Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yasa Dışı Bir Zaman Yolculuğu

Tren vagonuna benzeyen, soluk mavi atmosfere sahip bir kapsülün içinde oturmakta olan Titor, eski püskü takım elbisesinin düğmesiyle oynarken ne kadar süredir burada oturmakta olduğunu kestiremiyordu. Bir yandan günler geçtiğini düşünse de diğer yandan yalnızca saatlerdir burada olduğunu biliyordu. En sonunda dayanamayarak patladı.

“Zamanda yolculuk yapmanın zaman aldığını tahmin edemezdim.” dedi.

“Efendim, yolculuk sadece yolculuğu yapan için zaman alıyor gibi gözükür. Aslında saliseler içinde ortadan yok oldunuz.” Karşıdan gelen mekanik ses duygusuzdu.

Karşısında dikilmekte olan aptal zımbırtı istediği cevabı vermemiş, sadece söylemesi gerekenleri söylemişti. Belli ki zaman yolculuğu yapan insanların canını sıkmak için programlanmış kutudan ibaret bir robottu. Titor sıkıntılı olduğunu belli edecek kadar derin bir nefes aldı. 28 yıllık hayatındaki ilk zaman yolculuğu tecrübesinde olması yeterince gerginlik yaratırken bir de üstüne bu yolculuk yasadışıydı. Bir takım el çabukluğu ve kelime oyunlarıyla birilerini dolandırmaya kalkışmış ve büyük oyuncularla raks edemediği gibi üstüne de bir ton borçlu çıkmıştı. Bu da onu her zaman diliminde geçerli tek kapıya çıkarmıştı; borcun büyükse ödeyeceğin bedel de bir o kadar büyük olur. Kendisini bu klostrofobik kapsülde bulduğunda, ona borcuna karşılık zamanda küçük bir pürüz giderme işlemi yapması gerektiği, gerekli bilgiyi ise karşısındaki zımbırtıdan alacağı söylenmiş ve zımbırtının beklenenden farklı şeyler yapması halinde ise ona kullanması için bir acil durum kodu vermişlerdi.

Her şeye rağmen yolculuğun pek de konforsuz olduğu söylenemezdi. Koltuğu ile robotun arasında zaman geçirmesi için Çeşitli tablet-dergiler ve gazeteler bulunuyordu. (Bir nostalji sever olan Titor, kapsüle bindiği anda kağıttan dergi olmamasının hayal kırıklığını yaşamıştı.) Hemen karşısındaki robotun yanında küçük bir buzdolabı vardı. Arkalarında Titor’un biraz zorlanarak, ufak tefek bir insanın ise rahatça hareket edebileceği kadar boş bir alan bulunuyordu. Kısacası oturmakta olduğu koltuğun karşısındaki duvara dayanmakta olan aptal zımbırtı dışında gayet çekilebilir bir yolculuktu. Zımbırtıyla konuşmalarının henüz en başında öğrendiği üzere, yolculuğun bu kadar uzun sürmesinin nedeni yolculuk sisteminden kaynaklanıyordu. Sistemin son elemanı olan kapsül, zamanda değişiklik oluşturan önemli noktalarda beliriyor ve asıl belirmesi gereken noktaya kadar bir ileri, bir geri giderek bu önemli noktaları eliyordu. Eleme süreci sırasında insanlığın ve dünyanın tarihinde o kadar çok zamana gidildiği söyleniyordu ki, içerideki kişilerin sağlığı için cam benzeri şeffaf ama çok daha sağlam bir maddeden yapılmış olan kapsülün etrafı güçlü bir metal tarafından kapatılmıştı. Bu kaplama içeride ki kişiyi yalnızca fiziksel olarak değil ruhsal olarak da koruyordu. Titor fiziksel koruma işine gülmüş, zaman yolculuğunda olacak bir trafik kazasıyla dalga geçmiş, hatta robota “Ne olabilir ki? birisi yanlışlıkla zamansal kırmızı ışıkta mı geçecek?” diye takılmıştı.

Bu hareketinin asıl manasını anlamlandıramayan robot, ona uzunca yaşanabilecek tehlikeleri saydığında ise sıkıntıdan ölmeden robotu susturmaya çalışmıştı. Sıra zihnen olan tehlikelere geldiğinse ise Titor’un sabrı tükenmeyi çoktan aşmıştı. Görevinin ayrıntılarıyla pek fazla ilgilenmemiş, sadece robotun ısrarla tekrar ettiği üzere varacağı zamana kadar dışarıya bakmaması gerektiğini anlamıştı. Bir diğer yandan da kendine ne gibi fırsatlar yaratabileceğini düşünür olmuştu.

Titor aniden düşüncelerinden sıyrılıp zımbırtı ismini taktığı büyük tekerlekli bir çöp kutusuna benzeyen robotun şapşal suratına geri döndü.

“Ne kadar zaman kaldığını söyleyebilir misin?”

“Hayır efendim.”

“İnsanların canını sıkmak harici yapabildiğin bir şey var mı senin?”

“Ortamın ısısını ayarlayabilirim efendim.”

“Sanıyorum ki bir önceki yolcuyu sıkıntıdan öldürdün ve sıra bende.”

“Her yolculuk sonrasında hafızamız silinir efendim.”

Zımbırtının cevaplarına sinirlenen Titor, bir anlığına koltuğundan fırlayıp robotun üstüne yürüse de robota verdiği zararın cebinden karşılaması gerektiğini hatırlayınca kendini sakin olmaya zorladı.

Başına geleceklerden habersiz olan Zımbırtı ise muzip bir insanmışçasına

“Kalp atışlarınız aniden hızlandı efendim. İsterseniz sakinleşmenize yardımcı olabilirim.” dedi.

Çeşitli küfürleri aynı anda mırıldanan Titor, robot kılıklı çöp kutusuyla tartışmanın kısır bir döngü olduğunu aklına not etti. Takım elbisesinin ceketini çıkardı. Gömleğinin kollarını kıvırdı. Sinirini yatıştırmak için biraz egzersiz yapmaya karar verdi.

Yaklaşık yarım saatlik bir sürenin ardından kendini daha iyi hissetmiyordu. Sinirini kolayca atabilen bir tip değildi. Nefes nefese, alnından süzülen terler eşliğinde kendini tekrar koltuğuna atmış, zımbırtıya bilumum kelime sarf ederek, içerideki havayı arındırmasını söylemişti. Hiçbir şey yapmadan kısa bir süre oturduktan sonra önündeki tablet-dergilerden birine göz gezdirmeye karar verdi. Kapağındaki bombalar ve füzelere bakılırsa dergi nükleer savaşlar üzerineydi. Derginin içine kısaca göz gezdirip ilgisini kaybetmeye başlarken gözüne ilişen bir karikatür ilgisini çekti. Yetişkin insanlar tarafından köşeye sıkıştırılmış bir kedi, tırnaklarını bir çocuğa geçirmişti. 2424 yılında gerçekleşen nükleer bir katliamdan söz ediliyordu. Ülkeler arası anlaşmazlık ve toprak kavgası yüzünden birçok sivil ve çocuk katledilmişti. Derginin içine sansürsüz şekilde koyulan fotoğraflar Titorun zaten çok kaçmış olan keyfini daha da kaçırdı. Dergiyi aldığı masasının üzerine kırılıp kırılmayacağına önem vermeden özensizce fırlattı ve duvarın dibinde şapşalca beklemekte olan zımbırtıyla konuşmaya başladı.

“Sence şu an dışarıda ne oluyordur?”

“Merak duygusuna kapılmanız tehlikeli efendim.”

“Neden endişeleniyorsun ki ben sa…”

Robot ilk defa üst üste konuşup Titor’un lafını kesti.

“Endişeli olan sizsiniz efendim. Okuduklarınızdan etkilendiniz.” dedi.

Gözlerini sonuna kadar açan Titor bir anda suçlanmasına şaşırmış, her şeyin üst üste gelmesi hissi zaten geçmemiş olan sinirini tekrar hoplatmıştı. Kapsüle bindiğinden beri yaptığı üzere sinirini zımbırtıdan çıkarmaya başladı.

“Şimdi duygularımı okuyabilir mi oldun? Anlamadığın tek duygu sinir duygusu mu?” burnundan hızlı derin nefesler alıyor ayağına sertçe yere vurup duruyordu. Zımbırtı ses tonunu hiç bozmadan duygusuzca konuşmaya devam etti. Sanki Titor’un sinir duygusunu yok saymaya devam ediyordu.

“Sizin için yararlı olduğunu düşündüğüm şeyleri söylüyorum efendim.”

Titor iki elini kafasının üzerinde birleştirirken bir yandan da sıkıntılı bir şekilde solumaya devam ediyordu.

“Neyin kendime yarayacağına ben karar verebilirim. Kapsülün metal kapaklarını aç! Dışarıyı görmek istiyorum.”

“Acil durum olmadıkça bunu yapamam efendim.” Titor’un taşmış sabrı robotun doğal ve duygusuz bir şekilde verdiği cevapları bile hakaret olarak algılıyordu. Kahretsin kendi zaman diliminden, borçlardan, bu sıkıcı yolculuktan ve en önemlisi bu aptal zımbırtıdan gerçekten bıkmıştı. Karşısındaki tehlike her ne olursa olsun başka bir zaman dilimini görmek istiyordu.

“Bana önce korkak diyorsun sonra da kendimi kanıtlamama izin vermiyorsun. Korkak ve endişeli olan kim, sana göstereceğim. Kapakları aç!”

Robot kendini tekrarlamaktan başka bir şey yapmadı. Titor küfürler ederek yerinden kalktı ve kendisine acil durumlar için verilmiş olan kodu aramaya başladı. Kod eski zamanlardaki şehirlerden birinin adıydı ve Titor onu kullanmaya karar vermişti. Kısa süre içinde kodu buldu ve zımbırtıya doğru döndü. Dudakları zalimce zevk aldığını belli edercesine kıvrıldı. Bu sefer istemediği bir cevap almayacaktı.

“Acil durum! Kod: Reykjavik”

Robot herhangi bir direnme veya kırgınlık belirtisi göstermeden

“Kod onaylandı efendim.” dedi. Titor ilk defa robottan tatmin olmuş şekilde başını salladı.

Metal kapaklar içeridekilerden başka kimsenin duyamayacağı bir gürültüyle kalkarken o an hiç hissetmediği kadar hızlı gittiklerini anladı. Daha önce bunu fark etmemişti. Kapaklar yavaş yavaş açılırken ışık içeriye sızıyor, sanki yer kapmak için acele ediyormuş gibi kapsülün soluk mavi atmosferini dolduruyordu. Kapakların ağırlığından usanan Titor dışarıya göz atmak için beklemeye dayanamayarak kafasını eğdi. Gözlerini kamaştıran aynı zamanda da acıtan ışık durmadan değişiyordu. Saniyeler içinde farklı yerlerin görüntülerini görüyor o daha seçemeden kayboluyordu. Az önce gördüklerini hayal meyal hatırlamaya çalışırken üstüne yenileri ekleniyordu. Çarmıha gerilen insanlar, çölde yapılan savaşlar, gemileriyle okyanus arşınlayanlar…

Durmak bilmeyen görüntü seli en sonunda gece vaktinde gür ağaçlarla kaplı bir ormanın içinde toplanmış bir grup insanın önünde yavaşladı. Topluluktaki insanlar kemikten kolyeleri ve ilkel giysileriyle birer vahşi gibi görünüyorlardı. Titor’un aklında vahşiler olarak adlandırdığı bu topluluk ortalarındaki devasa ateşin etrafında büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu. Hemen karşılarında benzer kıyafetlere ve aksesuarlara sahip 2 adam, onlardan daha yüksekte duruyor ve bir tören hazırlığı yapıyorlardı. Adamlardan biri yanı başında bağlı şekilde durmakta olan uzun boyuyla dikkat çeken esmer, kısa saçlı bir kadının suçlarını sayıyor, zaten sabırsız ve öfkeli olan kalabalığı daha da gaza getiriyordu. Titor bütün bu kargaşayı izlerken ateşin etrafındaki insanların kendi içinde fısıldaşmasından tut, topluluğa hitap etmekte olan adama kadar herkesi rahatça anlayabildiğini fark etti. Zaman yolcusu olmanın artılarından birine sahip olduğu için sevinirken bir an için sahnedeki adamlardan biriyle göz göze geldi. İlkel Adam içten içe inanç ve hırs dolu gözlerle ona baktığında, yaramazlık yaparken yakalanmış bir çocuk gibi donakaldı. Fakat adam herhangi bir tepki vermedi. Titor bir an için endişe duysa da kimse kapsülün varlığını fark etmişe benzemiyordu. Hatta kendisi bile kapsülün bu zamanda fiziksel bir varlığının olduğundan emin değildi. Bütün yaşananları sanki en önde bir tiyatro gösterisindeymişçesine izliyordu. Her mimiği yakalıyor, her iç çekişi duyuyor, bütün bir anı hissediyordu. Vahşi kalabalık zehirli öfkesiyle ağzından salyalar saçarken, Titor haksızlık yapıldığını kadının suçlarının cadılık, toprağı verimsiz hale getirme, vahşi hayvanlar çağırma gibi gerçek olamayacak suçlar olduğunu fark etti. Bir grup batıl inançlı topluluk masum bir insanı katlediyordu. Üstelik bunu büyük bir gururla yapıyorlardı. Yumruklarını sıktı. Kendi zamanından daha iyi bir zaman dilimi yok muydu? Geçmiş zamanlardaki ataları da bu kadar cahil miydi?

Adamlardan birinin yüksek sesle ilan ettiği üzere tören başladı. Suspus olan kadın yuhalamalara tepki vermiyor, duygusal felçli biri gibi ifadesizce kalabalığa bakıyordu. Titor, kadının hissedemediği bütün duygular sanki kendine geçmişçesine endişeli ve kızgındı. Başka bir zamanda, başka bir yerde, bambaşka bir olayın içinde kalmak ve her bir saniyesini dolu dolu yaşamak onun için bambaşka bir deneyimdi. Titor endişeden dudağını ısırmaya devam ederken daha önce göz göze geldiği adam elinde ilkel fakat keskin olduğu belli olan bıçağı kadının karnına sapladı. Kadın hiç ses çıkarmadan ifadesiz bir şekilde öne doğru devrildi. Kalabalık sevinç çığlığı atarken Titor’un yüzünde tiksinti dolu bir ifade vardı. Kadını bıçaklayan adam elindeki kanlı bıçağı aldığı sunağın üzerine koyarken, geride beklemekte olan diğeri kadının cesedini yerden alıp sevinç çığlıkları atmakta olan kalabalığa doğru attı ve ardından bağırdı.

“Şimdi ruhunu tamamen yok etmezsek geri dönüp intikamını alır. Tamamen yok etmeliyiz. Tama…”

Adamın sesi kalabalığın çığlıklarının içinde kaybolurken, insanlar adeta birer delilermişcesine öne atılıp kadının cesedine saldırmaya ve onu dişlemeye başladılar. Herkes birbirini eziyor, arkada kalanlar öndekileri itiyor, onların üstünde çıkıyorlardı. Titor’un topluluktan daha geç kavradığı üzere tamamen ortadan kaldırmak onu yemek demekti. Yaşanan büyük vahşet karşısında dili tutuldu. Ağzından damlayan kanlar ve çıplak ayakların altına saçılan organların görüntüsü midesini bulandırdı. Gözlerini kaçırmaya çalıştı. Kulağına gelen rüzgârın sesi insanların ağız şapırtılarını ve çiğneme seslerini bastırmaya yetmiyordu. Titor kendine hakim olmadan öğürmeye başladı. Bütün bu vahşeti kendini gerçek bir zekaya bile sahip olamayan bir robota kanıtlamak için mi yaşamıştı? Yoksa gerçekten zaman dilimlerini merak ettiği için bahane mi bulmuştu? Henüz sorularının yanıtını bulamadan karşısındaki sahne silikleşmeye başladı. Anlaşılan zamandaki bir sonraki noktaya gidiyorlardı. Titor bu sefer şansının daha yaver gideceğini umsa da tanık olduğu vahşete engel olamamanın acizliğini üstünde taşımaya başlamıştı.

Uçsuz bucaksız görüntü seli elleriyle midesini tutmakta olan Titorun karşısına sallanmakta zayıf sarı bir ışığın altındaki uzun masasının etrafında oturan askeri üniformalı insanlar çıktığında yavaşladı. Titor kendine gelmek için gözlerini kırpıştırdı. Az önce yaşananlar gerçekten de olmuş muydu? Bir süredir tutmakta olduğu nefesini verip başka bir zaman dilimine dair ilk tecrübesindeki hayal kırıklığını üstünden atmak için etrafına bakınmaya başladı. Alçak tavanıyla basık bir ortama sahip olan bu yerin bir sığınak olduğu anlaşılıyordu. Ortadaki masanın da rengi olan kahverengi ile gri tonları sığınağa hükmediyordu. Duvarlarda çeşitli savaş kahramanlarının resimleri ve bilmediği ülkelerin bayraklarının asılıydı. Yerler yemek artıkları ve kağıtlarla doluydu. Bir anda yükselen sesler Titor’un dikkatini tekrar sığınağın ortasındaki büyük masaya çekti. Masanın etrafında oturmakta olan 10 kişilik grup arasında hararetli bir tartışma vardı. Titor’un masanın lideri olduğunu düşündüğü 50’lerinin ortalarında, uzun boylu bir kadının sesi herkesi bastırıyordu. Kadın ödenmesi gereken bir bedelden bahsediyordu. Kendini açıklamaya çalışıyor ve muhalefet edenlere karşı sert çıkışlar sergiliyordu. Jest ve mimiklerini etkili bir biçimde kullanıp masayı etkisi altına almaya çalışıyor, bunda da başarılı olduğu açıkça hissediliyordu. Masada durmakta olan harita Titor’un geldiği zamandan olmayan ülke isimleri ve sınırları ile doluydu. Kadın haritayı işaret ediyor ve başka çarelerinin olmadığının üstüne sıkı sıkı basıyor, sanki az sonra olacak bir felakete kılıf buluyordu. İlk olaydaki hayal kırıklığını atamayan Titor bu insanları kendi başına bırakmaya karar verdi. Dikkatini başka şeyler üzerine vermeye zorlayarak etrafına bakınmaya başladı. Kapsülün penceresi odağının kontrolünü kaybetmediği sürece hareket ediyor. Adeta görünmez bir adamın gözünden tura çıkmışçasına bir hissiyat veriyordu. Anlaşılan sığınak bir evin bodrum katındaydı ve tek odadan ibaret değildi. Titorun ilk gördüğü odadan daha büyük olmayan 3 oda daha vardı. Odaların ilki bir zamanlar mutfakmış gibi duruyordu. Diğer oda içindeki silahlar ile belli ki cephanelikti. En sondaki oda boş ve karanlıktı. Duvarda bir kâğıt topluluğu asılıydı. Asılı olan her ne ise, kâğıda hasret olan Titor’un nostalji sever tarafını alevlendirmişti. Karanlıktaki kağıtları daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı. Anlaşılan bu bir takvimdi. Üstündeki tarih ise ağustos ayının 6’sı 2424 yılıydı. Hangi yılda olduğunu fark etmesiyle nutku tutulan Titor’un midesi tekrar hareketlendi. Gözlerinin önüne dergide gördüğü yanmış çocuk cesetleri geliyordu. Odağını kaybetmiş tekrar masanın yanına dönmüş ve herkesi duymaya her nefes alışverişi hissetmeye başlamıştı. Aynı şeyleri yaşamak istemeyerek kapsülün penceresinden uzağa doğru gerilemeye başladı. İçeriden gelen tartışma sesleri yerini kutlamaya bırakmıştı. Bu insanlar öldürdükleri o kadar masumun ardından kutlama yapıyorlar, az önceki hararetli tartışmalar hiç yaşanmamış gibi birbirlerini tebrik ediyorlardı. Titor’un aklında bir önceki zaman noktasındaki vahşi topluluk geldi. Sanki aynı insanlar kıyafetlerini değiştirmişlerdi. Liderleri olduğunu düşündüğü kadın, bir kahraman gibi selamlanıyordu. Büyük bir zevkle tebrikleri kabul ediyor, hiçbir üzülme belirtisi göstermiyordu. Ağzından dökülen sözcükler ise hepsinden beterdi.

“Büyük bir kararlılıkla tamamen kurtulmak zorundaydık. Bugün zor bir karar gibi görünebilir. Ama onlar sadece bugünün masumlarıydı. Yarının olacaklarının bir garantisi yoktu. Tek bir kişiyi bile bırakmak zorunda değildik.”

Titor ağzı açık bir şekilde kadının gözlerinin içine bakarken daha da şaşırarak kadının uzun boyunun yanı sıra, kısa saçlarını, esmer tenini fark etti. Kurban edilen kadını öylesine andırıyordu ki, Titor kadının da bir zaman yolcusu olup olmadığını düşünmeden edemedi. Zaman yolcusu olsa bile kadının öldüğünü görmüştü. Bu zaman diliminde canlı kanlı karşısında olamazdı. Ya olabildiyse, kendine burada yeni bir hayat kurabilir miydi? Kadının gözlerinin içine bakan Titor, vahşi adamlarda gördüğü aynı hırs dolu bakışları gördü. Bu bakışlar karşısında başka bir zaman dilimine olan ufak umudu da uçup gitti. Ne şekilde olursa olsun zaman ve insanlık değişmiyordu. Önceki günlerin kurbanları bir sonraki günün tiranlarına dönüşüyorlardı. Bunu kendi gözleriyle görmüştü. Tam o anda yanında her şeyi izlemekte olan zımbırtıyı fark etti. Robot hiçbir duygu sergilemiyor. Sadece tepki vermek için üretildiği durumları bekliyordu. Titor ilk defa ona büyük bir hayranlıkla baktı. Cinayet işlemiyor, kendisi gibi borçlanıp büyük yüklerin altına girmiyor, kimseye zarar vermeden varlığını sürdürüyor, hatta üzerine faydalı olmaya çalışıyordu. Karşılığında ise bulduğu tek şey öfkeli bir adamın bağırışları oluyordu. Böyle olmamalıydı. Titor az önce gerilediği kapsülün penceresine doğru yaklaştı. Belki başka bir zaman diliminde yeni bir hayata başlayamayabilirdi. Ama artık öfkesini hak edenlere çevirecekti. Yumruklarını öyle sert sıktı ki tırnakları etine batıyordu. İzleyici olmak bir yere kadardı birinin bu canilere dersini vermesi gerekiyordu. Evet Titor’un bir borcu vardı. Ama bu borç, paralarıyla insanların hayatlarını çalan insanlara değil, önder olarak görülen tiranların elinde ölen masumlaraydı. Bütün cesareti ile derin bir nefes aldı. Kapsülden dışarı çıkmaya karar vermişti. Elini yavaşça kapsülün penceresinden dışarı uzattı. Karşısında oluşan görüntünün netliği bozuldu ve titremeye başladı. Titor korkuyla elini geri çekti. Fakat yanında hiçbir şey yapmadan durmakta olan zımbırtıyı görünce cesareti geri geldi. Yine de içinden son kez de olsa ona takılmadan edemedi ve gülümseyerek

“Ben kahrolası bir zımbırtı değilim. Böylece durarak olanları izleyemem.” dedi. Ardından zımbırtının ifadesiz bakışları arasında bir anda kendini kulak tırmalayan kahkahaların içine doğru attı.

Adımını atar atmaz karşısındaki görüntünün yerini sonsuz bir karanlık aldı. Kapsülüne doğru dönen Titor çoktan kapsülün kendisinden uzaklaşmakta olduğunu gördü. Zımbırtı içeride hareket ediyor ve kapakları kapatıyordu. Yapması gerekeni yapıyor, Titor’u terk ediyordu. Titor robotun bu hareketine alınmadı. Kapsülün uzaklaştıkça azalan ışığı en sonunda yok oldu. Sonsuz karanlığın içinde kaldı. Ne burnunun ucunu görebiliyor ne de rüzgârı hissedebiliyordu. Titor’un kendi içinden geldiğini düşündüğü yüksek bir ses konuşmaya başladı.

“Zamanın değişmediğini ve değiştirmediğini düşünüyorsun. Oysa zaman deniz gibidir. Seni her daim kendine çeker. Sayısız kez sürükler, değiştirir. Sürüklenenlerden bazıları geri dönemez. Değişenlerden bazıları zamanın içinde boğulur, kaybolur. Hepsi önünde sonunda bana gelir. En yeni misafirim sensin. Susuz okyanusa, yapraksız ağaca, zamanın dışına hoş geldin. Şimdi söyle bakalım. Benim için bir meteliğin var mı?”