Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yıldız Taşı

Bütün bir gün süren uzun ve yorucu bir yolculuk yaptıktan sonra mola vermişlerdi. Buralara, bu kadar uzağa kendilerine iyi bir hayvan, bir at aramak için gelmişlerdi. Büyüksu’nun çevresinde böyle hayvanları bulmak zordu. Olanlarında sahipleri vardı. Eğer yeteri kadar altınınız, gümüşünüz varsa iyi bir binek hayvanı bulabilirdiniz. Aradıkları biniti bulamamışlardı ama hala umutları vardı. Bir köşede veya bir kuytuda aradıkları gibi güçlü bir aygır, bir kısrak bulabileceklerine inanıyorlardı. Kamp yerleri dar bir geçitten sonra çıktıkları yaylanın hemen başlangıcındaydı. Köyden daha gün doğmadan çıkmışlar ve gün doğusuna doğru yol almışlardı. Önce köyün yukarısındaki sığlıktan ırmağın karşısına geçmişler sonra tempolu bir yürüyüşle tüm araziyi aşmışlardı. Afsa ırmağının batı kıyısı ne kadar verimliyse doğu kıyısı da o kadar taşlıktı. Temel neden birkaç fersah ötede yükselmeye başlayan Ayı Dağlarıydı. Ve iki adam bu dağların başladığı son sınır kabul edilen yayladaydılar.

Köyün keşişi, sabah daha gün doğmadan uyanınca yola çıkmış erken saatlerde evine, genç adamın kaldığı yere varmıştı. Köyü tepeden gören yamacın üzerinde, bir kulübede oturuyordu genç adam. Havanın ışıdığı ama güneşin henüz doğmadığı saatlerde kulübeye varan Keşiş, Hiçkimse’nin kahvaltı teklifini bile geri çevirmiş aceleyle yola çıkmışlardı. “Usta, etrafımıza bir bak, çevremizde bizim işimize yarayacak bir hayvan görünüyor mu? Sence buralar yanlış yerler olabilir mi? Aslında rahip biliyordu oralarda yabani atlar olmayacağını varsa bile ehlileştirmenin çok zor olacağını biliyordu. Binilebilecek güzel aygırların güneyde otlakların verimli olduğu yerlerde olabileceğini biliyordu. O halde buralara bu taşlık verimsiz araziye gelmeleri için Keşiş’in kafasında başka bir şeyler olmalıydı. Kısa bir sessizlikten sonra Hiçkimse sözlerine devam etti.

“Yol boyu gözün yerlerdeydi. Düzlükleri, yol kenarlarını, yamaçları, küçük vadileri aranıp durdun. Yukarıya gökyüzüne baktığın o kadar seyrekti ki. “Evlat” dedi yaşlı adam. “Ben, seni düşünüyorum. Kaç zamandır yayan gidiyorsun gideceğin yere. Ava çıktığında yalnızca bacak kaslarına güveniyorsun. Elinin altında sana yoldaşlık edecek güçlü bir hayvan olsa fena mı olurdu.” Başını önlerinde yanan ateşten kaldırdı ve bakışlarını ileriye günbatımının kızıllığında yanan yamaçlara çevirdi. “Orada gölgeler arasında saklanan bir yerlerde, seni bekleyen güçlü ve hızlı bir dost var. Biz bunca yolu O’nu almaya geldik” Hakikatten uzaklarda yaylanın bitip tepelerin başladığı yerlerde bir gölge vardı. Kendine ait bölgeye girmeye çalışan yabancılara karşı hazırlıklı bir gölge. Dikkatli bakınca iki ayağının üzerine şaha kalktığını gördüler. “Yarın yakından tanırız kendisini” Uzun saçlı genç gülümsedi “Belki senin içinde bir arkadaşı da vardır? Ne dersin?” Gülüştüler. Yaşlı adam ocağın üzerindeki tavşanı çevirirken bakışlarını gün doğusuna çevirdi. Birden ciddileşti ve yerinden doğruldu. Bir kaç yüz adım ötelerde gökyüzündeki kızıllığın tatlı bir laciverde evrildiği renk cümbüşünde havada dönüp duran gölgeler vardı. Gözlerini kıstı bir daha baktı. “Akbabalar” diye mırıldandı.

Davranışı yol arkadaşının dikkatini çekmişti. “Usta nereye bakıyorsun öyle” dedi. Kafasını aynı yöne çevirdi. “Havada dönüp duran kuşlar, bu pek hayra alamet değil” dedi. Ayağıyla yerdeki toprakları süpürerek ateşi söndürmeye başladı. Bir yandan da silahlarını kuşanıyordu. “Hadi bakalım Hiçkimse, birilerinin bize gereksinimleri var” Bir kaç saniye sonrasında akbabaların dönüp durduğu yöne doğru yola çıkmışlardı.

Koşar adımlarla yürüyorlardı. “O tarafta ne var” dedi genç yiğit “Küçük bir yayla

köyü vardı. Sanırım o köyün başına kötü bir iş gelmiş olmalı, yoksa bu uğursuz kuşlar öylece dönüp durmazlar” Evet, yaylanın kuzey rüzgarlarından daha korunaklı olan o yöresinde yaşayan, küçük yoksul bir köy vardı. Genellikle odunculukla geçiniyorlardı. Özelliklede sırtını yasladıkları dağın yamaçlarındaki cılız ormanlardan odun kesen ve binbir zahmetle ova köylerine kasabalara satarak geçimlerini sürdüren köylülerdi bunlar. Otoritenin buyruklarından uzak kalabilmek için şartların zor olduğu bu yerlerde yaşamayı tercih ediyorlardı.

On dakika geçmemişti ki iyice çöken karanlığın içerisinde yer yer parıldayan alevleri gördüler. Biraz daha yaklaşınca bağırışlar duyulmaya başlamıştı. Kimi acı içinde haykırıyor kimi sağa sola buyruk veriyordu. Bir on dakika daha geçmemişti ki felaketin ortasına gelmişlerdi. Bir yanda dumanı tüten ve bir enkaz haline gelmiş kulübeler vardı diğer yanda yaralanan sağda solda yatan ahali vardı. Birde ortada durumu onarmaya çalışan, sağa sola koşturanlar vardı. İki adam nefes nefese küçük köyün meydanına geldiler. Kendilerini iri yarı yaşlı bir adam karşıladı. Söndürmeye çalıştığı alevlerin isleri yüzüne gözüne bulaşmıştı. “Keşiş, sen misin” dedi karanlıkta kendilerine yaklaşan gölgelere bakarak.

“Benim, eski dostum Demirci Karpa” Kır saçlı ve kır sakallı adam eliyle sırtını dayadıkları dağları göstererek “Dağların arkalarından geldiler. Küçük bir guruptu. Gökten düşen bir taşı sordular, cevap alamayınca kendileri aramaya, ortalığı yakıp yıkmaya başladılar. Reis Vata’nın kulübesinde buldular aradıklarını ve alıp gittiler” dedi. “Ya Vata’nın durumu” diye sorduğunda Keşişe söyleyebileceği bir şey bulamamıştı. Baskını yapanlar ilk olarak nereye gireceklerini biliyor olmalıydılar. Hiçkimse, sağına soluna baktı. Olan bitenden bir şey anlamadığı belli oluyordu “Acele edin, köyden çaldıkları emaneti geri almalısınız” Keşiş, bir adımda yoldaşının yanına yaklaştı. “Burada olma sebebimiz o taş gidin ve getirin”

Hiçkimse, alacakaranlıkta çevrelerini saran kalabalıktan bir iki kişiye bakarak “Benimle gelin peşlerinden gidelim” dedi. Yorgun ama öfkeli üç genç öne fırladılar. Birinin elinde koca bir yaba vardı. Diğer ikisinde yangını söndürmek için kullandıkları dallar vardı. Keşiş, belindeki kısa kılıcı çıkararak gençlerden birine uzattı. “Hadi vakit kaybetmeyin” Karpa’da esmer, yorgunluğu her halinden belli olan bir başkasına yerde yatan cenazelerin birinden aldığı yayı ve bir avuç oku uzattı. “Bu iş senin Okta” Bunu bir işaret kabul eden bir diğeri de üç beş adım ötedeki başka bir yaralının belindeki kılıcı aldı. Dört delikanlı koşar adım hafif bir meyille dağa saran taşlık yola yöneldiler.

Bir saatten fazla bir süre koştular. Karanlık, Ayıdağı’nın üzerine iyice çökmüştü. Yıldızlar, soluk ışıklarıyla geceyi aydınlatmaya çalışsalar da yeterli gelmiyordu. Önde koşan Hiçkimse yavaşladı. Elini kaldırarak diğerlerinin de durmalarını istedi. Birkaç yüz metre ilerilerinde kırmızı bir ışık dalgalanıyordu. Avına yaklaşan panter gibi hafif adımlarla yaklaştılar. Ateşin çevresinde beş kişi vardı. Hiçkimse, işaretle gözüne kestirdiği iri yarı olan iki adamı işaret ederek haklayabileceğini söyledi. Düşman aralarında paylaşılmıştı.

Arkalarından kimsenin gelmeyeceğine emin olan haydut gurubu neşe içerisinde gülüşüyorlardı. Reis olduklarını tahmin ettikleri iri yarı adamın ayaklarının dibinde de bir köpek kafasından az küçük bir nesne, beyaz bir beze sarılı duruyordu. Diğerleri kazandıkları kolay zaferin coşkusu içinde köyden aldıkları koca küpten doldurdukları şarabı içiyorlardı. Reis, önce eğildi ayaklarının dibinde duran beze sarılı nesneyi kavradı, sallanarak ayağa kalktı “Yıldız Taşını şerefine” dedi. Diğerleri de olduğu yerde sallanarak ellerinde ki kadehlerle ona eşlik etti. “Büyük Reis Rasa’nın şerefine” dedi bir başkası. “Kralımız Gamba’nın şerefi…” Bir ıslık sesi kahkahalarını böldü. Islık sesini acı bir çığlık takip etti. Gecenin karanlığında nereden geldiği belli olmayan bir ok karanlığı yarmış, yolculuğu iri yarı adamın bileğinde son bulmuştu. Taş yere düştü. Adamın çığlığı boğazına saplanan ikinci bir okla kesilmişti. Diğerlerinin şarabın sisiyle tütsülenmiş bakışları ne olduğunu anlamadan baskın gerçekleşmişti. Avcılar av olmuştu. Alevlerin ışığında parıldayan öfkeli kılıçlar görevlerini yerine getirmişlerdi. Barbarların her çığlığı birkaç saat önce canları yanan gençlerin yüreklerine su serpiyordu. Her kol hareketi, uzantısı olan çeliği, aç kurt dişleri gibi et kana doyuruyordu. En son darbe indiğinde haydutlardan soluk alan kalmamıştı.

Köye vardıklarında vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Gece olmasına rağmen yitiklerini toprağa vermişlerdi. Genç Okta’nın babası Vata reiste bu yitiklerin arasındaydı. Köyün meydanında oturan yaşlılara durumu özetledi Hiçkimse. Yanında çarpışan gençlerin hakkını vermeyi de unutmadı. Rahip, Kimin adamlarıymış” dediğindeyse “Namları üzerine kadeh kaldırılan Rasa ve Gamba adlarından söz ettiler. Bu iki ismi duyan Yaşı oduncu Karpa ve Rahip birbirlerine baktı. Bakışlarında şaşkınlık ve endişe vardı. Karpa üzerinde oturduğu pöstekide hafifçe kıpırdandı. “Barbar Rasa reis oldu demek”

Rasa, bu dağ köyüne sonrada katılmaya çalışan ve uzaklardan gelen bir yabaniydi. İriyarıydı, güçlüydü. Önce köylülerle dost olmaya çalışmıştı. Köy halkı kendisine bir kulübe yapmıştı. Gördüğü ilgiden şımaran Rasa, zamanla kendini köyün efendisi olarak görmeye başlamıştı. Tavırlarındaki barbarlık köy halkına zarar verme boyutuna varınca, köy halkı birlik olmuş, Yabancıyı kovmuşlardı fakir köylerinden. Karpa, kendi aralarına girmeye çalışan yabancıdan endişelense de Rahip daha ötelerden gelen bir ad için “Gamba” adı için kaygılanıyordu.

Kuzgun Kralın askerlerinden birini hatırlıyordu uzun zaman önceden. Gözüpek aklı kıt biriydi Gambaagar. İtaat etmesini ve üzerine aldığı görevleri sonuna kadar yerine getirmesiyle bilinirdi. Sözlüğünde İnsaf, merhamet gibi kelimeler yoktu. O zaman Kuzgun kral askerlerinden birine toprak vermiş olmalıydı. Ve eğer Gamba aynı Gambaysa elindekilerle yetinmeyecekti. Doğuda, Ayı dağlarının ötesinde hareketlenmeler başlamış olmalıydı. O zaman büyük denizin kıyısındaki insanların bu gelişmelerden haberi olmalıydı.

Hikayenin tamamını dönüş yolunda anlatmıştı. Gece tapınağın bahçesinde otururken gördüğü yıldız kaymasından söz etmişti. Bu alelade bir yıldız değil Göktanrı’dan bir işaret gibiydi. Bu nedenle Gündoğusuna yol almışlardı. Yıldız Taşı ise Afsa köyünde Tapınağın bahçesinde derine gömülmüştü. Yamru yumru taşın yıldızlardan getirdiği güçler dünyanın güçleriyle dengelenmeliydi. “Yolda Keşişe “Bu taş o kadar kıymetli mi” dediğinde “Tanrıların bize gönderdiği bir emanet bu. Adil ellerde olması gereken bir emanet” dedi. “Bir gün Yaşlı demirci o yıldız taşından sana iyi bir kılıç dövecek” Bütün bu olanlar başlamadan önce gördükleri gölgeyi uzaklardan kişneyen kendilerini kendince selamlayan atı sorduğunda da “Sen onu gördün ve O’da seni gördü ve senden iyisini bulamayacak. Yakında kapında görürsen şaşırma” demişti. Sözlerinde de haklı olduğunu günler sonra anlayacaktı, yaşlı adam tekrar aynı vadiye gitmiş o gördükleri atı tavlamayı başarmıştı. Bir sabah uyandığında kulübesinin yakınında sessiz bir gölge kendisini bekliyordu.

İki gün sonra, hafta başında ve sabah erken saatlerde uzun bir süredir uzak kaldıkları kraliyet kahramanlık duvarına, serüvenlerini asmaları için kaleme aldığı yazıyı kraliyet görevlilerine teslim etmişlerdi. Keşişin verdiği Parşömen üzerine yazılan bir kahramanlık öyküsüydü. Belki bu defa, ahaliden beklediği ve hak ettiğini düşündüğü ilgiyi görebilecekti. Duvarın karşısındaki Tavernanın önüne oturmuş akşam güneşinin aydınlattığı sakin sulara bakıyor, keşişin geri dönmesini bekliyordu Ve olan bitenleri, neden adının Hiçkimse olduğunu düşünüyordu. Kader çizgisinin kendisine neler hazırladığını, bu çizgide köyün güzel kızının olup olmadığını merak ediyordu.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Yıldız Taşı” için 2 Yorum Var

  1. Yaklaşık bir hafta filan önce okumuş fakat yorum yapamamıştım. Eh şimdi sırası. Güzel bir öykü. Anlatımınız hoşuma gidiyor. Hikayede biraz daha ilginçlik ve detay olsa daha güzel olurdu bence. Zira bu haliyle biraz sıradan kalmış gibi. Gerçi tam da hatırlayamıyorum, iyisi mi bir kez daha okuyayım, evet evet. Öykü için tebrikler.

  2. Sevgili Rosemary Okumanıza ve eleştirmenize gerçekten çok sevindim. Şu ana kadar benim yazdıklarımı izleyen, okuyan inceleyen ve eleştiren tek kişisiniz; kendinizle ne kadar gurur duysanız azdır -Çok mu megalomanca oldu sizce???- Geçende dediğimi anımsıyorum bu kafamda olan ve günden güne gelişen büyüyen bir hikaye. Şu ara düşündüğüm bu konuyu nasıl Zeplin’e bağlayacağım… Teşekkür ederim… Samimiyim…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *