Öykü

Yaratık’ın H’si

Şok cihazının deri kelepçesi bacağını sıkınca kıpırdandı. Cihazı takmaya çalışan asistan hemen iki adım geri çekilip yaratığın hareketlerini gözledi. Yaratıkla ilişkiye geçen az sayıda kişiye sürekli hatırlatılan protokol gereği bunu yapması gerekse de aslında tehlikede olmadığından emindi. Bunu yılardır yaptıktan sonra bir şekilde karşındakini daha rahat tahmin edebiliyorsun. “Zavallı şey…” İkisinin de aklından geçen tam olarak buydu. H, canı yansa da belli etmek istememişti. Asistanın şok cihazını takma işlemini hemen bitirmesi ve kafesten çıkması işine geliyordu. İnsanlarla iletişime geçmeyi en aza indirgemek için elinden geleni yapıyordu. Kokularını almak bile içine kara bir gölgenin düşmesine neden oluyordu. Oysa yaşamının neredeyse tamamında onlarla beraberdi. Evi olarak kabul ettiği metal plakalardan ibaret büyük kutunun karanlığını bile bastıracak kadar yoğun bir gölgeydi içinde gezinen. Oturduğu köşeden başını hafifçe çevirip asistanı kontrol etti. Asistan yaratığın normal dışı davranışlarında uygulanması emredilen işlemler gereği belirtilen bekleme süresinin dolmasını sonra işine geri dönmeyi bekliyordu. H, tekrar demirden duvara döndü. Yer yer kararmış metal yüzeyde parçalı bulanık yansıyan kendine baktı. Üç metrelik devasa vücudu eskisi gibi dinç değildi, vücudunu kaplayan uzun ve sık tüylerindeki beyazlar da sıklaşmıştı. Metal duvarlarla kaç yıl geçmişti? Gerçi eskiden parmaklıklar vardı, çok sonraları yapımcı gereklilikten dolayı kapalı kutuya karar kılmıştı. Bu işte ve insan dünyasında harcanan zamanı düşününce yansımasının ifadesi değişti. Yeryüzünde herkes gibi hayatta kalmaya çabalıyordu işte. “Hayatta kalmak…” Homurdanıp kelepçeyi oynatarak daha rahat edeceği şekilde oturttu. Asistan bunu görünce işe dönmesi gerektiğini anladı, işine lanet edip yaratığa tekrar yaklaştı. Devasa vücudun belirli ve ölümcül bölgelerine bağladığı diğer cihazları yakından bakılsa bile görülmüyordu. H’nin belinde, kolunda ve boynunda bağlı diğer üçü gibi dördüncünün de görünmediğinden emin olması gerekliydi. Yanına oturup bacaktaki cihazı kıllarla gizlemeye girişmeden önce başını kaldırıp H’nin yüzüne baktı. Böylesi devasa cüsseyi görüp hemen ardından gözlerindeki hüzünlü zekayı fark etmek insanı şoke ediyordu. Kendini besin zincirinin en üstünde bir bok sandığı yanılsamasını insanlığın yüzüne çarpıveriyordu ve patlak lastik misali sönüvermesine neden oluyordu. “Yalnız değiliz gerçekten. Evrende, dünyada, nerede olduğu fark etmez.” Baksana, kıçlarının dibinde yaşayan bu “şey” bir hiç olduklarını haykırmıyor mu? Kafesin dışından kalabalığın sesi boğuk da olsa duyuluyordu. Hummalı çalışmanın curcunasında ekipler birbirine bağırıyor, komutlar veriliyor ve o komutlara uygun hızla set ekipmanları kuruluyor, yeri değişiyor, beğenilmeyince baştan kurulmak üzere bozuluyordu. Yaratık bir süre daha metal duvarında kendinden kalana baktı, gördüğünü elbette beğenmedi, iç geçirip gözlerini kapatarak kendini sessizliğe verdi. İçinde huzur namına o sessizlikten ne kalmışsa aramaya yöneltti zihnini. Belki kırıntılar… Asistanın çekingen ellerinin kayışı sıktığını hissetti. Hemen ardından da cihazın verdiği şokun tadı sebepsiz yere ağzında belirdi. Paslı telle karışık limon tuzu tadı… Verdiği acıyla beraber bu tadı hissetmeyeli epey zaman geçmişti ama yine de gayet berrak hatırlıyordu. Gençliğin kaybolan özgürlük tutkusuyla beraber bu tarz fiziksel acılar da rafa kaldırılıyordu. Ceza-ödül sistemiyle geçen bir yaşamın doğal gelişimi bu şekildeydi. Şok dört bir noktadan uygulanırsa günlerce çıkmayan tattan daha fazlası için endişelenmesi gerekirdi. Buna fırsat vermemek de beklemek, denileni yapmak ve yine beklemekten geçiyordu. Denilene uyarak hiç edilecek ne kadar zaman kalmıştı ki geriye? Yaşlı vücudu bunu çok iyi cevaplıyordu. Asistan yılgın yaratıkla işini bitirince kafesin kapısına yöneldi, çıkmadan şok cihazlarının uzaktan görünüp görünmediğini kontrol etmek için döndü. Kafesin tavanında gizlenmiş floresan lambalarının loş, beyaz ışığında dramatikleşen manzarayı her gördüğünde bir çocuğun televizyonda takip ettiği bir karakterin hırpalanmış gerçekliğini gördüğünde yaşayacağı çarpık hisler yüzüne vuruyordu. “Fark var mı? Sen veya ben.” Harcanmış bedeni gölgelerde çürümeye terk edilmiş yaratığın acı çekebileceğini, mutsuz olduğunu kimse göremiyor mu? Asistan başını eğip kafesin talaş kaplı zeminine gözlerini dikti. İçindeki isyan geldiği gibi bitiverdi, çabucak, birdenbire. En iyisi…” Kimin için iyi?” En iyisi insanlığın gidişatını etkileyebilecek bir “tür”ün gizli kalmasıydı. Farklılığın bilinmesi herkesi paniğe sürüklerdi. Hele bir de bu “tür”e yapılan eziyet ve işkencenin saklanması şarttı. Asistan iyi olanın bu olduğuna her seferinde ikna ediyordu kendini. Zaten yaratığın sahibi olduğuna karar veren şirket benzeri şirketler böylesi durumlar için vardı. Evinde huzurla uyuyabilmeleri için insanoğluna var olan tehlikeyi hayal ürünü gibi göstermek. Belki burada, tehlikenin varlığını onaylamayı da bu şirketlere bırakmak gibi bir ahlaki ikilem vardı ve bu tarz bir tartışmanın yükü sonuçta elde edilen huzurla aynı kefeye konduğunda neredeyse yok sayılacak kadar hafif kalacaktır. Düşmüş meleğin kırık kanatlarından fısıltılar yayılır ve meleğin fısıltılarına inanıp inanmamak diğerlerine kalır. Düğmeye basınca çıkan sesi dinledi. Elektrik akımının vızıltısının ardından kafesin kapısı yavaşça yana doğru kaydı. İçerisi ışıkla doldu. Spot ışığıyla yıkanan kafesin en ucunda gözleri kamaşan yaratık yine homurdandı. Mesaisi başlamıştı. Kısa bir süre daha oturdu, gözleri ışığa alışınca az önceki yansımasına göz attı, kapıdan gelen ışık yansımasını silmişti. Kapı kapalıyken boğuk, uzaktan duyulan sesler de şimdi içeride yankılanıyordu. Işıklar kuruluyor, dekorlar şekillendiriliyor, kamera vinçleri yerlerini alıyor ve bu makine, insan karmaşası kafese doluyordu. Sanki dünyanın sonu gelecekmiş de onca insan engellemek için iş birliği içerisinde telaşla çabalıyordu. İçinde bittiği aşikar o sessiz yere gidemeyeceğini anladı, hepsi ışığın ardında çoktan kaybolmuştu. İş başına. Doğrulurken sırtındaki ağrının geçmediğini fark etti. Tamamen ayağa kalktığında başıyla kafesin tavanı arasında neredeyse iki parmak mesafe vardı. Sırtını gerip bıraktı. Kapıya yürürken hareketleri eli, kolu, bacakları sıkıca zincirlenmiş ölüm mahkumunun paytaklığındaydı. Şok cihazlarının kemerleri yüzünden rahat hareket edemiyordu. Yürüyüşündeki sarsaklık bu yüzdendi. Kapıya iki adım kala durdu. Kafesinden çıkmadan hep yapardı bunu. Dışarıdaki spot ışıklarının yoğunluğu ve ısısı rahatsız ediyordu. Karda yürümeye elverişli bir bünyeye uygun değildi. H’nin sıkıntısı kimsenin umurunda da değildi. Solucanın ölümü kimi ilgilendirir? Dışarıyı kokladı. İnsanlar.. çok… telaşlı. Yalan dolu. Ünlü bir televizyon yıldızı sanılan aslında kafesinde yiyip sıçan sirk hayvanına yer açın, o geliyor. Sırıttı. Deneyimli sirk hayvanları yaşlandıklarında eğer hala başlarına bir iş gelmediyse sahiplerinin de alçak gönüllüğüyle uyutulurlardı. Uyumak, uyutulmak bir başkasının eline hayatını son verme hakkını vermenin ve bunu verirken artık hayattan oldum olası bıkmanın naif adlandırılmasıydı. Yaratık da ötanazi hakkına sahip miydi yoksa kaçarken sırtından vurularak avlanmaktan öte gidemeyecek bir sonu mu hak ediyordu? Her gün biraz daha ölümü arzuluyordu. Orada bir yerde yani dışarıda kendine sıfırdan bir yaşam kurmak için çok geç kalmıştı, evcil bir kafes hayvanından öte gidememiş bir yaşamdı onunki. Kafesinden çıkmaya tereddüt etti. Bakıcı onu bekliyordu, oldum olası o adamı sevememişti. Yapımcının her emrini harfiyen yerine getiren vicdansız herifin tekiydi. Bakıcının görevi yaratığa göz kulak olmaktan ziyade yaratığı gören herkese izlenimler vermek, aynı zamanda yaratığın kaçma ihtimalini sıfıra indirmekti. Sahip yani yapımcı onda az da olsa zeka kırıntısı olduğunun bilinmesini istemiyordu. Zeki, duygusal ve en önemlisi zekasıyla beraber ruhunda ahlaki değerler taşıyan bir canlıyı isteği dışında alıkoymak, yıllar önce onu tuzağa düşüren avcılardan para karşılığı satın almak hukuki anlamda neredeyse iflası getiren sonuçlar doğurabilirdi. Kölelik yüzyıl önce yasaklanmıştı sonuçta. Yaratık sayesinde dizi, film yapmış, para kazanmış piç kurusunu ipe götürürdü. Bakıcının görevi kafes dışında devreye girerdi. Tanrı’nın gazabı hilkat garibesinin kendini rolüne kaptırmış usta bir kostüm oyuncusu olduğu yalanının korunmasını sağlamak. Her gün iş şu şekilde ilerlerdi: Set hazır olmak üzereyken büyük paralara bu yalana ortak edilmiş zamanında adı sanı duyulmamışken artık yaratığı canlandırdığı için ünden üne koştuğundan sesini çıkarmayan oyuncu herkesi selamlayarak kafese, o günkü rolüne hazırlanmaya girerdi. Girdiği hızla kafesin yanındaki gizli kapıdan çıkar ve set bitene kadar bekleyeceği kimsenin varlığından haberdar olmadığı odada saklanırdı. Set ekibi, kendini beğenmiş oyuncunun kimseye güvenmeyip makyajı sadece asistana yaptırdığı sanılıyordu. Oysa asistanın görevi sadece şok cihazlarını takmaktı. Bakıcı içeriye oyuncunun ismiyle seslendi. Set hazırdı. Kafese asistan ve bakıcı dışında kimsenin yaklaşmasına izin verilmezdi. Yapımcı böylesine tutmuş dizilerin yegane oyuncusunu şirketi adına mutlaka koruyacaktı. H, ismi duyunca dışarı çıktı. Kargaşanın kokusu burun deliklerini hemen doldurdu. Yorgun kemiklerinde bile bu kokuyu hissetti. Bakıcı, defalarca tekrarlanmış sahnenin figüranı misali sıkılmış bir tavırla yaratığın kolunu sözde oyuncuya kostümünden dolayı destek olmak amacıyla tutunca H ister istemez irkildi. Stüdyodaki setlerden biri de olsa kafesten çıkmak iyi geliyordu. Kendisi gibi zeki canlılarla farklı bakış açılarına rağmen aynı sosyal ortamı paylaşmak, dikkatini bu yöne çekerek zihnini dolduran karanlıktan geçici de olsa arınmasını sağlıyordu. Oyuncunun hayranı çoktu ve hayranlıkla H’ye bakmalarının ışığına kendini kaptırmamak imkansızdı. Oyuncuyla yıllardır tanışırlardı ve bazen o beceriksiz geri zekalı elinde yarısı bitmiş viski şişesi ile kafese dadanırdı. Kötü oyunculuğunun elbette farkındaydı. Birkaç filmde kostümsüz rolleriyle gişe hezimeti yaşamasından dolayı bunu adı kadar iyi biliyordu ve içinde bir yerlerde yara yapan o azap ile ününü sömürdüğü yaratığı ziyaret ederdi. Ağlar, sızlar, küfreder, lanetler okurdu. Sızınca da asistan, adamı sürükleyerek kafesten çıkarırdı. Bu ziyaretler sayesinde yaratık oyuncunun nasıl hareket ettiğini, konuştuğunu gözlemlemiş ve hareketlerinde ondan ayrıntılar eklemişti. Böylece kusursuz bir yer değiştirme sağlanmıştı. Kafesten çıkıp ekibin arasından geçtiler. Diğer oyuncuların yanına varınca bakıcı yaratığı yalnız bıraktı ama çok da uzaklaşmadı. Müdahaleye hazır halde, eli belindeki uyuşturucu iğneleriyle dolu tabancasında, kenarda yaratığı gözleyecekti. Yıllar önceki kaçış denemesi olay olsa da karşılığında aldığı acılar yüzünden H, kaçmaktan uzun zaman önce vazgeçmişti. Ama buna bakıcıyı inandıramazdı. Vahşi ve tehlikeli olmasının yanında zekasıyla ne zaman ne yapacağı kestirilemez planlarla tekrar kaçabilirdi. Bakıcı böyle tutsak olsa aynen bu şekilde her an kaçmayı denerdi, yaratık neden denemesin? “Her daim tetikte…” Oyuncular yönetmenden sahne hakkında bilgi alırken arkada bekledi. Yönetmen hararetli el, kol hareketleriyle oyun verirken sezonlarca bölüm sonra artık direktiflere ihtiyaç duymadıkları oyuncuların yüzlerinden anlaşılıyordu. Adet yerini bulsun toplanmasıydı. Yönetmeni el üstünde tutup pohpohlamak gerekiyordu ki eğer dizinin ileride filmi yapılırsa veya başka bir dizi çekilecekse iyi geçinmek ve yaranmak hep işe yarardı. H, kıl kaplı ayaklarını laminant zemine sürttü. Dizi bitince günlerce o kafeste kalacaktı. Orada unutulsa… Büyük metal kutuya yan gözle baktı. “Mezarım olacak.” Bu düşünceyle beraber ölmeyi arzulayan ruhunda eskimiş ama ilgi görmeye de hevesli o hayatta kalma içgüdüsüyle karışık his belirdi. Epey zamandır kurtulmaya uğraştığı dağ kokan bu tehlikeli his canlandırıcıydı. Kaynayarak akan bir nehirdi yada çığ patlamış karlı bir dağ yamacı. O karlı tepeleri asla istediği gibi berrak hatırlayamayacaktı. İç açıcı soğuk havayı içine çeke çeke ağaçların arasında dolaşırken insanların şiir dediği satırlara benzer düşüncelere dalmayı özledi. Tam hatırlayamadıklarını özlemek mümkün müdür? Homurdandı. Dizide ailenin küçük oğlunu canlandıran çocuk oyuncu homurtuya döndü, gülümsedi. Karşısındakinin gerçek bir canavar olduğunu bilse, yatağının altındaki hayali olanlardan beter bir yaratık olduğunu öğrense böyle gülümsemezdi. Çocuğun gülümsemesine karşılık vermek için o çarpık, taklitçi gülümsemesini yapmaya çalışarak tekrar homurdandı. Konuşması bölünen yönetmen bir iki ukala laf etti. Tabii yapımcının değerli oyuncusunu fazla rencide etmemeye çalışarak. Yalancı nezaketler silsilesiydi bu set. Yaratık aldırmadı, konuşmanın ona hitaben yapılmadığını varsaydı. Yönetmen bilgilendirmeyi bitirmeye karar verdi, set amirini yanına çağırdı, neden hala hazır olmadıklarını sorarak yeni bir azarlama turuna geçti. Bunu fırsat bilen H, beklemek için kimsenin çalışmadığı bir köşeye önceden konmuş sandalyesine yöneldi. Tam bu sırada stajyerlerden biri yanına sessizce yaklaşıp önüne geçiverdi. Aslında H genç kadının parfümünü iki metre öteden içine çekmişti. İnsan soyunun yapay kokulara hevesi inanılmazdı ve bu konuda yaratıcı bir üretkenlik içinde olmaları daha inanılmazdı. Doğal kokuları arzulayan bir burnun dahi ilgisini çeken kokunun sahibi yeni stajyer genç kadın ünlü oyuncudan oyunculuk hakkında tüyolar almak ve hatta mümkünse daha da ileri giden bir iletişim için yanaşmıştı. Parfüm kokusu H’nin içindeki o her daim var olan kurtulması zor kıpırdanmayı canlandırdı. Hemen utanıp başını eğdi. Vahşi içgüdülerinin korkutucu, söz dinlemez ama bir taraftan da özgür bir yanı vardı ve bu aslen normal olan davranış toplum içerisinde korkunç suçlara yönelik kavramlarla birleşebiliyordu. İnsan toplumunda her suçun cezası vardı, istisnalar da. Alttan alta ona aşırı davranmaya çalışarak sorular yönelten kızı gözledi. Kısa sarı saçlarını yana yatırıp sol kulağının üzerinden aşırmıştı. Az bir makyajla bile yüzü parıldıyordu ve sette rahat hareket etmesini sağlayan günlük kıyafetlerinin içinde minyon tipi herkesin dikkatini çeken bir şirinlik kazandırıyordu. Bilerek kurulmuş bir oyun. Zavallı kız aralıksız sorduğu onca soru bir iki homurtuyla cevaplanınca yüzünde beliren hayal kırıklığıyla kalakaldı. Gözlerindeki düşünceli, anlam vermeye çalışan ifade nedense anlamsız bir neşeye dönüştü. Kısa saçlarının bir perçemiyle oynamaya başladı. H’nin homurtularını mı değerlendirmeye çalışıyordu? Ve sonunda H’nin nefret ettiği o şey oldu. Olmayan, varlıksız bir şeye anlam vererek zafer kazanmanın neşesi. Kız gülümsüyordu. İnsanların dünyalarını kısıtlamalarını ardından da başka olan her şeyi uzaklaştıran bu kısıtlı dünyalarında yine kendi yalanlarını temel alan kurguların inancına sığınmalarından nefret ediyordu. Ufak tefek kızın yanaklarının inanmaya meyilli neşeyle kızardığını izledi. Neydi anladığı? Artık bunları umursamıyordu. Kızın da umurunda değildi. Kızı o halde bırakıp sandalyesine yöneldi. Sahne sırası geldiğinde nasılsa çağıracaklardı. Vücuduna uygun olarak yapılmış sandalyesine kuruldu. Uzakta, gölgelerde sessizce bekle H. Taptaze sabahın mavi tonlarla salındığı karlı dağların yamaçlarında gözlerden uzakta kalmayı bil H. Stajyer kız hala o neşeli ve inançlı tavrıyla yakınlarda dolanıyordu. Sinir bozucu sinek yüzünden kafasında, anılardan kalanlarla, yeniden yarattığı manzaralarda kaybolamadı. Kızın parfüm kokusuyla çakan ama sadece kıvılcımlar çıkarıp kaybolan o hisse sarılmak istedi. Kıllı vücudunun gücünü esirgemeden kıvılcımı içine çekebilseydi. Oyuncunun adı söylenene kadar bekleyişinde tüm vücudu gergin bir halde gizlice kızı izledi. Her hareketini. Son sahneler için çağırıldığını hatırlayınca sandalyesinden kalkarken homurdandı. Kafesi dışında rahatsız edilmeden dış dünyanın tadını çıkarabildiği bu sandalyeye bir daha oturabilecek miydi? Uzunca bir süre özleyecekti. Özlemeyecekti. Özlemek istemiyordu. Ayağa kalkınca metal kafesinden evine baktı. Yaşlıyım, beni orada unutun. Sıcak bir günde içinde susuzluktan öleyim. Kafasını bu düşüncelerden kurtulmak ister gibi sallayıp setteki kalabalığın coşkusuna verdi kendini. O soğuk dağ eteklerindeki özgürlük hiç olmamış gibi uzaktı ve asla o stajyer kıza homurdanmaktan öte gidemezdi. Yaşlı ellerini açıp iç geçirdi. Kolundaki şok cihazının etini, kıllarını çekiştiren varlığı en iyi cevaptı. Uzun süreli köleliğin kötü yanı buydu işte. Kim, ne olduğunu veya ne istediğini unutturuyordu. Sadece denileni yaparak ceza almamak hayatının anlamı oluveriyordu. Unutma, unutma, hatırla. Kim olduğunu hatırla ki bir sonraki adımını da bil. Yaşlı yaratık H kendine kızdı. Kafesten çıkan ilk adımda silip atıyordu içindekileri, geri dönene dek.  Stajyerin sesiyle irkildi. Kıvılcım… Sahne sırası onundu. Genç kıza baktı, acemi insan gülümsemesini üzerine saldı. Kalabalığın merkezine her zamanki sarsak yürüyüşüyle ulaştı. Gerçekten neydi? Yaratık taklidi yapan berbat bir oyuncu ya da …  Hatırlamak, bilmek artık işine yaramazdı. Set ışıklarının altına girdi, sıcaklık hemen arttı. Üç kamera farklı açılardan onu izliyordu. Kamera ve ışıkların ardındaki bulanıklıkta izleyenler yönetmenin başlama işaretiyle neredeyse nefes almadı. Sadece kameraların homurtusu. Dekordan ibaret mutfağa aptalca ve bilerek yayvanlaştırdığı sırıtmasıyla girdi. Dizinin öyküsünün merkezindeki ailenin tüm üyeleri yemek masasında bir konuyu tartışırken evin afacan küçük oğlu sahnenin belirleyici espri repliğini söyledi. Bu replik H’nin işaretiydi. Senaryoda belirtildiği gibi sakarca hareketler yaparak ortalığı birbirine kattı. Böylece her zamanki diziye özgü hareket komikliği tamamlanarak sahne bitti. Yönetmenin “kestik” sesi duyuldu. Herkes çıkan işten memnun kalmıştı, yönetmen oyuncuları öven bir iki cümle sarf ettikten sonra setin tamamından sessizlik istedi. Herkese hitaben yaptığı konuşmada yıllarca beraber çalıştığı ekibe teşekkür etti. Artık son sahneye gelmişti sıra ve son sahneye özel hazırlanmış, dizinin genel dekorundan farklı hazırlanan yandaki stüdyodaki sete geçmelerini istedi. Yaratığı bulup sahiplenen ve böylece sayısız komik badire atlatan aileyi anlatan dizi artık ekranlara veda edecekti. Yan stüdyodaki seti görünce yaratık şaşkınlık içinde gerçekçi görünen ama yapay olan ağaç ve çalılara bakakaldı. Hepsi B Bloktaki stüdyodan ödünç alınmıştı. H, önündeki manzaraya öyle hasretle baktı ki bakıcı aralarındaki uzaklığa rağmen değişimi hemen fark edip belli etmeden elini silahına götürdü. Patron bu konuda kesin uyarılarda bulunmuştu. Vahşi bir hayvanın içgüdülerini onun içinden söküp alamazsın, kızgın demirlerle sindirebilirsin, evet, onu pısırık bir posta çevirebilirsin ama asla o öfkeli içgüdüleri çıkarıp bir kenara atamazsın. Böylesi bir yaratık her ne kadar yaşlansa da hala para ederdi. Bakıcı dekorun onu çıldırtabileceğinden emindi. Son gün başına gelebilecekler yüzünden fısıltı küfürlerini bastı. Gün biter bitmez evine gidecek, karısı ve çocuklarıyla uzun bir tatile çıkabileceklerken yaratığın şaşkın yüzünden anladığı doğruysa sorunlarla karşılaşma ihtimali yüksekti yani tatili unutabilirdi. Yaşanmamış bir durum değildi, elinin silahında olması bu yüzdendi. Yakalanmasından birkaç yıl sonraydı herhalde, yaratığın son kaçma çabasında önceki bakıcının kafasını omuzundan söküp attığını gayet iyi biliyordu. O sıralarda zavallı herifin asistanlığını yapıyordu. Asla kafesinden yeni kaçmış, gözü kara bir yaratığa bulaşma sadece silahını ateşle, yapımcının yatırımlarını belli bir yere kadar koruyabilirsin. Tabii o zamanlar uyuşturucu iğneli silahlar kullanılmıyordu. Şimdi bırak bu iğneler işini uzaktan görsün veya tek düğmeye basarak yaratığı kızart gitsin. Şok cihazları aklına gelince boştaki eli cebindeki uzun menzilli telsiz kumandaya gitti. Talimatları içinden tekrar etti, emniyeti çevir, düğmeye uzunca bas. H, dekora bakmaya devam ederken stajyer kız yaklaştı, dekorda iyi iş çıkardıklarını söyledi. Yaratık kendine geldi, toparlandı ve kızın sözlerini başıyla onayladı. Kenarda herkesten uzak bir köşe bulup gözlerini dekordan ayırmadan bekledi. Bakıcı yaklaşmıştı, emniyetli bir köşede tetikteydi. H, durduğu yerde yapay ağaçların reçineli kokusunu koklayabiliyordu. Orada olmasa da içinde hep vardı o koku. O aptal metal kafeste eriyip giden yıllara rağmen bozulmamış şekilde saklanmıştı. Yaprakların uğultusu bile içindeydi. Gitmemişlerdi, gidemezdi. Hem oradayken hem de çok uzaklarda yitip gitmemiş miydi? Oyuncunun adını seslendiler. Yaratık setin kenarına gelip gözlerini ağaçlardan ayırmadan yönetmenin direktiflerini dinledi. Başıyla hazır olduğunu işaret etti. Yönetmen kayıt için komut verdi.

H, tereddüt ederek ağaç dekorunun ortasına yüzüne o salak insansı gülümsemeyi kondurarak geçti. Hüzünle ortadaki kameraya baktı ve gülümsemeye devam etti. Dev kütlesinden ayrılan ağaç dallarına benzeyen kollarını iki yana açtığında sahnenin dışından ailenin küçük oğlu koşarak kadraja girdi. Yaratığa sıkıca sarıldı. Bu bir vedaydı. H’nin vedası. Yaratığın yüzündeki aptal sırıtma yavaşça silindi. Oyun bitmiş, kalakalmıştı. Yönetmen bu doğaçlama veda sahnesini ilginç bularak kaydın devam etmesine izin verdi. Kameralar homurdanarak kaydediyordu. Yaratık çocuğun başını zoraki okşarken diğer aile üyeleri de kadraja girdi. H’nin burnuna dolan çam kokusu dikkatini dağıtıyordu. Yan gözle onu izleyen bakıcıya göz attı sonra da çaktırmadan yapay ağaçlara baktı. Aile üyeleri tek tek yanına gelince hepsiyle senaryo gereği vedalaştı. Son bir kez el salladı, ağlayan aile üyeleri de aynı şekilde karşılık verince insana benzeyen ama insansı olmayan sesiyle tek bir kelime etti. Senaryo gereği de olsa oyuncudan daha önce böyle tepki almayan, kostümlüyken konuştuğunu görmeyen herkes ağzı açık H’yi izliyordu. Arkasını döndü. Hikayenin sonuna göre sözde ağaçların arasında gözden kaybolacak, ormanın derinliklerinde yitip gidecekti. Yuva ağaçların arasına gelince sıkıştırılmış plastik ağacın gövdesine dokundu. Yüzünden soğuk bir ifade geçti. Bakıcının iki eli de hazırda bekliyordu, anlaşılan gerçekten de tatili iptal etmesi gerekecekti. Yaratık başını eğdi, dekorun ardındaki gölgeli, kimsenin olmadığı alana baktı. Bu güzel bir veda değil miydi? Son kez başını çevirdi, kameralara baktı. Yönetmenin “kestik” dediği duyuldu.

Yaratık’ın H’si” için 5 Yorum Var

  1. Üstadım öykünüz aslında baya güzel, eğlenceli, sıkı. Ama şöyle yapısal bir öneride bulunmak istiyorum: paragraf. Okuyucu böyle kocaman paragraflar görürse okumaktan korkar ve vazgeçer. Yazdıklarınızı paragraflara ayırırsanız çok daha etkili olacaktır.

    Selamlar.

  2. Bu öykünün sadece iki paragraftan oluşmasını istedim. Bu yüzdendir. Okunmasını zorlaştırarak yaratığın sıkıntısını, sabırsızlığını açığa çıkarmak için uzun, arka arkaya gelmiş cümleler daha uygun diye düşündüm.

    Ama haklısınız elbette, okunurluk olarak zorlayıcı bir durum.

    Zaman ayırdığınız için teşekkürler.

    Saygılarımla.

  3. Teleonda bir dizi vardı 20-25 yıl kadar evvel. Yazınızda oradan bir esinti var mı? O sıcak aile komedisinde bir trajedi görmek… Güzel iş. Tebrikler.

  4. Merhaba,
    Evet, Harry and the Hendersons dizisi… Diziyi hatırlayan birini görmek güzel.

  5. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhaba, öykünüzü bizimle paylaştığınız için teşekkürler.

    Açık söylemek gerekirse her ne kadar öykünün sonunun nasıl bağlanacağını merak ederek okumuş olsam da paragrafsız yapı beni oldukça zorladı. Yaratmak istediğiniz algıyı paragraflar ile, daha kısa cümleler kullanarak da verebilirdiniz diye düşünüyorum.

    Harry and the Hendersons dizisini severek takip ederdim. https://en.wikipedia.org/wiki/Harry_and_the_Hendersons_(TV_series)

    Temada dizinin perde arkasındaki gerçekleri kurgulamanız hoş bir yaklaşım. Kutlarım sizi. Yeti’ye Harry demeyip, H ismini vermeniz de okuyucuların dizi ile ilişkiyi kendilerinin bulmasını istemeniz için diye düşünüyorum. :slight_smile:

    Dİğer seçkilerde görüşebilmek dileğimle…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!