Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yekta’nın Salı Günü

ilham alınan yaratık
YEK

Salılardan nefret ediyorum.

Salı günü sokaklardan, evden, trafikten nefret ediyorum. İnsanların yüzüzdeki o ifadeden, haftanın bitmesine daha  çok zaman olduğunu bildiklerini, ve bundan hiç hoşlanmadıklarını gösteren o memnuniyetsizlikten nefret ediyorum. O suratlardan nefret ediyorum. Marketlerdeki Salı Sallanır indirimlerinden, ve o indirimleri kaçırmak istemeyenlerden nefret ediyorum. Ofisteki Salı toplantılarından nefret ediyorum.

Jülide her Salı cam kapısını açıyor, yürüyor. Uzun etekler, turuncu kazaklar, büyük bir göbek, daha büyük memeler. Eskilerin bereket tanrıçalarını andıran formu sezon sonu alışverişleri altında çekilmez hale geliyor. Ağzında büyük bir gülümseme. Oynadığım bir oyun var. İyice bakıyorum dişlerine. Acaba parçaladığı etlerden, yediklerinden bir parça kalmış mı diye. Hayalimde Jülide Tüm Evren’in Yutucusu, Şeylerin Yiyicisi. Hep-Öğütücü.

O Salı günü de toplantı böyle başlıyor. Salılardan nefret ediyorum.

O gün geniş ahşap masanın çevresinde toplandık. Jülide yıl sonu beklentilerinden, yıllık izinlerden, satışlardan dem vurmaya başladı. Masanın ortasındaki kuru pastalardan sadece o yiyor, sözlerine ara vermiyordu. Galeta ununa dönmüş tuzlu çörek kırıntıları her yana saçılıyordu. Boynunda sinirler oynuyor, geviş getiren ağzının altında çenesi kasılıp duruyordu.

“Ve Yekta’ya da kocaman bir tebrik istiyorum,” dedi elleriyle beni göstererek. Masanın etrafında bakışmalar, alkışlar. Eller önce göğüs hizasında, sonra kafaların üstünde birbirine delice çarpmaya başladı. Bin yıllar önce olsa hoşuma gidebilecek bu rituel şimdi boş ve ucuz. Gülümsemek için kendimi zorladım. Jülide yaptığım bir satıştan ya da sıkıştığım bir elden bahsederken başımla selam verdim. Tek  sözcük söylemedim.

Jülide’nin toplantıyı bitirdiğini duyurmasıyla herkes ayaklandı. Tam odama dönüyordum ki; kendisini görmemi söyledi. Yeri titrete titrete odasına doğru gitti. Takip ettim. Eliyle oturmamı işaret etti. Kendini masasının arkasındaki sandalyeye bıraktı.

“Bir de kişisel olarak teşekkür etmek istiyorum,” dedi. “Biriminde senin kadar çalışan yok. Bu kadar çok izin almalarının sana ne kadar yük bindirdiğinin de farkındayım. Gerçi günahlarını almayayım, hepsi de sıra sıra doktor raporu getiriyor…”

Çekmecesinden bir dizi kağıt çıkardı. İmzalı, kısa yazılar. Doktor raporları, çalışanların neden çalışamayacağını açıklıyordu. “Şuna bak. Grip… Bronşit… Verem? Verem aşısı olmamışlar mı anlamıyorum ki?” Kağıtları tekrar birleştirip çekmeceye tıktı. “Neyse ne. Diyeceğim o ki; farkındayım tüm bu hastalıklar yüzünden yalnız kaldığının. Ve bil ki bu hem zam, hem de ikramiye olarak sana dönecek.”

Ağzında büyük bir sırıtış. Dişlerinin arasında gördüğüm küçük çörek parçaları.

“Teşekkürler,” dedim gözlerine bakıp gülümseyerek. Öksürmeye başladı.

Birkaç saniye çırpındıktan sonra. “Gıcık tuttu,” dedi. Eliyle gitmemi işaret etti. Cam kapıyı arkamdan kapatarak  odama döndüm. Öksürük sesleri git gide azalarak kayboldu. Saate bakmak üzere telefonumu elime aldığımda çalmaya başladı. Akasya arıyordu. Açmadım. Mesainin bitişine kadar dakikaları saymaya başladım.

Yarım saat geçmeden tekrar aradı. Açmadım. Yarım saat sonra bir arama daha. Yine açmadım. On dakika sonra bir tane daha. Bir tane daha.

Saat altıyı gösterdiği anda pardesümü, şemsiyemi alıp çıktım. Dışarıda yağmur yoktu; ama ne olur ne olmaz dediğiniz o sonbahar günlerinden biriydi. Eve giderken kasaba uğradım. Vitrinin köşesinden beni gören kasabın ağzı keyifle açıldı. Sakatata dünyanın parasını veren salak geldi yine, diye düşünüyordu herhalde.

“Senin için güzelce temizledim, ayıkladım Yekta,” dedi sırıtarak.

Cüsseli bir poşeti eline alıp tezgahın üzerinden uzattı. Yüz lira uzattım. Üstünün kalmasını işaret ettim. Dudakları iyice gerildi. Şu andan aldığı keyfi etleri doğrarken de alıp almadığını merak ettim. Telefonum yine çalıyordu. Arayan yine Akasya’ydı. Açmadım.

Eve geldiğimde hava kararmaya başlamıştı. Poşetten çıkan sulu, yağlı sakatatın bir kısmını tabağa koyup kalanını tupperware’lere yerleştirdim. Buzdolabına koydum. Kapağından bir bira alıp masaya oturdum. Etrafı çam, lavanta, okyanus, bahar esintisi kokuları sarmıştı. Evin her yeri oda spreyi doluydu.

Biranın ilk yudumu soğuk ve güzeldi. İnek midesinin ilk lokması ekşi ve sertti. Parmağımla şöyle bir  tabağı karıştırdım. Tatlı karaciğer parçalarını, bağırsak parçalarını yedim. Ne kadar acıkmış olduğuma şaşırarak bir kuzu böbreğini tek lokmada mideye indirdim. Akasya yine telefon açmışken kapı çaldı.

Bir yanım karşımda onu görmeye bekleyerek açtım kapıyı. O değildi. On sekizine yeni basmış, kumral, sıska bir çocuktu bu. Üst katımda oturan, bu sene üniversiteye başlayan Kerem.

“Yekta abi senin kargoyu yine bana bırakmışlar,” dedi elindeki yıpranmış paketi uzatarak.

“Eyvallah,” dedim paketi alıp.

“Kitap mı yine?” dedi. “Ne olur yurtdışından şunları söylerken haber ver. Benim de alacaklarım var, kargo parasını bölüşürüz abi.” Alınmış gibi kaşlarını çattı. Gülümsedi.

“Tamam lan,” dedim. Bu çocukta kıyamadığım bir hal vardı. “Bir dahakine söz.”

Eliyle ağzımı işaret etti. “Ağzının kenarında bir şey kalmış abi,” dedi.

Parmağımla aldım, ince bağırsak parçasıydı. Kapıyı kapatırken Kerem bir öksürük koyverdi. Masaya dönerken apartmanda yankılanan öğürmelerini duydum; ama birkaç saniye içinde kesildi. Dalak. Güzel, büyük bir parça dalak ve biraz daha bira. Akasya’nın sayısız aramasını aklımdan çıkarmam gerekiyordu. Derin bir nefes aldım. Biramdan büyük bir yudum daha aldım. Telefon yine çaldı.

“Efendim!” Sesime hakim olamamıştım.

“Yekta? Yekta, sen misin?”

“Tabii benim. Kim olacaktı?”

“Salak herif! Kaç kez aradım. Nasıl açmazsın?” Ağlamaya başladı. Hıçkırıklarının arasından ne dediği anlaşılmıyordu bile.

“Ne oldu? Sakin ol lütfen. Ne oldu?”

İki hıçkırık arasına sığabilen iki sözcük. “Demir öldü.”

“Ne?”

“Seni de kaybettim diye öyle korktum ki.”

“Ne demek Demir öldü?”

“Bu sabah evinde ölü bulunmuş. Bana da Artun söyledi.”

Farkında olmadan mutfakta volta atıyordum. “Artun iyi yani. Sen de iyisin. Peki diğerleri? Buğra’lar… Çağla?”

“Hepsiyle konuştum, hepsi iyiler. Bir sen kalmıştın salak! Ödüm koptu.”

“Özür dilerim.” İçtenlikle özür dilediğimi biliyordu. “Böyle olduğunu bilsem hemen açardım. Ben sandım ki-”

“Ne sandın? Özür dileyeceğimi mi?” İyi olduğumu biliyordu, sesindeki endişe yerini son zamanlarda hep olduğu gibi öfkeye bırakıyordu.

“Sen sırdaşlarını aradın mı? İyiler mi?” diye sordum konuyu değiştirmek için.

“Evet. Sen de bir an evvel arasan iyi edersin.”

Bir saniye sessizlik. “Kim öldürdü Demir’i?” diye sordum.

Bir saniye sessizlik daha.

“Bilmiyorum. Cinayet olduğuna emin mi-”

“Başka türlü olamayacağını biliyorsun,” sözünü kestim. Sözünün kesilmesini sevmezdi.  Tekrar konuştuğunda sesi aksiydi.

“Sen sadece sırdaşlarını ara,” dedi. “Cenaze yarın,” diye ekledi sonra bir anda. “Kocasinan Mezarlığı’nda.”

“Orada görüşürüz,” dedim. Cevap vermedi. Telefonu kapattı.

Olduğum yerde durdum. Sonra gayri ihtiyari ellerimle kendimi yokladım. Sanki vücudumun her bir parçasının yerinde olduğundan emin olmalıymışım gibi hissettim. Ardından biramı alıp salona geçtim. Akasya haklıydı, vakit kaybetmeden sırdaşlarıma bakmam gerekiyordu. Telefonumu çıkarıp rehberi açtım. Rehberin tepesine baktım.

Aa Aynur Özçelik.

“Alo?” Hattın ucundan gelen yaşlı sesi duyunca rahatladım.

“Merhaba Aynur. Yekta ben.”

Sesteki huzur kaybolup yerini korkuya bıraktı.

“Yekta Bey merhaba. Kusura bakmayın sesinizi alamadım. Nasılsınız?”

“Beni boşverin. Sizin iyi olduğunuzu duymak yetti. Bir sıkıntınız yok umarım.”

“Yok, yok. İşte yaz sıcakları da geçti-”

“Tamam. Kendinize dikkat edin şu sıralar. Evden çıkmamaya çalışın.”

“Aa hayırdır-”

Telefonu kapattım. Rehberdeki ikinci isimden devam ettim. Aa Mehmet Ercan. Birkaç kez çaldıktan sonra açtı.

“Yekta Bey buyurun.”

“Son zamanlarda başına tuhaf şeyler geldi mi Mehmet?”

“Hayır… Ne gibi?”

“Tamam. Teşekkürler.” Kapattım. İkide iki. Aa Nurhan Karataş. Çaldı. Çaldı. Çaldı. Hattan cazır-cuzur sesler geliyordu; ama normaldi. Nurhan Ayvalık’ta mı, Dikili’de mi bir yerde yaşıyordu ve arada bir Yunan hatlarıyla karışıp dururdu. Sonunda telefon açıldı.

“Merhaba Yekta Bey. Hayırdır inşallah?”

“Sesini duymak yetti Nurhan. Bir derdin yok değil mi?”

“Yok Yekta Bey. Her şey-”

Son numara. Aa Rıfat Algün. Çaldı, çaldı. Çaldı… Çaldı… Çaaaaaldı. Kapandı. Bir kez daha aradım. Yine cevap yok. Biramın son yudumunu alıp sehpaya koydum. Bir daha aradım. Yine açmadı. Lanet ederek evden çıktım. Hava soğumuştu ve ben montumu almamıştım; ama sorun değildi. Ara sokağı neredeyse koşar adımlarla geçip caddeye çıkınca ilk geçen taksinin durması için elimi kaldırdım.

Şansa trafik yoktu; ama yine de yolum uzundu. Yolculuk boyunca elimdeki telefonu çevirip durdum. Akasya’ya mesaj atmak istiyordum. Sırdaşlarımı aradım. Birine ulaşamıyorum. Ona gidiyorum. Beklemeye karar verdim. Muhtemelen evindeydi, telefonuna bakmamıştı sadece. Akasya’yı boşuna telaşlandırmanın alemi yoktu. Hafifçe basılan fren pedalı adrese geldiğimizi haber verdi. Taksiciye parasını verip dışarı fırladım. Apartman kapısında zile bastım. Cevap yok. Bir daha bastım. Bir daha bastım. Cevap yok. Hepsine bastım. Metal kapı kulak tırmalayan bir sesle açıldı. Basamakları üçer üçer tırmanarak üçüncü kata çıktım. Rıfat’ın kapısını bulunca elimi yumruk yapıp vurmaya başladım.

Cevap yoktu.

Zile bastım, kapıya vurdum. Çelik kapı zangırdıyor, evin içinde yankılanan zilin tiz notaları dışarı taşıyordu; ama cevap yoktu. Elimi bir daha yumruk yaptım. Yakın bir darbeyle kapıyı menteşelerinden kırıp içeri girdim.

Rıfat yoktu. Salonda, yatak odasında, mutfakta bir süredir orada olduğunu gösterebilecek hiçbir kanıt yoktu. Telefonumu çıkarıp bir daha aradım. Aa Rıfat Algün. Yine açmadı. Rıfat ortalarda yoktu. Sonuç dörtte üçtü.

Kafamda bin tilkiyle o evden çıkıp uzaktaki kendi evime yürüdüm. Neredeyse adım başı telefonuma bakıyor, Rıfat’a çağrı bırakıyordum; ama cevap yoktu. Neredesin?… Beni ara… Hemen!… Sana ulaşmam lazım… Sayısız mesaj attım. Eve vardığımda saat artık gece yarısını geçmişti. Apartmanın kendi kendine yanan iç ışıkları yolumu gösterirken, merdiven tırabzanlarının arasından, kapımın önünde oturmuş bir şekil gördüm. Adımlarımı yavaşlatarak, son basamakları dikkatlice çıkmaya başladım. Tam merdiveni bitirip köşeyi dönmüşken küçük bir çıt sesiyle koridor aydınlandı. Otomatik aydınlatma ikimizi de ele verdi.

Kapının önüne çökmüş Kerem irkilerek ayaklandı. Kucağındaki pizza kutusu devrilerek içindeki birkaç parça yarım yenmiş pizzayı yere saçtı. Kim olduğunu anlamam bir saniye aldı; ama o bir saniyede merdivenin ucundan Kerem’in dibine gelmiş, boğazına sarılmıştım bile. Çocuk daha ne olduğunu anlayamadan bıraktım.

“Ne yapıyorsun burada?”

“Ya yemek söylemiştim. Ödemek için kapıya çıktım, kapı arkamdan kapanmış. Dışarıda kaldım.”

“Kapımda ne yapıyorsun?”

“Annemler sana yedek anahtar bırakmıştı ya abi, onun için…”

İki ay önce biricik oğullarını evine yerleştirirken yalvar yakar vermişlerdi anahtarı. Ne olur ne olmaz diyerek zorlamış, ısrar etmişlerdi.

“Kim bilir nerededir,” dedim söylenerek. Kapıyı açtım. “İyi bakalım, geç içeri. Bulabilirsen ne ala.”

Kerem öksürerek arkamdan içeri girdi. “Eyvallah abi.”

İçeri girerken telefona bir daha baktım. Ne bir çağrı, ne bir mesaj vardı. Rıfat yoktu. Dörtte üçtüm.

“Abi ayakkabılıkta bulamadım. Başka bir yerde olabilir mi?”

Sorusunu dinlememiştim bile. Boş boş suratına bakıyordum.

“Abi? Anahtar nerede olabilir-” öksürdü. “Hiç mi hatırlamıyorsun?”

“Bilmiyorum. Mutfağa falan bak işte.”

Çizim: Mert Tugen
Çizim: Mert Tugen

Kerem’in ayak sesleri içeri gitti. Rıfat, sana hemen ulaşmam lazım. Bu mesajı alırsan beni ara. Arayamazsan da mesaj at. Hatta çaldırsan yeter. Acil! Demir aklımdan gitmiyordu. Şimdi ben de dörtte üç kalmıştım. İçeriden Kerem’in çekmeceleri kurcalama sesi geliyordu. Bitirmediğim yemeğimi mutfakta bıraktığımı hatırladım. Tabakta çiğ etleri, organ parçalarını görüp de soru sormaya başlamazdı umarım. Bir an tüm sırlarım açığa çıkacakmış gibi hissettim. O an kafama dank etti. Sırlar.

“Bulabildin mi Kerem?” diye seslendim içeri.

Kafasını sallayarak salona girdi. Öksürdü. “Bu oda kokuları öksürtüyor beni heralde. Nasıl yaşıyorsun bu kadar kokuyla anlamıyorum.”

Sırdaşım olmak ister misin?”

Kerem’in kaşı kalktı. “Efendim?”

Olabildiğince tane tane konuşmaya başladım. “Beni çok iyi dinlemeni istiyorum. Şimdi soracağım soru çok önemli. Sana kendimi anlatmamı, benimle ilgili tüm gerçeklere inanmayı ve sırdaşım olmayı kabul eder misin?”

“Hayır.” dedi Kerem. Abartılı hareketlerle yan yan, kapıya doğru yürümeye başladı.

“Ne yapıyorsun?”

“Şey, ortam biraz tuhaflaştı, o yüzden kaçıyordum.”

“Otur lütfen,” dedi elimle koltuğu işaret ederek. “Benim sırdaşım olacaksın.”

“Olmasam?” dedi yakarışı andıran bir sesle. Gözlerinde sırdaşlığın seks köleliğine denk olduğundan korkan bir ifade vardı.

“Otur,” dedim tekrar koltuğu göstererek. Kerem küçük bir öksürük nöbetiyle birlikte isteksizce yerini alırken yanından geçip banyoya gittim. Döndüğümde ellerini kavuşturmuş oturuyor, duvarları inceliyordu.

“İç şunları,” dedim uzattığı avcuna birkaç ilaç kutusu bırakıp, diğer eline de bir bardak su vererek.

“Ne bunlar?” diye sordu.

“Şu pembe olan öksürüklerini kesecek. Sarı, solunum yolları enfeksiyonları için. Turuncular bağışıklık sistemini güçlendirecek. Diğeri de…” kutuyu göremedim. Eliyle kutuyu gösterdi. “C vitamini. İç şimdi lütfen. Sonra da sabah akşam içmen gerekecek sanıyorum.”

“Bunu gerçekten yapıyoruz yani?” dedi kutularından ilaçları tek tek çıkarıp içerken. “Bu eğer böbreğimi çalmalı bir şeyse-”

“Böbrekli bir şey değil-”

“Çünkü mutfakta bir tabak gördüm ve şu Hannibal’ın dizisine de fena sardım. O yüzden-”

“Böbreğini almayacağım,” diye tekrarladım. “Sırdaşın ne demek olduğunu biliyor musun?”

“En iyi arkadaş gibi bir şey heralde,” dedi zayıf bir sesle.

“Başka çeşit bir sırdaşlıktan bahsediyorum.”

Kafasını iki yana salladı.

“Sana kim olduğumu, ne olduğumu anlatabilirim. Gösterebilirim. Seni kendime inandırabilirim. Ve eğer bana inanırsan, bir sırdaş olmuş olursun; çünkü sırrımı bilen az sayıda insana katılırsın. Anlıyor musun?”

Bu sefer sesinde endişe vardı, “Sırrını kaç kişi biliyor?”

“Dört.” Telefonuma baktım. Ne mesaj, ne çağrı. “Ama sanırım üçe indi ve hiçbir zaman dörtten az sırdaşım olmamalı. O yüzden sana ihtiyacım var.”

Sesi bir anda rahatladı. “Tamam, dinliyorum.”

Şaşkınlığımı gizleyemedim. “Bu kadar mı? Panik, endişe, korku yok mu?”

Sesi artık iyiden iyiye keyifli geliyordu. “Açıkçası beni öldürmenden korkuyordum Yekta Abi; ama benim gibi en az üç tane daha olduğuna göre, belli ki ölmeyeceğim. Hem sırf biri kayboldu diye ne dertlere girmişsin; demek ki değer veriyorsun. Başıma bir şey gelmeyeceğine eminim. Dinliyorum.”

“Pekala. Öncelikle. Asıl adım Yekta değil. Yek.”

“Peki?”

“Google’la lütfen.”

Telefonunu çıkarıp yazmaya başladı. Öksürükleri rahatlamıştı. Sayfalar arasında gezip Google’a yeni sorular yazarken gözleri büyüyüp kısılıyor, kaşları kalkıp iniyordu. Birkaç kez hadi canım ya da yok artık dese de uzun süre kafasını kaldırmadı. Sonunda telefonunu göstererek konuştu:

“Vikipedi senin kötülüğün simgesi olduğunu söylüyor.”

“Evet, onu değiştirmeye çalışıyorum; ama dallamanın biri ne zaman düzeltsem tekrar bozuyor.”

“Kötülüğün simgesi değil misin yani?”

“Öyleyim tabii; ama çok uzun zamandır o taraklarda bezim yok. Son bin yıldır tek derdim kendi halimde yaşamak.”

Bir yandan dinliyor, bir yandan telefonuna bakıyordu.

Verem yazıyor bir de?”

“Habercilerimden biri. Yakınımdakileri hasta ediyorum. Öksürtürüm, aksırtırım, grip, zatürre ederim. Vereme, dizanteriye sebep olduğum da olur; ama verem aşısı olmuşsundur sanıyorum.”

Kafasını salladı. “Ben o yüzden mi taşındığımda yaz sıcağında iki hafta salya sümük gezdim.”

“İlk tanışmamızda el sıkışmak için ısrar eden sendin,” dedim omuz silkerek.

“Doğru. Eyvallah. Devam edelim. Sen şimdi tam olarak ne oluyorsun abi. Yani, insan değilsin… Değil mi?”

“Hayır. Değilim.”

“Tanrı gibi bir şey misin?” Gözleri açıldı. “Of, lütfen birden çok tanrı olduğunu söyle.”

“Evet, birden çok tanrı var; ama hayır ben tanrı değilim.”

Yine telefonunu kaldırdı. “Burada iblis yazıyor.”

Kafamda şöyle bir tarttım. “Öyle de diyebiliriz.”

“İnsanları öldürüyor musun?”

“Canımı sıkmadıkları sürece hayır.”

“Peki sen, öldürülebilir misin?”

Tam cevap verecekken sözümü kesti. “Eh, kesin ölümsüzsündür; ama ölümlü olsan da bana nasıl öldürüleceğini söyleyecek değilsin.”

“Sen olduğun sürece ölümsüzüm.”

Sessizlik.

“Bizler… Daha iyi bir sözcük bulamıyorum, kusura bakma, doğaüstü varlıklar yani… İnanıldığımız sürece yaşarız. O yüzden sırdaşlarımız var. Sen olduğun sürece ölümsüzüm; ama sırdaşlarım ölürse, bana inanan kimse kalmaz. İşte o zaman ben de ölürüm.”

“O zaman daha çok sırdaş bulsan senin için daha iyi olmaz mı?”

“Bin yıllarca öyle yaşadık. Koca toplumlar bize inandı, diz çöktü, bizden korktu-”

“E süper işte. Çünkü-” Bir an duraksadı. Sonra söyleyeceklerinin mantığına inanmış gibi devam etti. “Yanlış anlama Yekta Abi, tabii sen daha doğrusunu bilirsin; ama dört kişi bana biraz az geldi.”

Sözümü kesmemiş gibi devam ettim. “-Ancak siz insanlar korktuğunuz şeyin peşine düşüyorsunuz. Anlamadığınız şeyi, sizden büyük şeyi yakalamak, zaptetmek, harcamak, hapsetmek istiyorsunuz. Bulduğun o vikipedi sayfalarına bak. Hepsinin ikinci cümleleri benden nasıl kurtulacağın, nasıl öldüreceğin hakkında. Herkes bizi bilirse rahat edemiyoruz. O yüzden saklanıyoruz.”

“Biz derken? Sen tek değilsin. Tabii ki sen tek değilsin. Of, bir sürü başkaları da var değil mi?”  Koltuğunda sıçradı.

“Devam etmeden önce, senden tüm bu olaya bir süperkahraman filmi muamelesi yapmamanı rica edeceğim. Şu anda durumlar o kadar neşeli olamayacak kadar karışık.”

Kerem utanmış bir şekilde başını eğdi. Dinlemeye hazır olduğunu gösterir gibi kollarını kavuşturdu.

“İnsanlar bizi bilirse, bizden kurtulmak isterler. Bir yolunu arar dururlar ve arayan bulur. Yaşamak için, az kişiyi kendimize inandırıyoruz ve bunu sır olarak saklamalarını istiyoruz.”

“Tamam da, bu telaş niye? Yani dört kişiye kendini inandırırsın. Biri ölene kadar keyfine bakarsın. Biri ölünce, diğerleri hala yaşarken yeni bir sırdaş ararsın. Mis gibi. Neden beni apar topar sırdaş yaptın?” Kullandığı terimin garipliği nedeniyle duraksadı.

“Çünkü herkes olmasa da birileri ölmemizi istiyor. Ve o insanlar bizi öldürmenin tek yolunun sırdaşlarımızı öldürmek olduğunu biliyor. İnanan kimse olmazsa, biz de olmayız.”

O an gözleri korkuyla açıldı. “Birileri sırf seni öldürebilmek için ortalıkta gezip normal insanları mı öldürüyor?”

“Evet.”

Koltukta ayağa kalktı. “Güzel değil. Güzel değil. İstemiyorum,” dedi.

İçime tarifi zor bir his doğdu. Sanki göğüs kafesimin en altındaki kaburgalarımın tam birleştiği yerde bir boşluk varmış, o boşluk sonsuza uzanıyormuş gibiydi. O sonsuzluktan bir huzur, bir sıcaklık gelmiş, kaburgalarıma yayılmıştı.

“Çok geç,” dedim olabildiğince anlayışlı olmaya çalışarak. “Bana inanıyorsun.”

“Hayır,” dedi inatla. “Hiç de inanmıyorum.”

“Hissedebiliyorum Kerem,” dedim.

“Her on cümlenden biri böyle garip olmasa valla kral adam olacaksın Yekta Abi. Yapma ne olur.” Koltuğun tepesinde dikiliyordu. Salonun diğer ucunda ben boş gözlerle ona bakıyordum. Buradan geri dönüş olmayacağının o da farkındaydı.

“Lanet gelsin!” diye çöktü tekrar koltuğa. “Kim var peşinde?” dedi.

“Bilmiyorum. Benim peşimde mi, onu bile bilmiyorum.”

“E sırdaşını öldürdüklerine göre-”

“Sırdaş öldü mü bilmiyorum.” Tekrar telefona baktım. Rıfat’tan ses yoktu. “Ama riske atamazdım.”

“Niye?”

“Çünkü bir arkadaşım öldü ve kendi kendine ölmüş olamaz.”

“Kim?”

“Demir. Demir Kıynak.”

Kaşlarını çatıp birkaç saniye düşündü. “Biliyorum ben o adamı!” dedi heyecanla. “Canlı müziğe gitmiştik bir gün Nevizade’ye. Taksim’de çalıyor. Demir Kıynak’la Oynak Geceler.”

Başımı salladım.

“Başın sağolsun,” dedi sesine ciddiyet vererek.

“O da şey miydi diyorsun yani?”

“İblis mi? Hayır. O bir çeşit orman ciniydi.”

Sessizlik. Kerem konuşmayarak Demir’i hatırlamama izin verdi. Ben konuşmayarak Kerem’in tüm bu olanları sindirmesine izin verdim.

“Öldürüldüğüne eminsin yani.”

Kafamı salladım.

“Öyleyse sıra sana gelmeden onu öldüreni bulmamız lazım.”

Bu sefer kaş kaldırma sırası bendeydi; ama daha itiraz edecek soru bile bulamamışken Kerem tekrar konuşmaya başladı.

“Bu insanların seni öldürmeleri için tam manasıyla, cesedimi çiğnemeleri gerekecek ve ben bunu istemiyorum. O yüzden onlar seni, yani beni bulmadan, biz onları bulmalıyız.”

Mantıklıydı. Karşı koyamayacağım bir mantıktı. Üstelik Salılardan nefret ediyordum ve bu Salının artık bitmesi gerekiyordu.

“O zaman anahtarını bul da bir an önce gidip yat,” dedim.

“Neden?”

“Çünkü aramaya Demir’in cenazesinden başlayacağız ve bizim gibilerin cenazeleri gün doğumunda kalkar.”

 

Devam edecek…

 

Not: Bu öykü, önümüzdeki aylarda sitemizde yayımlanacak olan “Yekta’nın Yedi Günü” adlı romanın ilk bölümüdür.

Mert Tugen

1992 yılında Gaziantep’te doğdu. Orada Güzel Sanatlar Lisesi’ni bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Çizgi Film/Animasyon Bölümünü kazandı. Halen eğitimine burada devam etmekte ve serbest illüstratör olarak çocuk kitaplarına, çeşitli dergilere çalışmaktadır. Arta kalan zamanlarında kişisel projeleriyle ilgilenmektedir.

A. Orçun Can

Alanya’da doğdu. Uzun süre Ankara’da, bir süre de Londra’da yaşadı. Uluslararası İlişkiler ve Sinema-Televizyon alanlarında öğrenim gördü. Kitapları Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkıyor, öyküleri Kafasına Göre Dergi ve Kayıp Rıhtım’da yayımlanıyor. Şu an İstanbul ’da yaşıyor; metrolara, çift satır aralığına, kablosuz teknolojiye ve kırmızıya ilgi duyuyor.

Yekta’nın Salı Günü” için 2 Yorum Var

  1. Güzel, merak uyandırıcı bir öyküydü. Esprili anlatımı sevdim; “google” ve “tupperware” gibi kelimelerin öyküde yer alması da sıcak bir etki olmuş; hani arkadaşla konuşur gibi. Açıkçası Kerem karakterinden çok şeyler bekliyorum Yekta’dan ziyade ve güldürü öğesi biraz daha artarsa tadından yenmez o derece 🙂

  2. Karakterler ince dokunmuş. Diyaloglar genel olarak başarılı olmuş. Yazarın üslubu oldukça hoş. Klişelerden sakınılsa ve olay örgüsü üstünde daha çok çalışılsa imiş daha başarılı bir öykü çıkabilirmiş ortaya. Diğerlerine nazaran seçkiye yakışır bir öykü olmuş.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *