncı his diyelim. 🙂

U: Ne güzel bal damlıyor parmaklarınızdan, peki şu sizi, bizi bi’ kenara bıraksak mı artık? 😀

K: Bilmem ki, olabilir. 🙂
U: Her zaman bu kadar uyumlu musun? Buluşalım hemen desem mesela, yine “olur” desen? 😀
K: Önce soruyu alayım, sonra cevap veririm, hihihihi 🙂
.
.
.
Falcıdan çıktı Safidan. Biraz sakinleşmesi gerekiyordu. Yakınlarda oturabileceği bir yer aradı ve hemen binanın yanında gördüğü kafeye girdi. Neyse ki kasa sırası fazla değil diye sevindi içinden. Americanosunu aldıktan sonra, rahat edebileceği bir köşeye oturdu ve kahvesini yudumlarken falcının söylediklerini düşünmeye başladı. Kara büyü doğru muydu? Bu kadın her şeyi biliyor muydu? Gerçek bir medyum muydu? Bahsettiği şeyler görünüyor muydu o fincanda, kartlarda, suda sahiden de? Bunları düşündükçe yüreğindeki boşluk daha da derinleşti. Hemen telefonuna sarılarak annesini aradı. Olanı biteni ona anlatmak ve fikrini almak istiyordu. Yaşı kaç olursa olsun, yüreği sıkıştığında annesine koşmaktan vazgeçmemişti. Telefon üçüncü çalışıyla birlikte açıldı. Safidan yaşadığı fal anısını aktarıp, büyü hakkındaki yorumlarını almak isterken karşıdan gelen bu hasta ses onu duraksattı. “Anneciğim, iyi misin?” dedi. Annesi, hiç iyi olmadığını, geceden beri sağ dizinin ağrısından gözüne uyku girmediğini söyledi. Safidan şoka girmişti. Falcı, annesinin diz ağrısını bilmişti işte. Bu bilgi doğru çıktıysa, kara büyü meselesi de doğruydu. Demek sonsuz boşluk hissinin nedeni buydu. Başka türlü neden bu kadar mutsuz olurdu ki insan? Her şey bu yüzdendi. Allah’tan falcı kara büyünün panzehirinin tarifini Safidan’a sunmuştu peki ama bu nasıl olurdu? Safidan asla yapamazdı ki… Yapamadığı takdirde de bir ömür bu sıkıntıyla mı yaşayacaktı? İyi gelsin diye daha kaç Louis Vuitton çanta alacak, kaç kez daha gittiği en kalabalık müzikallerde içindeki boşluğuyla yapayalnız kalacaktı? Yetmişti artık, orta yaşın üstüne çıkmaya hazırlanıyordu ama çoğu uyandığı güne lanet ediyordu. Bundan çok sıkılmıştı. Tek çözümü buysa eğer, yapacaktı. Tam da şu an kesin kararını vermişti işte. Derin bir nefes aldı ve nereden başlayacağını buldu. Kara büyü panzehiri için ihtiyacı olanların listesini çıkarmaya karar verdi. Az önce sitem ettiği kaderinde bahsi geçen çantasına elini uzatıp içinden gözlüğünü aldı ve gözüne yerleştirdi, ardından bir tane kalem istedi amerikanocu çocuktan. Masadaki peçeteye uzanarak yazmaya başladı. On dakika içinde tüm ihtiyaçlarının bir listesini yapmıştı bile. Şimdi sıra hangisini, nereden alacağını bulmaya gelmişti. Bunun için de az önce annesiyle konuşup, masanın üzerine bıraktığı telefonunu tekrar eline aldı ve arama motoruna sırayla ihtiyaçlarını yazmaya başladı. Karşısına çıkan ilk adresleri not aldıktan sonra, yola koyuldu.
.
.
.
Uçkuhan olanlara inanamıyordu. Daha bir kaç saat önce güne sıkıntıyla uyanmasına rağmen her şey güzelleşmeye başlamıştı. Kız, buluşma teklifini hemen kabul etmişti. Görüşecekleri yer ve saat konusunda sözleşmişlerdi bile. Bugün mesai uzun olacaktı besbelli. Bu heyecanla gün biter miydi? Bu kadar sevinçliyken birden eşine ne yalan söyleyeceği aklına geldi. Aslında ortamlarda güvenilir olarak tanınırdı Uçkuhan. Bu güvenilirliği yabana atılacak seviyede hiç değildi, mesela kasiyer olsa kimsenin şifresine yan gözle bakmayacak kadar uzakta tutardı pos cihazını ya da emanetçi bürosunda çalışsa, çişini tutmaktan prostat olmayı göze alacak kadar sadık kalırdı verdiği taahhütlere. Bir tek eşine gelince durum biraz farklılaşıyordu, ah o da hep içindeki koca boşluktan dolayıydı işte. Neyse, bu kadar felsefe yapmaya gerek yoktu. Sadece felekten bir gece geçirecek ve yine kızlarına, eşine sarılmak üzere gürültülü mahalledeki evinin yolunu tutacaktı. Cebinden telefonunu çıkarttı ve eşine bu akşam fazla mesaiye kalacağı için, eve geç geleceğini belirten mesajını gönderdi.
.
.
.
Safidan alışverişini tamamladıktan sonra, falcının fincanında gördüğü yerin yakınındaki bir kafeye oturarak beklemeye koyuldu. Bugünün, kahve kategorisindeki üç, kendi kulvarındaki ikinci olan americanosunu yudumlamaya başladı. Hemen yanındaki sandalyeye bıraktığı malzemelere gözünün ucuyla baktı ve bir yandan akşamın kızıllığını izlerken diğer yandan saatin falcının belirttiği zamana yaklaşması için dakikaları saymaya odaklandı. Ne de olsa yarın bambaşka bir güne uyanacaktı ve bambaşka bir Safidan olarak mutlu bir şekilde hayatına devam edeceği inancına sıkı sıkıya sarılmak, ona şimdiden iyi gelmişti.

Hesabı, temassız özellikli kredi kartından çekmek isteyen amerikanocu çocuğa onay verdikten sonra Safidan, kafenin lavabosuna doğru yöneldi. Aynadaki suretine bakarak, umutsuz haline veda etmek ve bu akşam için ne kadar hazır olduğunu son bir kez görmek istedi. Elini bugün aldığı ihtiyacı olan malzemelere götürdü. Çantada, durmasını istediği gözde olduklarından emin olduktan sonra, suç aletini hafifçe okşadı, bu ikili bu gece epey can yakacaktı.

.
.
.
Uçkuhan iş yerinden ayrılmadan önce tuvalete uğradı. Kızın yanına gider gitmez hacet gidermek uygun olmazdı. Lavabonun karşısına geçerek sabunsuz ellerini musluğun altına doğru uzattı. Su gelmeye başlayınca önce avuçlarını, sonra aynaya bakarak saçlarını ıslattı. Orta yaşı geçmeye başlasa da hâlâ gideri vardı işte. Kız hemen düşmemiş miydi? Düşmüştü. Eşinin tanıdıklarına yakalanmamak için kendisi olduğu belli olmayan fotoğrafıyla bile olsa, kızları düşürebilme yeteneği ona öz güven vermiş ve içindeki boşluğu doldurmaya yetmişti. Hele bir de bu akşam güzel geçsin, o zaman boşluk moşluk kalmazdı daha da. Rutin hayatı rengarenk olurdu. Saçını düzelttikten sonra ıslak elleriyle kemerini düzeltti. Pantolonunun fermuarını kontrol edip, kızın karşısında kendisinin övgü kaynağı olacak suç aletini sağ eliyle toparlar gibi hafifçe okşadı. Bu ikili bu gece epey can yakacaktı.

İş yerinden çıktıktan sonra kızla sözleştikleri adrese, Mısır Çarşısı arkasındaki Piramit Otel’e gitmek üzere yollara düştü. Bu kez sıkış tıkış toplu taşımalara binmek yerine taksiyi tercih etmişti. Kıza ter filan kokamazdı. Arkadaşlık uygulamasında yayılabilecek olumsuz bir yorumla, ününün kötüye çıkmasını hiç istemezdi. Bu tercihi onu, önümüzdeki günlerde bir kaç öğle yemeğinden feragat ettirmeye götürecekti ama buna değerdi. Ne de olsa yarın bambaşka bir güne uyanacak ve bambaşka bir Uçkuhan olarak mutlu bir şekilde hayatına devam edecekti.
.
.
.

Safidan kafeden ayrılarak falcının belirttiği adrese, Mısır Çarşısı arkasındaki Piramit Otel’e doğru yönelmeye başladı. Bir yandan titreyen ellerini durdurmaya çalışırken, diğer yandan çarpan kalbinin sesini susturmak istiyordu. Vazgeçemezdi, sonunda o anlamsız dertli günleri nihayete erecekti. Otelin dönen kapısından geçtikten sonra, lobide resepsiyona gelenleri rahatlıkla duyabileceği bir koltuğa ilişti.
.
.
.
Uçkuhan hemen otelin önünde taksiden indiğinde, kızı otelin dış kapısında kendisini beklerken buldu. Fotoğrafından daha diri ve güzeldi. Bu gece tam istediği gibi geçecekti Uçkuhan’ın ve bundan sonra hayatındaki anlamsız can sıkıntısı bitmiş olacaktı. Kızın yanına yaklaşıp selamını verdi ve hafifçe beline dokunarak döner kapıya doğru yönlendirdi. Resepsiyondaki prosedürel işlemleri tamamladıktan sonra otel görevlisi; “102 numaralı oda, birinci kat, sağdaki asansörleri kullanabilirsiniz.” dedi. Uçkuhan’ın kalbi heyecandan yerinden fırlayacaktı. Safidan ise artık kalbinin sesine değil, otel görevlisinin oda numarası sesine odaklıydı. Piramit Otel, 102 numaralı oda, birinci kat. Tam da fincanda göründüğü gibi. Beklediği kişiler bunlardı.

Uçkuhan odadaki minibara yöneldi. Kim bilir ne zamandır orada bekleyen kırmızı şarabın tozlanmış şişesini açarak iki kadeh doldurdu, birini kıza uzattı. Şaraptan bir yudum alır almaz dolgun dudakları iyice pembeleşmişti sanki kızın. Ya da Uçkuhan’ın renksiz hayatında bu renkler göz alıyordu, o da olabilirdi. Uçkuhan kadehlerin bitmesini bekleyemedi. Sadece sabahtan beri bu anı bekliyor gibi görünse de, ömrünün rutin geçen son on beş yılında da bu anı beklemişti çünkü. Kızı kendisine doğru çekti ve boynundan öpmeye başladı. Biraz utanıyor numarası yapsa da, karşı koymadı kız da ona. Durumdan hoşnut olduğu her halinden belliydi. Uçkuhan bu gazla dudaklarını öpmeye başladı ve kendi ağzındaki şarap tadıyla kızınkini karıştırarak adeta libido kokteyli isimli bir içki elde etti. Kadehleri köşedeki masanın üzerine bırakarak, yatağa doğru sürüklendiler yavaşça. Kız sırt üstü uzanmış, Uçkuhan’da kızın hafif aralık bacaklarının arasından geçecek bir konumda yatağa ve kıza yüzükoyun uzanmıştı. Öpüşmeleriyle solukları hızlanırken, sağdaki asansörün birinci kata geldiğini belirten sinyal sesini duyamayacak kadar hormon savaşları başlamıştı odada. Safidan asansörden indikten sonra, “oda numarası 100-105 –>” , “oda numarası 106-110 <–” yazan levhalara baktı. 102 no’lu odanın dâhil olduğu aralığa doğru, sağ tarafa yöneldi. Koridorda çiftin iniltileri çoktan duyulmaya başlamıştı bile. Safidan’ın yüzünde tiksinmiş bir ifade bulunuyordu. Yıllarca üzerindeki bu mutsuzluk kara büyüsüyle yaşamış, içindeki koca boşlukla gezmiş ve hayatını boşa harcamıştı. Sonunda bugün gittiği falcının tespitiyle, uçkuruna hakim olamayan zavallı bir erkeği bu adreste kurban ederek, hem dünyayı bir adet güvenilmez pislikten temizleyecek hem de bundan sonraki yıllarını yüreğindeki boşluk olmadan, mutlu mesut yaşıyor olacaktı. Salaklar, kapıyı da aralık bırakmıştı heyecandan. Çantasından bugün aldığı eldivenleri, tabancayı ve susturucuyu özenle çıkarttı. Eldivenleri eline, susturucuyu silaha taktıktan sonra içeride kendisini gözü görmeden sevişen çifte son bir kez baktı. Uçkuhan kızın üzerinde ritmik hareketlerle gidip geliyor ve bu ritmle paralel olarak inlemeleri artıyordu. Safidan silahını doğrulttu, Uçkuhan’ın sırtının sol üst tarafına nişan aldı ve sol eliyle kendi yüreğindeki şimdi dolmaya başlayacak olan boşluğu ovaladıktan sonra, iki elinin işaret parmaklarını geçirdiği tetiği ani bir hızla ateşledi. Uçkuhan ne olduğunu anlayamadan, bu kez istemsiz bir ritmle geriye doğru yükseldi ve göğsünden geçen kurşunlakanların yolun sonu olduğunu idrak etti. İşte göğsündeki koca boşluğu bir kurşunla dolmuş ve renksiz hayatı kan kırmızısı olmuştu.

Son inlemesini üstünde olduğu kıza değil, Safidan’a armağan etti.

Safidan: Falcının söylediğini yapmasına rağmen, içindeki boşluğu dolduramadı. Belki de öyle bir boşluk yoktu ya da herkeste vardı. Geçirdiği hapis günlerinde boşluk üzerine daha fazla düşünmemeye çalışarak, ucuz ruju nereden bulabileceğine odaklandı.

Uçkuhan: Uçkurunun peşinden giderek, boşluktaki yüreğine istediği gibi renkli bir hayat yaratmış ama hayatına sahip çıkmayı becerememişti. Garip bir cenaze töreniyle defnedildi.

Falcı: Yoldan adam avlayan elemanı ve yanındaki yardımcısıyla her günün sonunda ganimeti bölüşmeye devam etti. Saf insanları kandırdı ama vergisini kuruşu kuruşuna ödeyerek devleti asla kandırmadı.

Kız: Diğer uygulamaların yerinin kaymasına aldırış etmeden, telefonundaki arkadaşlık uygulamasını derhal kaldırdı. Üstünde can veren adam travmasını aşabilmek için ömrü boyunca farklı pozisyonlar denemeye mahkûm oldu.
Eş(kadın): Her ters giden işinde öldürülmüş kocasına beddua ederek günlerini geçirdi.

Eş(erkek): Eşinin saflığının başına açtığı belaya şaşırmadı.
Otel görevlisi: Housekeeping’den gelen kanlı çarşaf bildirimi ile polislere haber verdiği ve fazla mesai yaptığı o günü asla unutamadı.

Taksici: Durakta okuduğu gazete manşetindeki kanlı aşk cinayeti haberindeki katkısından bihaber, karbonatlı çayını yudumlamaya devam etti.
Americanocu çocuk 1 ve 2: Bir buçuk TL farkla yumuşak içime ikna edebileceği müşteri bulmakla meşguller, cinayet minayet umurlarında değil.

Çöp fırlatan komşu: Karşı komşusundaki cenazenin kendi başına gelmemesi için dua ettiği her akşam, kocasına farklı meyveler soydu. Bu şekilde çöpe değişik rayiha kattığı için memnun.

Kardeşçe orman: Nazım Hikmet şiiriyle kazandığı popülariteye zeval gelmeden rüzgârda raks ederek günlerini geçirmekte.

Sena Gölebakar

Sena edebiyata, lisedeki öğretmenine duyduğu sevdayla gönül verdi. İlk cesur denemesi de yine lisede serbest konulu bir kompozisyon dersinde yazdığı, öğretmenine hayranlığını dile getiren eseridir. Kompozisyondan 100 almış ama öğretmeninden de uyarı almıştır tabii. Üniversite sınavında Edebiyat öğretmenliği istemesine rağmen İktisat bölümünü kazanarak, istemediği bir öğrenimi tamamlayan Sena şimdi global bir şirkette finans yöneticisi ancak hayatın her alanında saklanan ilhamları görebilen bir yüreğe sahip. Bazen şiir olur, bazen öykü. Hayat Sena’ya böyle güzel işte.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Senaa says:

    Selamlar @ebuka,

    Öykümü okuyup, yorumladığınız için çok teşekkür ederim öncelikle.

    Genellikle bir tema için yazmıyorum, daha doğrusu yazamıyorum ama yazma sevdası öz geçmişimde de bahsettiğim gibi ilk gençliğimden beri benimle. Lisedeki edebiyat öğretmenim şöyle derdi, “Evdeki birine not bile bırakıyor olsan, özel bir yazı yazıyor olduğuna inan.” Belki de bu görüşü düstur edindiğimden, günlük mesajlaşmalarımda bile özel bir şey yazıyormuşum duygusuna giriyorum, ilham fln geliyor işte :smiley: Özetle amatörce bir şeyler karalıyor ve bir yerlerde pek paylaşmıyorum ama size böyle hissettirmiş olmak mutluluk verdi.

    Ayrıca mizahi dokunuşlar yorumunu da bu Seçki’de sizden almak oldukça gurur verici. Öykünüzdeki küfürün erkek tekelinde olduğu konusu gibi, mizahın da erkek tekelinde kaldığı konusunda bazı şikayetlerim vardır genel olarak. Bu yüzden sizin gibi öykülerinde mizaha bolca yer veren birine bu duyguyu aktarabildiysem ne mutlu bana.

    Eleştirdiğiniz noktaya gelince, aslında Safidan da Uçkuhan da benim özel hayatımda çok yakından tanıdığım ve hikayelerinden esinlendiğim iki karakter. Bu yüzden kendimi bir yazar olarak öyküden bağımsız tutmak en zorlandığım kısımlardan biri oldu. Size de yakalanmışım zaten, baksanıza :see_no_evil:

    Değerli yorumunuz için tekrar teşekkürler,

    Sevgiyle,

    Sena

  2. Senaa says:

    Bence hepimiz genellikle bunu yapıyoruz. :slight_smile:

    Tüm yorumlarında haklısın. Öyküyü yazmaya başlama sürecimde @MuratBarisSari ile konuşmuştuk, mükemmel olmasını istediğim için kaç aydır forumdayım ama bir şey paylaşmıyorum diye. O da mükemmeli beklersen hiç yazamazsın demişti. Genel yaşam tarzım da bir şeyin mükemmel olmadığı zaman hiç yapılmaması yönündeydi ama bu keskinliğimi son dönemlerde törpülemeye çalışıyorum. Bazen bir yerden başlamak gerek, sonra mükemmele gitmek için çabalamak gerek. Siyahtan beyaza geçilmiyor, bolca grili bir yolculuk var arada, iyi yazar olmak ve olmamak yolculuğunda.

    İlk öykü eleştirilerimi aldığım için çok mutluyum. Sırayla herkesin yorumundan kendime notlar alıyorum. Bu yüzden okuman ve fikirlerini aktarman çok değerli.

    Bu arada önceki aylardaki bir öyküye “muhasebeci Mehmet mi yazdı” tarzında bir yorumun vardı. Ben de mali müşaviriiiiiimmmm, muhasebe müdürüyümmmm, belli oluyor mu? :see_no_evil::see_no_evil::see_no_evil::joy:

    Görüşmek üzere.

    Sevgiler,

    Sena

  3. @Senaa Selam,

    Ben bu öyküyü Gerçek Kesit’e benzettim. Gerek anlatım tarzı olsun, gerek gerçeküstüne göz kırpan bağlantılar olsun, gerek daktilo sesleriyle hayat bulmuş son hikâyeleri olsun; tam bir Gerçek Kesit bölümü olmuş bu. :sweat_smile:

    Şaka bir yana kaleminize sağlık. Beğendim ben öyküyü. Başarılı bir kurgu, samimi bir dil. Diyalogları biraz eksik buldum. Bu konuda zaafım var, abartıyor da olabilirim o yüzden her eleştirimi kendi bilişsel süzgecinizden geçirerek uygulamanızı temenni ederim.

    Mesela bu cümleler pek inandırıcı gelmedi bana. Diyalog yazarken sesli biçimde kendi kendime konuşurum ben. Kulağa hem doğal hem de fonetik açıdan güzel geliyorsa yazarım. Bir tavsiye olarak belirteyim.

    Bir de bir Türk kahvesi, üstünde iki Americano insanı bi’ tuhaf eder. El ayak titretir, taşikardi yapar. Bu detaylar önemli. :blush:

    Kaleminize sağlık. :pray: Görüşmek üzere.

    Ek: Bu arada Seçki’nin kadın yazarlarına teşekkürü bir borç bilirim. Kaleminizi sakınmadan yazdığınız bu öyküler çok güzeldi, tebrik ederim. :+1:

  4. Senaa says:

    @ulu.kasvet,

    Selamlar tekrar, ben bitirdikten sonra yorumuna ekleme yapmışsın. Ayrıca cevap vermek istedim. :slight_smile:

    İçten teşekkürünü alıyorum, çok mutlu oldum ancak seni tenzih ederek söylüyorum, lütfen yanlış anlaşılmasın; “kadınsınız ama nasıl da yazmışsınız” yorumu yerine cinsiyetime bakılmadan, cümlelerime bakıldığı, ötekileştirilmediğim bir edebi dünyada kalmayı diliyorum.

    Çok teşekkürler tekrar :pray:t2::slight_smile:

    Sena

  5. Tekrar selam,

    Ya aslında o eklemeyi yapmamın nedeni şuydu:

    Ben böyle bir şey söylemiştim. Bakıyorum bu ay Seçki’deki öyküler içlerinde tam ayarında bir karanlık taşıyor. O yüzden bir teşekkür etmek istedim. Tesadüfi olarak kadın yazarlara denk geldi bu cesaret; benim de isteğim o yöndeydi. Mesele budur. :blush:

    Bu arada ilk öykünmüş, hoş geldin. Daha nice öykülere… Benim başka işlerim var, yine üretiyorum; Kayıp Rıhtım’a değil başka yerlere. :wink: Mutlaka buluşuruz yine.

    Görüşürüz :pray:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

21 cevap daha var.