Öykü

Yalnız Ruhun Mezarı

“halbuki ne zamandır uçtuğumu görüyormuşum rüyamda
geçen gün fark ettim meğer uçmuyormuşum, rüyaymış.”

– can karatek

Bazı şeyler vardır, dile getirildiklerinde öyle bir his yaratır ki boğulacak gibi olursunuz. Bir şeyler içinizden çıkmak ister, kapıları zorlar, duvarları yıkmaya çabalar. Aslında anlatacak çok şeyiniz vardır ama korku, utanç, öfke ya da her ne his ise o kadar kuvvetlidir ki tek kelime edemezsiniz. Yalnızca, dinler ve o günlerin tekrar gelmemesi için dua edersiniz. Konuyu değiştirmeye çalışırsınız. İlgilenmiyormuş, bilmiyormuş gibi yaparsınız. Unutulsun diye uğraşırsınız.

İşte, bir kişi hayaletlerden ya da perilerden bahsetmeye başladığında bende aynen böyle oluyor. Kim durduk yerde hayaletlerden bahseder zaten o da ilginç bir konu. Mesela, bir Pazar akşamı, ertesi gün okul varsa ve öğretmen ödev vermişse, televizyonda Hayalet Avcıları’nın oynama olasılığı, asansör kazasında ölme olasılığınızdan kesinlikle daha yüksektir ve inanın bana, asansör kazalarını hafife almamak gerekir. Eskiden, böyle bir durumda suçluluk duygusunu unutarak göbek atacak olan ben, o olaydan sonra artık kanalı değiştirmek için kumandaya savaş açıyorum. Normalde ertesi gün, tören öncesinde Ferruh’a filmden bahsetmek için can atarım. Zaten bu yaşlarda yaptığınız her şeyi diğer çocuklara anlatmayı düşünerek yaparsınız. Anlatacak kimseniz yoksa hikayeler bilmenize de gerek yoktur. Ve benim hikayeler dinlemeyi bırakışım ile Ferruh’un kayboluşu böylece paralel iki çizgiye oturur. Paralel iki çizgi uzayda asla kesişemeyeceği için, ben de derdimi bu sayfalara dökeyim dedim.

Aslında Ferruh’un kaybolduğunu söyleyerek biraz yalanla başlamış oldum. Nihayetinde, ona ne olduğunu pek de bilmiyor sayılmazdım. Sadece bu olayın nasıl olduğunu hala anlayamamıştım. Dehşeti ve korkusu üzerime sinmişti ve hayır, arkadaşım korkuyordu anne ondan bulaşmıştır demek de işe yaramıyordu.

Sonuçta Ferruh’la oldukça yakın arkadaştık. Beden derslerinde adım saydıktan sonra ilk onu alırdım, çok da iyi topa vuramazdı gerçi çelimsiz çocuktu. Kendisi pek söylemezdi ama babası dövüyordu sanırım. Pek anlamam, acı çekiyorsan babaya ihtiyacın yok demektir. Yine de eğlenceliydi, en ufak ters harekette kaçar giderdi, korkaktı biraz. Şakalaşmalarda bile canının çok acıdığını söylerdi. Bazen ağlayarak koşar giderdi. Biz de arkasından bağırırdık. “Sen de vur gel sen de vur! Annene söyleme lan! Gel sen de vur piç!” Nafile tabi, annesine söylediğini bir kaç gün sonra yolda falan görürsek kadının kulağımızı hafifçe çekmesinden anlardık.

“Oğlum, Ferruh’a kötü davranıyorsunuz bak, yapmayın hasta o.” “Yapmayın hasta o.” “HASTA O.”

Neredeyse bütün okulun çocukluğu Ferruh’un hasta olduğunu duyarak geçti. Ne hastasıymış, neyi varmış hiç öğrenemedik tabi. Topa vuramayan çocuktu işte bize göre. Hevesliydi yine de her şeye katılmaya çalışırdı. “Oğlum hadi lan koşu yarışı yapalım mı, bak direğe kadar tamam mı sonra da buraya döneriz.” “Aklıma süper fikir geldi, taşları koy üstüste topu çarptırıp birbirlerini yıkmaya çalışalım.” Bunlar ondan çıkan fikirlerdi. Benden ya da Metin’den genelde “Güreşelim mi lan?” çıkardı, Metin şişmandı, biraz saf çocuktu ama iyi güreşirdi. Çocuk güreş turnuvasına mı ne yazdırmış babası, ikinci tura çıkmış onu anlatırdı sürekli. “Ben turnuvadayken orada bir çocuk vardı..” “Ben turnuvadayken de böyle yapardık..” Ha, bu fikirlerden kaçardı işte Ferruh.

Ben mi? Bana pek girmedik evet, benim özel bir durumum yok. Her şeye uyarım. Eğlenceli olsun yeter. Temmuzun en sıcak gününde dondurmayı parmağa değdirmeden bitirme yarışmasına bile varım. Boş boş oturmaktan, kıçındaki terleri silmeye çalışmaktan iyidir. Ne okumuştum, heh, hiçbir şey yapmazsan hiçkimse olursun. Öyle yani, bisiklet yarışını severim aslında, kazanırım çünkü bisikletim diğerlerininkinden biraz iyidir. On sekiz vites. Bilek gücü pek yok tabi ikiden yukarı çıkmadım ama on sekiz vites yani haberiniz olsun.

Bu sebeplerden, herhangi bir öneriyi reddetmek bana göre değil. Ferruh son zamanlarda başka bir şeye sarmıştı. Aslında benim de ilgimi çekmiyor değildi. Sınıfta sağa sola dolaşır herkesten bir sayı söylemesini isterdi, sonra bu sayıları kullanarak bir hazine haritası yaratırdı. Ortalama olarak şöyle bir şey:

“Bayraktan başla 18 adım ileri, 25 adım sola, 66 adım sola, 78 adım sağa, 34 adım sola. Orayı kaz bir şey çıkmazsa su dök.”

Biz önce bunları okumuyoruz. Gizli gizli yazıyor, sonra gidip bir yere şişenin içinde gömüyor. Okul çıkışında o yoldan gitmemizi istiyor ve bam! Şans eseri bir hazine haritası buluyoruz. Yaza çok yaklaştığımız, havalar çok sıcak olduğu ve yapılması gereken ödevler bizi beklediği için, bu kaytarma fırsatlarını değerlendirmemiz işten değil. Hemen haritanın bizden istediklerini yapmaya başlıyoruz, ama yavaş yavaş ve tartışa tartışa yapıyoruz. “Kimin adımıyla ama, benim adımım mı senin mi?” “Oğlum solda duvar var lan nasıl geçicez?” “Oha bu gerçek harita abi üstüne tarihi ev yapmışlar bakın!” “Perili evdir ya girmeyelim bence kapıyı mühürlemişler.”

O evlere her zaman girilirdi tabi, kapıdaki bir paslanmış demire vurulan kilit, asla bir çocuğun merakını engelleyemez. Yıkık bir duvar ya da camı kırılmış bir pencere, eski pantolonun cebinde bulunmuş para kadar değerlidir. Kaçırılması olanaksız fırsatlardır. Birileri bir yerlerden el feneri bulur, çantalar hazırlanır, iki katlı ev taranmaya başlanır. Sandıklar açılır, eski kağıtlar karıştırılır, okunamayan yazılara gizemle bakılır. Sonra balkona çıkılır ve oturup meyve suyu içilirdi. Kızlardan konuşulur, öğretmenler çekiştirilirdi. “Oğlum Türkçeci, Tuba’yı kayırıyor ya hep yüksek not alıyor neden sanıyorsunuz?”

O günlerdendi işte. Kıra pikniğe gitme zamanı da gelmişti. Ya da özel bir gün olduğu için, tüm ailem bana fazla iyi davranıyordu. Köye çok uzak sayılmayan, bisikletle yarım saat kadar bir mesafede ufak bir gölet vardı. Bir dağa tırmanır gibi çıkıldığından, aslında dedemle pikniğe gitmediğimiz sürece çok da tercih edilesi bir yer değildi benim için. Göletin, dağın dikleştiği yamacındaki açıklıkta tahta masalar falan duruyordu, gelenlerin mangal yapması için taştan şömineler yapmışlardı. Dedem yine bütün aileyi toplamış, ipini tavuğunu almış, oraya götürmüştü bizi. Ferruh’u da çağırmıştım, aslında aklıma gelmezdi, çocuk bir haftadır okula gelmiyordu, hastaymış iyileşmiş sonunda. Annem demişti, çağır çocuğu da diye. Hatta sürekli ondan bahsediliyor gibi geliyordu ama duymuyordum.

Güneş tam tepede, gölün duru sularından balık tutmaya çalışan kuzenlerime, çimenlerin çiğleri buharlaşmış yüzeyinden dokuz katlı topumuza, patlamaya çalışan patlıcanların gergin dokusundan dedemin buruşuk yüzüne yansıyordu. Hiçbirimizi kayırmıyordu ya da dışlamıyordu. Ancak beni, topumuzun rüzgarda aldığı falsodan daha fazla ilgilendiren bir konu vardı. Bu göletin yakınlarında ufak bir antik şehrin kalıntıları olduğunu biliyordum. Bir keresinde dedem götürmüştü, kabaca gezmiştik ama adam gibi incelememiştik. Ferruh da bunu biliyordu tabi ve aslında o yüzden geldiğini hissedebiliyordum. Eğer bir arkadaşınızın amacı varsa ve onu size söylemediği halde hissedebiliyorsanız, bu sinir bozucu bir histir. Bu gerginliği kırmak için söze girmem gerekiyordu ve çok gecikmek istemedim.

“Buralarda kalıntılar var yaa işte, şurdan şöyle gidince.” Hoop, top Ferruhta.

“Biliyorum lan gidelim mi? Bir şeyler buluruz?” Hoop, top bende.

“Gidelim ya, bir şey bulamayız ama ne olacak.” Hoop, top muhteşem bir falsoyla gölde küçük canlılar için tsunamiler yaratarak yüzmeye başladı. Nesnenin boyutu ne olursa olsun, gölde fark edilir bir etki yaratırdı. Bu, kalıntılara gitmemiz için yeterli bir sebepti.

“Aferin. Ne olacak şimdi?” Annemin sert çıkışını duymamış gibi yapmak, her zaman en mantıklısıydı. Kuzenler, oltalarını topa sallayıp eğlenmeye başlamıştı bile sonuçta. “Dede, kalıntılara gidicez biz nerdeydi onlar?”

“Oğlum gidilir mi oraya tek başına, ateşi yakıyorum bak yemeği yiyelim gideriz birlikte.” Dedemin yemekten sonra yapmaktan hoşlandığı tek şey namaz kılmaktı aslında, gideceğimizi sanmıyordum, muhtemelen salıncak kurulur ve teyzelerin sallanıp “Çocuk gibi eğleniyoruz vallahi.” demeleri izlenmeye çalışırdı.

“Biz gideriz ya nolcak. Şurası zaten.”

Dedem fazla itiraz etmez, tarife başladı. Tahmin ediyordum aslında orada olduğunu, ormandan düz gidiyorduk, sonra büyük ağacın oradan sola dönüyorduk, ileride taşları görürdük. Annemin itirazları da fazla yoğun değildi, daha çok şefkatli bir ses tonuyla konuşuyordu. Yine de beni pek kırmak istemediği ortadaydı.

Yolculuğun henüz başında kafamda hissettiğim dal parçası, aslında bunun çok da iyi bir fikir olmadığını baştan kanıtlıyordu. Ferruh, çürük dişini bile göreceğim bir acımasızlıkla sırıtıyordu. “Al bi tane sopa al, kurt falan çıkarsa döveriz.” Çok da mantıksız değildi, elimizde sopa olmazsa kurtlara karşı nasıl savaşırdık? Bir süre kaybolduğumuzu düşünerek korksak da, yolculuk hepi topu yarım saatten fazla sürmemişti.

Geldiğimiz yer, daha önce dedemle geldiğim yerden farklı görünmüştü bu kez gözüme. Yine böyle bahar aylarından birinde gelmiştik, her taraf yeşillikti. Ufak bir dere bile akıyordu. Şimdiyse ormanın arasında kurumuş bir bataklığı andırıyordu daha çok. Nedense etraftaki ağaçların içlerinden hayat çekiliyormuş, onlarsa bu antik taşlarla birlikte dünyaya tutunmaya çalışıyormuş gibilerdi. Bilemiyorum belki de aslında o kadar farkı yoktu daha önceki gezimden, yalnızca bu kez biraz daha korkutucu gelmişti. İnsan yanında “Sen bizim çocuğa dayılanmışsın.” diyecek bir büyük bulamadığı zamanlarda kendisini küçük ve her türlü zarara açık hisseder. Her şey düşman ve korku dolu görünür. Bir de macera arayışı, bunu bir isteğe dönüştürdüğünde, şeytan ruhunu satın alıp mazoşist partiler düzenliyormuş gibi mutlu olursun. Korku, korkunç bir hazza dönüşür.

“Oğlum lan çok korkunçluymuş burası, kaşınmaya başladım.” Dedi Ferruh sopayı savuracak gibi tutarak. Ferruh böyledir işte, korkak tavuk, bir de kaşınır ödü bokuna karıştı mı. Böyle bir arkadaşınız varsa, tehlikelere karşı güçlü durmayı bilmelisiniz. Her ne kadar her zaman korunan tarafta olmuş olursanız olun, artık koruyan tarafta olmak zorundasınızdır. En olmadık tehlikeler onu bulabilir, size bulaşabilir.

“Bak şimdi, sen arkayı koru ben de önü. Gözünü ayırma pek etraftan, bir şey çıkmaz lan öğlen vakti, nolacak. Bağırdık mı duyarlar zaten.” Ben de elbette anaç bir kişilik sayılırım.

Ferruh’un güçsüz ve korkan bedenini sırtımda hissetmiştim, istemeden de olsa güldüm. Hızımız biraz yavaşlamıştı ama zaman geçmeden ayrılacağımızı biliyordum. Ellerimizdeki utanmaz kılıçlar bizi yeterince korurdu canavarlardan. Ancak bu yürüyüş biçimi, hazineleri keşfetmemizi zorlaştırıyordu.

“Hiçbir şey yok lan burada, taş hep.” Dedim memnuniyetsizce. Böyle de huyum kurusundu işte, memnuniyetsiz herifin tekiydim. Çok şikayet ederdi Ferruh bu konuda.

“Ne bekliyodun ya, harabe işte yıkılmış bunlar eskiden insanlar yaşıyormuş içinde, ölmüşler, çürümüşler.” Ferruh ise durumdan zevk almayı iyi bilirdi. “Onlardan kalıntılar bulabiliriz, bak şuradaki ev herhalde, pek yıkılmamış sağlam duruyor, gel girelim.”

İleride harbiden çok da yıkık görünmeyen bir yapı vardı. Aslında evden çok küçük bir tapınağı andırıyordu, çatısı falan yıkılmıştı. Ferruh da artık yanıma gelmişti, ormanın ortasında kaç bin sene önce ölmüş adamlardan zarar gelmeyeceğine ikna olmuş gibiydi. Ancak arada sırada sağına soluna ani bakışlar atıp, parmağıyla bir dakika işareti yapmaktan çekinmiyordu.

Tapınak olduğunu düşündüğüm binaya girdiğimizde, içeride hiçbir şey olmadığını hayretle fark ettik. O kadar hayret etmiştik ki, çocuğun ensesine bir tane şaplak atmayı uygun gördüm. Ne bekliyorduk Allah’ın yıkıntısından. Hayale… Söylenmemesi gereken kelimeler söylenmemelidir. Bazen yanlış seçimler, gerçekten de istenmeyen ancak karşı konulamayacak sonuçlar yaratabilirler. Elbette ikimizin de istediği şey en azından ufak bir hayaletti. Tapınağın, bir de arka kapısı vardı, ormana açılıyordu anlaşılan. Ferruh geride kalıp sağı solu kurcalamaya başlamıştı. Anlaşılan artık güvende olduğu hissini tam anlamıyla edinmişti. Bense, istemsizce kendimi arka kapıdan çıkarken buldum. Sanki bir mızlanma sesi duyar gibiydim. Sanki böyle ağlama değil de bir çocuğun acı çekme numarası yapması gibiydi. Normalde, elbette ormanın ortasında duyulan böyle bir ses, ödler ve boklar arasında bir savaş çıkarır, hangisinin hangisi olduğunu anlayamazdınız. Ve tüymek kelimesinin anlamını o yaşta, orada keşfederdiniz. Ancak istemsiz bir yürüme arzusu tuturmuş gidiyordum. Çoktan bahçeye çıkmıştım ve söylemeliyim ki, karşımdaki büyük taş parçasının Indiana Jones filmleri tecrübesiyle bir lahit mezar olduğunu anlamakta zorlanmamıştım. Yani, bu arka bahçe aslında ormana açılan bir antre olmaktan çok, bir mezarlıktı!

Bedenimi saran korku, kaçmama engel olsa da arkadan gelmeyen Ferruh’un sesi, geriye gitmemi rica ediyordu benden. Yine de mezarın açık kapağından içeri bir kez bakmak istiyordum. Sonra gidip Ferruh’u da çağırır, burayı iyice inceleyip korkularımızdan arınırdık. Elbette kabus, her zaman güzel bir rüyayı beklerken ortaya çıkar ve asla suyun altında nefes alamazsınız. Mezara hafifçe tırmanıp içine baktığımda, aslında öncelikle gördüğüm şey, boş oyulmuş bir taştı. Yine de lahit geniş ve büyüktü, benden üç dört tane alırdı içine, iyice tırmanıp tepesine çıktım ve daha dikkatli baktım.

Silik bir figürün, mezarın bana göre sol köşesinde oturmakta olduğunu gördüm. Evet, tam orada çığlık atmaya başlayabilirdim. Ancak kendime daha korkunç şeylerin olacağı garantisini vermiştim ve dikilip öylece silik figüre baktım. Fark ettiyseniz, şimdilik hayalet demekten kaçınıyorum. Çünkü en başından beri öyle olması için dua etmişsem de şimdi olmaması için kendimi, camekanında ünlü oyuncunun fotoğrafı olan bir mahalle berberine jöle olarak satabilirdim. Yine de figür, emin olmamı sağlamak için hareket edip yükseldi ve bana baktı.

Yüzü yoktu. Yalnızca iki simsiyah göz, çok ince bir tül perdeye saplanmış gibi gözlerimin içine bakıyordu. Zayıf ve pembe bir ağız seçiliyor gibiydi. Hafiften parlıyordu vücudu. Bu şekilde fark edebiliyordum onu. Yüzünde çok tanıdık olduğum bir sırıtma belirdi. Hareket edemiyordum, taş kesilmiştim. Sırıtmayı nereden bildiğimi çıkaramamıştım. Beni kendime getiren tek şey hayaletin nasıl yaptığını bilmediğim bir biçimde, kafama bir şaplak atmasıydı. Aslında bu şaplak, korkumu da neredeyse tamamen almıştı. Şimdi daha çok huzurlu hissediyordum.

“İyi ya güzel, oynayacak birini bulmuş oldum.” Dedi hayalet, hala sırıtıyordu. “Ya tamam sen sormadan söyleyeyim, ben bir ruhum. Hayalet deme alınırım bak. Yalnız kalmak sıkıyor insanı tamam mı? Ne kadar oldu bilmiyorum. Öldüm sonuçta, çürüdü bedenim falan.” Sakinlik tüm vücudumu sarmıştı. Eğlenmeye başlamıştım, insanın bir ruh arkadaşı olması güzel bir şey. Eğlenmek isteyen başka birisi sonuçta, ruh da olsa arkadaş arkadaştır. Her zaman kolayca bulunmuyor bunlar.

“Çok saçma değil mi ya? Niye öldün ki?” diye sordum. Sanki soruyu soran ben değildim, istemeden sormuş gibiydim, yakınıyordum daha çok.

“Bilmem.” Diye cevap verdi. Elinde bir şeyler tutuyordu. Sırıtarak bana uzattı. Tasolar vardı, aralarında bir kaç tane çekirdek kabuğu, çok küçük bir de mandalina kabuğu parçası. “İnsan işte ölüyor.”

“İnsan dediğin ölür mü ya! Yaşar insan dediğin, yaşar!” biraz sinirlenmiş gibiydim. Aslında hayretle karşımda bir hayaletin oturduğunu ve bir hayaletle konuştuğumu fark etmiştim. Gördüğüm kadarıyla biraz hüzünlenmişti bu sözlerime. Yani alınmış gibi de görünüyordu. Ayağa kalktı ve karşımda süzülmeye başladı. Bu korkumu geri getirmişti. Bir hayalet vardı ulan karşımda! Kızdırmıştım onu. Etrafındaki mor korku hareleri belirmeye, benim keçileri Apollo’nun deposuna tıkmaya başlamıştı.

Kalkıp yardım için bağırma vaktim gelmişti.

“Ferruh!”

Cevap yoktu, hayalet tekrar lahitin üstüne geçmişti, tek gözümle ona bakarak tapınağa doğru yaklaştım.

“FERRUH!”

Yine cevap yoktu. Hayalet, sakince ama hüzünlü bir şekilde mezara girdi.

“FERRUH HAYALET VAR LAN BURADA NERDESİN ŞEREFSİZ!”

Artık koşmaya başlamıştım. Sesim de çatallanmıştı. Niye bu kadar sinirlenmiştim bilmiyordum, tapınağa girdiğimde onu yerden ot toplarken bulacağımı biliyordum. Salak piç.

“Ferruh, kaçtın mı lan göt?!”

Tapınakta da yoktu.

“FERRUH AMINA KODUĞUMUN ÇOCUĞU NEREDESİN!!??”

Artık çığlık çığlığa tapınaktan da çıkmış, antik şehir boyunca koşuyordum. Ormana daldım, bir yandan bağırıyor, bir yandan anıra anıra ağlıyordum.

“FERRUH ANANI SİKİCEM SENİN OROSPU ÇOCUĞU NERDESİN, NEREYE GİTTİN LAN HAYALET VAR! KORKAK PİÇ KURUSU!”

Nasıl koştuğumu ve nasıl ağladığımı bilmiyorum, elimdeki sopayı sağa sola, bulduğum her şeye vurarak kendime yol açıyordum. Piknik alanına gelmiştim bile artık ama hala bağırıyordum, kuzenlerimin ve annemin bana doğru koştuğunu görmüştüm. Gözyaşlarımın tuzlu suları, yüzümde dalların açtığı derin yaraları doldurup acıyı da vücuduma aşılıyorlardı.

“Ferruh nerede?! Burada mı geldi mi?”

En büyük kuzenimin beni tutmaya çalıştığını hissediyor ama ağlamaya devam ediyordum. Ona döndüm.

“Abi hayalet var harabelerde, Ferruh’u yedi galiba, yok çocuk ortalarda. Anne!”

Annem yavaşça yanıma oturdu. “Tamam, sakin ol. Hatırla bak, Ferruh’un hastalığı şiddetlendi, öldü bu sabah. Söyledik sana da. Dinlemedin. Sakin ol. Herkes ölür, hayatın kuralı bu, yoksa ne kadar kalabalık bir dünya olurdu.”

İnanmak istememiştim. Ancak dedemin bakışları bunun doğru olduğunu bana kanıtlıyordu. O adam yalan söylemezdi. Onun doğruları, benim geleceğimi belirlemişti zaten.

Bu yüzdendi işte hayaletlerden köşe bucak kaçışım. Her şey ortadaydı. Yine de, kimin ne dediği çok da umrumda değildi. Hala arada sırada, o lahite gidiyorum. Sanırım tek ziyaretçisi benim, Ferruhla taso oynamaya devam ediyoruz. Piç kurusu fizik isteyen şeylerde çok kötü ama böyle şeyleri iyi beceriyor. Top oynayamıyoruz tabi, içinden geçip gidiyor. Gülüyoruz.

Gülüyoruz.

Özgürcan Uzunyaşa

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğrencisiyim. İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Yalnız Ruhun Mezarı” için 12 Yorum Var

  1. İlk defa bir karakterini bu kadar kuvvetli buldum: Ferruh. Konuşuruz üzerine daha sonra, sevdim öykünü.

  2. Amras Ringel’ce bir hikayeyle karşı karşıyayız yine. Her zamanki sıcak ve samimi tarzıyla anlatışı. En sevdiğim şey; onu okurken bana bu hissi yaşatabilmesi. Ben bir yazar-yazan da bu esintiyi hissetmekten inanılmaz haz alan bir okuyucuyum. Bunu hissedebildiğim de , o doğallığı teneffüs edebildiğim de o yazıya duyduğum saygı artıyor. Konunun ağırlığı, kolaylığı ve ya sıradanlığı kalkıyor gözümün önünden.Yazının iç mimarisinin gözümü alışı kadar, anlatılışı da vakumluyor beynimi. İşte bu duyguyu yaşatabiliyor bu hikayenin sahibi.

    Arada verilen karakter hisleri eğlenceli ve etkileyiciydi ki ben en çok şurayı beğendim.Herkesin hayatının kimi dönemlerinde hissettiği, gerçeğin ta içinden çekilip alınmış bir tanımlamaydı. Vuruculuğu belki sadeliğinin altında yatan ince karanlıktaydı, belki de “ben bu hissi biliyorum” dedirttiğinden.
    ~~~~
    “İnsan yanında “Sen bizim çocuğa dayılanmışsın.” diyecek bir büyük bulamadığı zamanlarda kendisini küçük ve her türlü zarara açık hisseder. Her şey düşman ve korku dolu görünür. Bir de macera arayışı, bunu bir isteğe dönüştürdüğünde, şeytan ruhunu satın alıp mazoşist partiler düzenliyormuş gibi mutlu olursun. Korku, korkunç bir hazza dönüşür.”
    ~~~~

    Harabelere gelinişi ve orada bulunan şahsiyetle karşılaşılma durumu gayet sempatikti. (Spoi vermekten uzak duruyorum.)Sonrasında bir matlık , (Matlık: olumsuz olmayan ama aksaklığı belli etmek için söylenmiş bir kelime bu!) belki çok ufak bir mantık bağdaştıramaması yaşamış olabilirim. Bir ara o duyguyu hissettim, hissetmedim değil.Oradaki ufak olumsuzluğu kelimelerle niteleyemiyorum. Ama diyalogların güzelliği o kısmı gölgeliyor ve su gibi akıp gidiyor hikaye okutuyor kendisini.O arada göndermeler yapıyor olsa da ilk başta uyanamıyorsunuz, şu paragrafa bir kez daha göz atmalı diyorsunuz farkında olmadan.

    Küfürlü kısımlara olumsuz bakmıyorum. Ancak bir tık daha az olsa sanki daha vurucu olurdu gibi geliyor bana. Fakat diğer diyaloglar oldukça eğlenceli ve sevimliydi. Oysa diyalog olayı gerçekten sıkıntı veren bir iş. Uzunluğunu ve ayrıca basamak basamak ilerleyişini oldukça beğendim.

    Yalnız şunu belirtmeliyim ki kaptırmışım gerçekten de ; sona yaklaştığımda (Yine Spoi vermekten kaçınıyorum tam belirtmiyorum neresi olduğunu, okuyanlar anlayacaktır.) hafifçe içimin burkulduğunu hissettim. Beklemiyordum aslında ”Hadi ya” demişim sesli sesli.

    Sonuç olarak yaşayan , gerçek bir anı parçasından alınmış gibi duran bir hikayeydi. Eline zihnine sağlık. ^^

    1. Ayrıntılı ve samimi yorumunuz için çok teşekkür ederim. Hikayeyi yeterince sade ve basit bulup “ben bu hissi biliyorum” samimiyetini yaşadıysanız ne mutlu bana ki amaçladığım şeye yaklaşmışım. Her zaman kısa bir öyküde basit olabilmenin büyüklüğünü yakalamaya çalışıyorum çünkü 🙂 Umarım okumaya devam edersiniz.

  3. Karakterleri çocuk olan öyküler hoşuma gider. Özellikle tekinsiz işlere bulaşan çocuklar. Bu öykü de, özellikle giriş kısmında, çocukların günlük hayatlarını hoş ayrıntılarla birlikte vererek ilgimi çekti. Doğal diyaloglar, her yönüyle dozunda bir anlatım tarzı, ahım şahım bir kurgusu olmasa da sade ve akıcı olay örgüsüyle beğendiğim bir öykü oldu. Eline sağlık. 🙂

  4. Şu öykünün oluşunda bir nebze katkım olduğu için inanılmaz mutluyum. Sade ama sağlam karakterler, kendine has anlatım tarzı ile bir çocuğun gözünden farklılıklarla ve olağanüstülüklerle dolu bir dünya görüşü. Okumaktan zevk aldım, ellerine sağlık.

  5. Harikaydı vallahi. Yukarıda hep söylenmiş karakterlerin sağlamlığı. Hakikaten de enfes yaratılmış karakterler. Anlatıcı çocuğun ve buna bağlı olarak da Ferruh’un yaşı arada bir kafamda çok az oynadı (8 ila 16 arasında gidip geldi birkaç yerde) ama hikayeyi baltalayacak kadar değildi. Bazı yerlerde güzel betimlemeleri kullanabilmek adına cümlelerin akıcılığından feragat etmişsiniz, daha doğrusu daha rahat okumam için birkaç virgül daha atılabilirdi ortaya diye düşündüm; ama bu da kesinlikle okuma zevkimden herhangi bir şey götürmedi.

    Karakter bana J. D. Salinger’ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar” kitabından Holden Caufield’ı hatırlattı. Kaldı ki yazım tarzınız da (ne kadar beğendiğimi de tekrar söylemek zorundayım) o kitabın yazım tarzına benzer geldi ve kesinlikle çok iyi kotarabildiğinizi hissettim.

    Bir de yazacaktım unutmuşum, en sonda bir “dedem söylüyorduysa yalan değildir” gibi bir yer vardı, öykünün başında dedenin bu kadar güvenilir biri olduğuna dair bir küçük anektod veya bir olay bir cümle bir paragraf olsa iyice tadından yenmezdi öykünün.

    Kaleminize sağlık. Diğer öykülerinizi de merakla okuyacağımdır.

    1. Kulak çınlatan teşekkürler de benden o zaman 🙂 Çavdar Tarlasında Çocuklar okuduğumda ve sonrasında en çok etkilendiğim eserlerden birisidir, andırmasını normal görüyorum o yüzden. Önerilerinize dikkat edeceğim (geçen ay da fazla virgül kullandığım için şikayet almıştım, dengeyi sağlamam lazım sanırım:) )

      Beğenmenize bayıldım.

  6. Selamlar sevgili Amras;

    Öncelikle geç gelen yorum için özür dilerim. Sonra da bu güzel hikaye için sana teşekkür etmek isterim. Samimi bir dille yazılmış, gayet keyifli bir öyküydü. Özellikle de oynadıkları oyunlarla, okul atmosferiyle vs. içeriğe yaydığın o ortaokul – lise yılları havasını çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Öyle ki hikayeyi okurken sık sık eski günleri yad ettim yüzümde geniş bir sırıtışla.

    Kalemine sağlık…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *