Öykü

Buz Akrobatı Yeti ve Sirk Kaçkınları

Bu gece ormana inmemem için engel görünmüyor. Sinsi bir istilacı gibi karanlığı hiç beklemediği yerinden bölen beyazlık her tarafı kaplıyor. Zaten bahsini açacağım her şey siyah beyaz olacak. Öncelikle şüpheden kurtarayım; geri kalan her şeye uyum sağlayan bir renk geçişim var. Koyu bir yünle kaplıyım ve OisPu’yu andıran beyaz halkalı siyah gözlerim var. Fakat bir panda olmaktan çok uzağım. Bir sabah uyandım, kocaman ayaklarım ve battaniye gibi vücudum vardı,diyemem.

Çok soğuk. Ormanda buzlanma olacak. Evlerde dinlenen gece kuşağı hava durumu sesleri saklandığım yere kadar geliyor. Kimsesizler için müthiş bir ölüm günü. Ben de kimsesiz yeti Çuçuna olarak buzlu ormanların ve böyle gecelerin aradığı tüm ölçütleri taşıyorum. Günlerdir bir türlü ormanı aşacak uygun anı bulamadım. Gökyüzü üzerime insanlık tarihi kadar uzun süredir kar kusuyormuş gibi. Hiçbiri de genzine kaçmıyor. Buz akrobasisi sirki için en uygun canavar olduğunu insanlar henüz fark etmedi. Bu yüzden ne buz ne kar ne de ayaklarımdaki patenlerin karda bırakacağı iz umurumda olacak. Yeti yaşına göre üç yaşındayım, ki bu insanlar için yirmi üç katı ediyor. Yaşlı bir yeti için patenle orman geçme fikrinin ne kadar fantastik olduğunu tahmin edemezsiniz. Fakat artık bundan kurtulmak istiyorum.

Bize kafayı takmış durumdalar. Var mıyız, yok muyuz, neye benziyoruz, efsane miyiz yoksa gerçeklik payımız var mı… Bu yaşa kadar gündüzleri inlerde geceleri yollarda oldum. Kimseye görünmeye, çocukları korkutan bir efsane olmaya veya bülten sonu ilginç haberlerin konusu olmaya niyetim yok, diğer tüm yeti kardeşlerim gibi. Çok uzun seneler önce kendime koca patenler yaptım. Bu sayede arkamda karlı gecelerde kocaman beyaz çukurlar bırakmıyorum. Üstelik hızlı da gidiyorum. En son buraya geldim. Üç yüksek dağın arasından uzun bir nehirle dünyaya açılan bu kasabaya. On evden, on ev büyüklüğündeki bir ahır ve ambardan oluşuyor. Bu kasabayı dünyaya bağlayan nehir, tüm insanlara aynı anda nefes verecek kadar çok ağaçlı bir ormanın içinden geçiyor.

Ayak küçültme ameliyatı olmak için bu ormanı aşmam gerekiyor.

Altı yüz kilometre ötede bir doktor var. Diğerlerinin ayaklarını da o küçülttü. Karşılığında ödeyecek hiçbir şeyimiz olmadığı için farklı yollara başvurduk. Ayaklarımızın ya da ayak izlerimizin fotoğrafını çekmesine izin vermek gibi.  Böylelikle doktor çektiği fotoğrafı televizyona satıp yüklü bir miktar kazanabiliyor. Bu ücret, düzinelerce kadının estetik operasyonu parası edeceği için yeti ayağı küçültme ameliyatının lafı bile olmuyor. Bu gece de yola çıkmazsam çok geç kalmış oluyorum.

Onuncu evin ışığı da söndü. Artık gidebilirim.

İki dağ arasında insanların girmeye cesaret edemeyeceği bir yol var. Ağaçlar, patikayı görünmezliğe boğuyor. Bu yolun sonunda saklandım. Patenlerimi giymek için kendimle cebelleşiyorum. Ellerim, ayaklarıma uzanana kadar evlerden birinin ışığı bir süre yanıp sönüyor. Gece sessizliğinde yankılanan bir kapı gıcırtısı arkasından geliyor.Kimsenin ormana girmemesi gerekiyor. Kapının kapanma sesini bekliyorum, gelmiyor. Olabildiğince yavaş örtülmüş ya da aralık bırakılmış diye düşünüyorum.Zaman kaybedemem. Ayağa kalkıyorum. Boyum ağaçların çoğunu altımda bırakıyor. Ellerimle ince dalları iter gibi koca ağaçları ayırıp patenli ayaklarımı birbirinin önüne atıyorum. Henüz kayabileceğim düzlüğü bulamıyorum. Biraz daha ilerledikçe görüyorum ki hız alabileceğim yolu hiçbir zaman bulamayabilirim.

Yerler silme buzla kaplı. Ormana tepeleme baktığında hiç ağaç belirtisi yok. Her biri birer beyaz dikit gibi görünüyor. Az önceki gibi ellerime kendime yol açamıyorum. Bir yetinin buz dağına çarpıp Titanicolması bu geceiçin fazla dramatik. Başka bir yol arıyorum. Ormanın yanından yolumun sonundaki nehre kadar uzanan kanalı görüyorum. Yüksek dağlardan iki kol halinde doğup batıya ve kuzeybatıya akan iki kollu nehir daha sonra birleşiyor. Eğer ormanın içinden kayamayacaksam kasaba için yapılan su yolunu kullanıyorum. Ormanın içinden kanala kadar patenlerle yürümem gerekiyor. Kar ağaçlara değmeden önce kafamdan sekiyor. Bembeyaz yerlerde hiç fren yapmadan giden sıra dışı genişlikte tekerlekleri olan bir araba geçmiş izlenimi var. Sırf bu yüzden bile yolumu değiştirmem gerekebilirdi. Koruculara yakalanmak istemiyorum.

* * *

Kar iyice bastırıyor. Kanalın yolunu bulana kadar koyu postum bembeyaz oldu. Beyaz halkalı gözlerim sayesinde vücudumdaki tek siyahlık olarak gözlerim kaldı. Onların da beyaz bir perdenin arkasına saklanmasını istemediğim için geniş yapraklarla dolu olan bir dalı başımın üstüne koyuyorum. Şemsiyem sayesinde ormanda yürüyen yeti olmaktansa ormanda yürüyen ağaç olabiliyorum. Kanala doğru devam ederken ne kadar yürüdüğümü unutuyorum. Arkam dönük olarak yürümeye devam edip bir yandan da mesafeyi ölçmeye çalışıyorum. Kasabanın sokak ışıkları iyice kaybolmuş. Birkaç adım sonra tamamen karanlığa gömüleceğimi biliyorum.

Anlam veremediğim bir hareketlilik seziyorum. Birileri yalnız olmadığımı en kısık tonlarla fısıldıyor gibi. İnsan olmadığını biliyorum. Zıpkını çoktan yemediğim için. Borazana üflenmiş gibi bir sesle sonsuz büyüklükte ormanın dört bir yanından ayak sesleri geliyor. İrili ufaklı adımların her birini kalbimin üzerinde hissediyorum. “Orman sakinleri aynı anda taarruza geçmişse keşke onlar yerine insan olsaydı,” diye düşünüyorum. Her birinin ayrı özel gücü var ve benim tek özelliğim kocaman olmam. Kendi etrafımda dönüp tehlikenin yönünü belirlemeye çalışıyorum. Hayır! Çığ gibi büyüyorum! Patenlerimin tekerleklerinden biri takılmış olmalı, ormanın aşağı doğru kıvrıldığı yerde dengemi bulamıyorum. Gitgide hızlanarak yuvarlanıyorum. Kafamdaki yapraktan şemsiye, ayaklarımdaki paten ve artık beyaz olan tüylerim beni kar canavarı yapmak için birbiriyle yarışıyor. Nerede duracağımı bilmiyorum.

Şansı bu gece ben ödünç almış olmalıyım, diyorum. Bir ağaç dalı beni orta yerimden deşmiş mi diye bakmaya cesaret edemiyorum. İyice ayılmaya başlarken artık yuvarlanmadığımı anlıyorum. Kendini erkenden kürdan olmaya adamış ağaç dalları dişlerimin arasında dolanıyor. Masmavi ay gitmek üzere olduğunu söylüyor. Az sonra onu yutacak olan aydınlık guruldayan karnını ovuyor. Az önceki hareketlilikten şimdi eser yok. Ormanın fırtına yardımıyla aşağı attığı yapraklar üzerimi örtüyor. İntihar süsü veriyorlar. İnsanları benzersiz bir seyre çağırmak için yeterince enteresan bir slogan: Buz akrobasisi sirki için acınası akrobat tepetaklak oldu.

Olamaz, sabah oluyor. Doktorun beni beklemeyeceğini biliyorum.

Yaprakların üzerinde benden epey ufak bir şeyin titrediğini hissedebiliyorum. Üzerimdeki yaprakları etrafa savururken şemsiyemin hala başıma takılı olduğunu görüyorum. Sadık ağaç dalları artık beni hiçbir şeyden korumuyor. Sadakatlerinden ilham almıyorum. Başımı onlardan kurtarıp hafifçe doğruluyorum. Sırt üstü yattığım için göbeğime oturmuş küçük bir kız. Elindeki dal parçasıyla yeri karıştırdığını sanıyor. Bir tepeciğe tırmandığını düşündüğünden emin oluyorum.Gıdıklanıyorum. Benim en ufak kıpırtım bile böyle bir canlı için devasa bir zelzele hissi veriyor. Tiz çığlıklarla uzaklaşıyor. Kalktığı yeri yokluyorum, sıcak. Uzun zamandır üzerimde olmalı. Cüsseme bakmadan ayağa fırlıyorum. İyice uzaklaşmadan eğilip avucumun içine alıyorum. Titremeler yerini zangırdamalara bırakıyor.

Elimi göz hizama getirip incelemeye başlıyorum. Bildiğim insanlara göre farklı görünüyor. Kısa saçları boynunu saran atkısının içine sıkıştırılmış. Sıcak kalmak istiyor. Turuncu paltosunun üzerindeki kar taneleri portakal dilimindeki beyaz çekirdekleri anımsatıyor. Hafif çekik gözleri çekimserliğiyle birleşince iyice kayboluyor. Elinde sımsıkı tuttuğu kâğıdı görüyorum. Islanmış, sonra kurumuş ve buruşmuş. “Ne yazıyor,” diyorum. Konuşmaya çalıştığını görebiliyorum ama dili tutulmuş gibi bir süre sadece dudaklarını oynatıyor. Sonunda “Gelecekler listesi,” diyor. Bir cevap niteliği taşımıyor, benim için. İrdelemeyi sevmiyorum.

Sağ patenimin orta tekerleği kırılmış. Yapraktan şemsiyemi yeniden başıma, küçük kızı da omzuma yerleştiriyorum. Aşağı atlamaya cesaret edemiyor. Tekerleği kırık patenlekayak deneyimi yaşarken tek kelime bile etmiyoruz. Buradan uzaklaşmam gerektiğini biliyorum. Epey gürültü yaptık, ormanın içinde insanlar olabilir. Sağ omzumda küçük hıçkırıklarla sarsılmalar yaşanıyor, huylanıyorum. Bir zaman sonra “Şansı bu gece biri benden ödünç almış olmalı,” diyor. Utanmayla karışık mahcubiyet hissediyorum. “Ben bütün gece yalnızdım,” diyebiliyorum. Boyutuma yaraşır gürlükte sesim, kızın hıçkırıklarını derinleştiriyor.

Aklımda ihtimaller var. Benim gibi dağ yamacından aşağı isteksiz bir adım atıp üzerime yumuşak iniş gerçekleştirmiş olabilir. Öyleyse ormandaki belirsiz sesler bu küçük kızdan mı çıkmıştı? İmkânı yok. Yolunun üstüydü, dinlenmek için konforlu bir yer bulmuş olabilir. İhtimaller rüzgâra kapılan uçurtma ipleri gibi.Kulağımın dibinde oluşan çat sesiyle kendime geliyorum. Sırt çantasından kendi kafasının boyuna göre bir şemsiye çıkarıyor. Onunki yapraktan değil. Kar yerini yağmura bırakıyor. Buz pateni, çılgın dalgalı bir sörf macerası olacak gibi.

Bir saat kadar yürüdük. Hızlandığım yerlerde tekerleklerim iki yanımıza dev su dalgaları fırlatıyordu. Eğlendiğini anlayabiliyordum.

“Ormanda böyle şeyler olur,” diyorum. Kulaklarımı dikmiş başımın üstündeki yaprağın sabit durmasına destek oluyorum. “Geçtiğim tüm ormanlarda böyle şeyler hep oldu.” Yol boyu bir başka tehlikeyi beklediği besbelli. Hızla nefes alıp veriyor, en ufak çıtırtıda irkiliyor. Gecenin bu saatinde neden yalnız başına ormanda olduğunu soruyorum. Nedense cevap veresi geliyor:

“Geç kaldılar. Bir tek sen geldin,” diyor.

“Biz… Sözleşmiş miydik?”

“Ateşli çemberin içinden atlamak istemediğini söylerken böyle kararsız değildin?”

Beni boz ayının tekiyle karıştırdığına şimdi emin oluyorum. Çaktırmamalıyım, yoksa aslını öğrenemem.

“Eee, evet… Evet evet! İstemiyorum. İşte geldim. Çünkü hiç istemiyorum. Diğerleri kim ve neden gelmediler?

Sorum sanki kendi cevabını doğuruyor. Yukarımızda kalan ormandan aşağı doğru büyüyen bir çığ sesi geliyor. “Şimdi bittik,” diyorum, kız, “İşte!” diye bağırıyor. Kızı tekrar avucumun içine alıp ellerimle gözlerimi kapatıp olduğum yere çöküyorum. Ses gittikçe yaklaşıyor. Büyüyor, büyüyor, büyüyor… Ve GÜM! Kulağımın dibine gülle atıyorlar. Kızı omzuma koyup gözlerimi açıyorum. Boyumda birini görmeyeli on yıllar oluyor. Bir fil, hortumuyla karışan saçlarını düzeltiyor. Kız listede bir satırın üstünü çiziyor. Kızı görünce kulaklarını dikip sırıtıyor: “Geciktim ama sonunda buldum sizi.”

Filin göbeği üstünde kayarak inmesini düşünemeden kulaklarımız çıtır çıtır seslerle doluyor. Bir şeyler kırılıyor ya da parçalanıyor. Tepemizdeki ağaçtan kafamın tam üstüne ve ayağımın yanına iki şey düşüyor. Kafamın üstündekini yakalıyorum, ceviz kabuğu. İçi elbette boş. Yere düşenin ne olduğunu henüz göremiyorum. Ayağım gıdıklanıyor. Bileğim, dizim, kalçam, karnım! Bir şey tırmanıyor. Birkaç kez kayıp yere düşüyor, karlıyım. Bir daha tırmanıyor. Bir daha, bir daha… Sincap! Dişleriyle karlarımı kürüyor. Geldiğini söylemiyor, belli ediyor. Buradaki tüm ayaklar onunkilerden büyük.Daha büyük olan her ayak, daha küçük ayakların yetisidir. Geniş çıkıntılı göbeğimin üstüne oturduğunda küçük kız, fil ve ben gözlerimizi ona dikiyoruz. Kız listeyi kontrol ediyor. Sincap duyacaklarını biliyor, “Beni yazmayı unuttunuz diye bir ömür kafesime sırıtan çocuklara cevaz kıramazdım,” diyor. Liste aşağı iniyor.

Kız şimdi mutlu. Fil hortumuyla sincabı göbeğimden kapıp sırtına oturtuyor. Sincaba yüksekte durup yol boyu erimiş cevizleri toplama görevi veriliyor. Neler olduğunu sormuyorum. Kimsenin ateşli çemberin içinden atlamak istemediğini biliyorum. İlk adımı fil atıyor, “Artık gidelim,” diyor. Nereye? Yüz ifadem soru işaretlerinden seçilemiyor. Kız kulağımın içine kadar girip “Sizi kimse sirklere tıkamayacak,” diyor.

Doğru olanın bilmemek olduğu zamanlardan biri. Onlara eşlik ediyorum. Birkaç adım sonra yerden bir şey yansıyor. Biraz eğilip parlak pullu bir yılan olduğunu görüyorum. Kız listeye ikinci çiziği atıyor. Yılan, sarmaşık gibi sağ bacağımı sararak yükseliyor. Bu kez ben titriyorum. Boynuma kadar sürünüp kendine boş kalan omzumda yer yapıyor. Yılana karşımıza çıkacaklara göz dağı verme görevi veriliyor.

Listeye göz atıyorum. Üstü çizilmemiş birkaç satır daha var. Yolumuzun üzerindeki inden boz ayıyı alacağımızı öğreniyorum. Meydanda dans etmek istemiyormuş. Tehlikeli altında bir grup olduğumuzu hissediyorum. Daha sonra aslanın bize katılacağını öğrendiğimde rahatlıyorum. Filin üzerinde sincap, sağ bacağımda yılan ve omzumda küçük kızla yürüyoruz. Fille anlaşıyoruz. Aslanı da aramıza aldıktan sonra eğlenmeye başlayacağız. Nehre ilk varan yılanı taşıyacak. Nehirden karşıya geçtikten sonra insanlardan kurtuluyoruz. Doktora gitmeyi çoktan unutuyorum.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. Çocukken Ankara’dan İzmir’e taşındık. Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldum. Bundan sonraki hayatımın okuyarak ve yazarak geçmesini umuyorum. Fantastik edebiyat ile hem yazma hem okuma olarak yakından ilgiliyim. Daha önce birkaç internet dergisinde editör ve yazan olarak yer aldım. 2013 senesinden itibaren fanzin dünyası içindeyim. Birçok fanzinde eserlerim yayımlandı. Şimdilerde ise iki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Buz Akrobatı Yeti ve Sirk Kaçkınları” için 2 Yorum Var

  1. Çok samimi ve akıcı bir öyküydü. Sonunda yüzümde bir gülümseme belirdi. Betimlemeler çok iyiydi, okurken gözlerimde canlandı her şey. Paten ise ilginç ve eğlenceli bir seçimdi. Okumaktan keyif aldım.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!