Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yıldız Tozu

Amiral Medius, uzun, ince parmakları arasına aldığı çakıl taşını çevirirken düşüncelere dalmıştı. Komuta odası, söylentinin etkisi ile çalkalanıyor; haberi alan genç subaylar bir oraya bir buraya koşuyor, panellerin başında iş yapıyor gibi görünüyorlardı. Bir insan konuşmuştu. Evet, gelen haber buydu ve Amiralin aklında tek bir soru vardı, bu nasıl mümkün olabilirdi?

Korkunç mesaj, gezegen yörüngesinde salınan dev gemiye ulaştığında, Medius hemen gizlilik emri vermiş, dedikodunun başını alıp yürümemesi için mezbaha müdürüne de talimat vermişti. Kutsal yazıtlara aşina olanlar Natanlar gibi konuşmaya başlayacak yabancı bir türün onlara zaferi getireceğini söylüyordu. Ama bu gerçeğe dönüşmesi mümkün olmayan bir öngörüydü. Medius da bunun yaşanmaması için her şeyi yapmaya hazırdı. Böyle ilkel bir türün yardımı ile gelecek zafer anlamsızdı. Yazıtlara görünürde her zaman saygı gösterir ama içten içe hurafe olduklarını düşünürdü.

Bir şekilde iletişim kurmayı başaran insan, yetişkin bir erkekti. Damızlık görevini tamamlamış ve mezbahanın yolunu tutmuştu. Türündeki diğer erkek ve dişiler gibi anlamsız sesler çıkarmayı bırakmış, konuşarak makinaların başında komutları girerken uyuklayan kasabı, oturduğu koltuktan sıçratmıştı. Şaşkın kasap, son siparişlerin yetişmesi için mola verilmemesi gerektiğinin farkında olmasına rağmen tüm süreci durdurmuş, amirine haber vermişti.

Mezbaha müdürü, ekranın karşısındayken oldukça paniklemiş haldeydi. Amiral Medius, hoş kadını sakinleştirmiş, biraz da kur yaparak bu inanılmaz olayı başka birinin öğrenip öğrenmediğini sormuştu. Anlaşılan aşağıda sadece iki kişi durumun farkındaydı. Ne kadar az, o kadar iyi demişti içinden.

“Komutanım, Dünya’dan gelen mekik yaklaşma izni istiyor.”

“Verilsin.”

Şu sevimsiz, küçük, mavi gezegene nereden yolu düşmüştü ki? Cyrannus sistemindeki savaşı kaybetmiş olduğu gerçeği ile hâlâ yüzleşememişti. Tam iki güneş, on iki gezegen, bir anda federasyonun ellerinden kopup gitmişti. Kimse doğrudan konuşmamış ancak herkes komutanı, yani Medius’u suçlamıştı. Belki de gerçekten tüm hata ondaydı. Gözcü gemilerini daha önce yola çıkarmalı ve onları bu kadar savunmasız bırakmamalıydı. Filo oldukça şiddetli bir çatışmadan yeni çıkmıştı ancak hazırlıksız yakalandığı o gün, tecrübeli askerin aklında sadece yeni saldırı planları vardı. Ana karargahtan gelecek emirle, Kaus kuşatmasına yardıma gitmeyi umuyordu. Görkemli filosu, cesur askerleri, bu zaferi hak ediyordu. Böylece, o da hayal ettiği gibi bir kahraman olacak ve başkomutanlık için en kuvvetli adaylardan biri haline gelecekti. Düşünceleri, emir subayının araya girmesi ile kesildi.

“Efendim, misafirimiz geldi. Dışarıda bekliyor. Emrettiğiniz gibi korkunç haber bu odadan dışarıya sızmadı. Alalım mı içeriye?”

“Şuna, sanki bir Natanmış gibi seslenmeyi kesin artık. Misafirmiş. Gelsin de görelim.”

Subay, onu rahatsız ettiği anda pencereden yıldızları izliyordu. Kapının açılma sesi ile kendi ekseni etrafında döndü. Oda biraz ısınmıştı sanki. Ter kokusu geliyordu, belli ki şu damızlık insan, pisliğini daha odaya girmeden doldurmuştu. Hızlı bir iki adım attı ileriye doğru. Ayak parmaklarında hafif bir sızı hissetti. Şu yeni aldığı insan derisi, siyah çizmeleri vuruyordu anlaşılan. O kadar övülmüştü ki ayakkabılar, ne kadar ön yargılı da olsa, sonunda bir çift almıştı kendisi için. Sıcak tutuyordu, genelde üşürdü ayakları, yeni çizmeler herkesten sakladığı sır için çok iyi gelmişti ancak oldukça rahatsızdı. Düşündükçe çok korkutucu geliyordu, yüzlerce gemiden, on binlerce askerden oluşan filonun, heybetli komutanının ayakları üşüyordu. Dayanılmaz koku iyice arttı, tanrılar adına şunları kesmeden önce yıkamıyorlar mıydı? Bahsettikleri insan, elleri kelepçeli, ayakları prangalı, tam karşısındaydı işte. Bu mu konuşuyordu yani?

“Efendim, beni dinleyin lütfen.”

* * *

Joel Arnalds, çocukluğundan beri hep el üstünde tutulmuştu. Büyük babasının, tüm yeteneğinin ve daha fazlasının ona geçtiği düşünülüyor, Reykjavic’in dahi ufaklığı olarak kabul ediliyor, şımartılıyordu. İşgalciler geldiklerinde artık bir üniversite öğrencisiydi. Londra kraliyet müzik akademisinin onur bursuna sahip öğrencilerinden biri olarak bestelediği ilk senfonisinin, açılış konseri için hummalı bir çalışma halindeydi. Memleketi, İzlanda’da, evren ve kuzey ışıkları ile içli dışlı büyümüştü. Gizemli gökyüzü, onu hiçbir zaman korkutmaz tam tersine yıldızları izlediği, yalnız kaldığı zamanlarda, ona huzur ve ilham verirdi. Uzak bir galaksiden gelen bu misafirleri gördüğü zaman çok sevinmişti. Bu evrende yalnız değillerdi. Kadim gerçek sonunda ortaya çıkmıştı.

Günler birbirini kovaladı ve zihnine hatırasını hiçbir zaman yok edemeyeceği ağır bir yenilgi işledi. Dakikaların insanın derisine çivi gibi battığı, saatlerin karabasan gibi çöktüğü, haftaların tüm sevdiklerini elinden aldığı, ayların umutsuzluğa düşürdüğü, yılların ölüme çıktığı zamanları yaşadı. Gezegeni, sığınağı, o ve diğer tüm insanlar için infazlarını bekledikleri bir hapishane haline gelmişti. İstilacılar ilk bakışta hiç de korkutucu gelmiyorlardı göze. Uzun, ince, kırılgan yedi parmakları vardı ellerinde. Genel olarak insanlara benzemekle birlikte, onlara göre çok daha zayıf bir fiziğe sahiptiler. Bire bir yaşanacak fiziksel bir kavgayı, her zaman insanlar kazanırdı. Ancak bu tüysüz ve ince bacaklı canlıların inanılmaz bir teknolojisi vardı. Ne insanlar ne de birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Joel, nasıl bir iletişimde olduklarını anlayamamıştı. Tek farkında olduğu evinin, arkadaşlarının, ailesinin ve kalan herkesin ellerinden alındığıydı. Kimse ne derdini anlatabildi, ne de engel olabildi bu işgalcilere.

Tüm şehirler, birer dev fabrikaya dönüştürüldü. Bazıları mezbaha görevi görürken, diğerleri ya insan sütü tesisi ya da deri üretim merkezi olmuştu. İnsanların, benlik ve özgürlükleri ellerinden alınmış ancak nüfusu azalmamıştı. Kurulan her fabrika her geçen sene ikiye katlanıyor, talep artışları karşısında, ne et, ne de süt yetiştirilemiyordu. Joel de bir damızlık olarak tesisten, tesise sürülüyor, her yeni mekanda isyan ve devrimi konuşuyor, dinliyor, umudunu canlı tutmaya çalışıyordu. Ancak gerçekler, tüm hayallerin önüne set çekiyordu. İki düşman uygarlık arasındaki teknoloji farkı insan aklının, sınırlarının ve tecrübesinin çok üzerindeydi.

Yolu o ılık bahar akşamı, Edinburgh’taki süt fabrikasına düşünce her şey değişti. O ana kadar gördüğü en sakin tesislerden biriydi. Mezbahalar öncekiler kadar soğuk ve korkutucu değildi ama onlardan daha karanlık ve havasızdı. Sağım makinalarına bağlı kadınların her biri, hayatlarından bezmiş, göğüs acılarının dayanılmazlığına rağmen birer köşede sızmıştı. Joel, o gün bir damızlıktı. Dölleme görevi için tabi ki tercih hakkı yoktu ancak bu sefer karşısına gerçekten hoş bir kız çıkmıştı. Çekik gözlü, uzun saçlı, duyguları hâlâ açık kalabilmiş bir kadındı. Ziyi ile seviştikten sonra işçilerin molasına denk gelerek yalnız kalmayı başarmışlar ve saatlerce ağlamışlardı. Tesisin hedefi, genç, güzel kadının dünyaya bir bebek getirmesi, ardından doğacak çocukları mama ile beslenirken, tüm sütün fabrika tarafından alınması ve erkek olursa belki çocuğun da mezbahaya aktarılmasıydı.

“Neden böyle oldu Joel? Bunları hak edecek ne yaptık? Defalarca diledim hiç doğmamış olmayı ya da Tanrının canımı almasını.”

“Bilmiyorum, inan bilemiyorum.”

Genç kızı, kollarında sakinleştirirken, kokusunu içine çekiyor, siyah, düz saçları, parmaklarının arasında dolaşırken, eski zamanlardaki gibi yaşasalar ve böyle bir karısı olsa ne kadar mutlu olacağını düşünüyordu. İnsanlar, o üstün türe, uzaydan gelen düşmanlara, boyun eğerken özgürlükleri ve doğaları ellerinden alınmıştı. Tüm hücreleri tüketilene kadar sömürüleceklerdi.

“Hiç konuşmuyorlar, nasıl oluyor anlamıyorum” dedi Ziyi.

O an bir şimşek çaktı Joel’in zihninde. Ve bağlantıyı keşfetti. Her şeyle, herkesle arasında bir bağ vardı. Bir bütünün parçaları gibiydi her şey. Bu yadsınamazdı, bu iletişimi nasıl olur da bunca zaman kuramadığına şaşırdı. Orada apaçık duruyordu tüm insanlar için. İşgalcilerin beyinleri düşünceleriyle konuşabilecek kadar evrimleşmişti. İnsanlardan bu kadar ileride olmalarının nedenlerinden biri de buydu. Tabi ya, nasıl daha önce düşünememişti bunu. Bu keşfini kimseyle paylaşamazdı. Ziyi’den ayrılırken gözyaşları, kızın çıplak omuzlarına aktı. İçinden seni almaya geleceğim diyordu, unutma beni.

Mezbahaya gittiğinde ilk günler mutlak sessizliğe kapattı kendini. Yeni öğrendiği bu dil üzerine düşünmesi, biraz da çalışması gerekiyordu. Aslında her şey bir anda gelmişti, çaba harcanması gereken bir dil yoktu. Sadece evrenin bir parçası olduğunu anlaması için zamana ihtiyacı vardı. Anlatmaya çalıştı çevresindeki bezgin insanlara. Bir çıkış yolu olabileceğini göstermek, mezbahada sırasını bekleyen her insanın elinden tutmak, çekip çıkarmak istiyordu. Gideceği yer, işgalden önce vedalaştığı, yozlaşmış, çürümüş, sahte dünya değildi. Uygarlığın gelişmediği dünyaya dönmeyi ve orada insanlarla olmayı istiyordu. Yaşayan, seven, gülen mutlu insanlarla. Bu keşif, boğazını düğümlüyor, insanları kurtarma umudu kalbini sıkıştırıyordu. Duyuyordu, ölmeyi bekleyen diğerlerinin duymadığı tüm işgalci konuşmalarını. Duygu yoktu içlerinde. Metalik tonlarda sadece görevlerini yapan bir sürü işçi vardı.

Sırasını beklerken günler birbirini kovaladı. Koku, soğuk ve dışlanmışlık hissi her geçen gün artıyordu. Umudun karşısına gerçekler, hayallerin önüne korkular çıkıyordu. Derken bir gün, bir köşede sinmiş, düşüncelere dalmışken, bir bebeğin ilk kelimelerini hecelerken duyduğu heyecanı hissetti karın boşluğunda. İlk sözcükleri döküldü zihninden. “Ah, yıldızlar…” O an oradan geçen gardiyanlardan biri irkildi bu sözler üzerine. Geriye döndü, duvara sırtını vermiş, uzakları izlerken dalıp gitmiş Joel’e, sert bir bakış gönderdi. Göz göze geldiler. Bu mümkün olamazdı. O güne kadar dehşet salan gardiyan, tedirgin, ürkek bir halde bekledi. Gözlerindeki şüpheyi okuyabiliyordu Joel. Gardiyan bir süre daha bekledi ve sonunda bir tehlike olmadığına karar verdi. İşgalci, arkasını dönüp giderken, Joel nefesini tuttuğunu fark etti ve göğüs kafesinin derinlerinden bıraktı onu. Hafif bir gülümseme yayıldı Joel’in yüzüne. Belki de konuşmanın yöntemi buydu, eksik parçalar tamamlanmıştı sonunda.

Büyük gün gelip çatmıştı. Kesilme sırası ondaydı. Aslında çaresizlik duygusu ya da ölüm korkusu değildi çaba göstermesine neden olan. Kedine güveni gelmişti ve değiştirebilirdi her şeyi. Evrene yeni bir şekil verebilirdi. Tüm yeteneğini kullanarak, düşünce boyutları içerisinde seslendi, cam panellerinin arkasında makinaları çalıştıran Natana. Cümlelerinin önüne, ekranın karşında uyuklayan kasaptan önce bir insan çıktı. Yaşlı bir kadın, düşünceler ile konuşabiliyordu aslında. Ama anlaşılan katilleri ile iletişim kurmamıştı şimdiye kadar. Adını sordu kadına, yanıt alamadı.

“Neden bunu kendinize sakladınız, anlatmadınız insanlara? Herkesin kurtuluşu, belki de sizin ellerinizdeymiş” dedi Joel yaşlı kadına.

“Ne değişecekti ki? Onları kandırabileceğine ya da ikna edebileceğine inanıyorsan, çok naifsin demektir çocuk.”

Kadın ne derse desin, bu aydınlanmadan sonra şansını denemek istiyordu Joel. Bu sırrı, kendine saklayarak ölüme götürmeye hiç niyeti yoktu.

“Lütfen bizi öldürmeyin. Beni dinleyin, sadece dostça sözcükler çıkacak ağzımdan.” Kasap, neye uğradığını şaşırdı ve zaman kaybetmeden amirine haber verdi durumu. Tutsak, alel acele gemiye nakledildi.

* * *

Amiral Medius, daha önce ona iletilen tüm doğrulamalara rağmen karşısında, gerçekten konuşan bir insan gördüğü için kısa süreli bir şok geçiriyordu.

“Bunu nasıl yapıyorsun? Kim öğretti sana konuşmayı?”

“Sadece sizleri dinledim. Şimdiye kadar hep ağzınızdan çıkacak sesleri bekledik. Düşünceler ile iletişim kurduğunuzu, hepinizin aynı bağ içerisinde yer aldığınızı bunca zaman fark edemedim, edemedik” dedi Joel. Kararlı gözlerle süzüyordu karşısındaki komutanı.

Medius’a göre bu işte bir bit yeniği vardı. Dün akşam yemekte şu büyükelçi bozuntusu ile tadı çok kaçmıştı. Tartışma, hangi insan etinin daha lezzetli olduğu ile başlamış, sonra da bir söz düellosuna dönüşmüştü. Kibirli diplomat, Amirale sizin de damak zevkiniz çok zayıfmış derken aslında düşünce tonuyla kaybedilen savaşı ima etmişti. Medius öfkesini kontrol edememiş ve ev sahibi olmasına karşın yemek masasından kalkmıştı. İşte, tam karşısındaki adam, o sinsi büyükelçinin beğeneceği tarzdı; Sarı kafa ve iri kıyım. O ise çekik gözlüleri seviyordu ve kim ne derse desin ağzının tadını biliyordu.

“Demek biz ve evren arasındaki o kutsal bağı keşfettin. Tanrılar aşkına, sizin ne algılarınız ne de o ilkel beyniniz buna izin vermez. Gerçekleri söyle.”

“Adım Arnalds, Joel Arnalds. Müzisyenim daha doğrusu müzisyendim. Siz gelene kadar güzel bir hayatımın olacağını sanıyor, hayaller kuruyordum. Korkunç bir hata yaptınız aslında. Bilinci, vicdanı ve zekası olan, hissedebilen, sizin gibi gelişmiş bir canlıyı, insanı, köleleştirdiniz. Bugün size bunun bir hata olduğunu anlatmaya geldim.”

Amiral, ince parmaklarını tutsak insanın teninde gezdirdi. Bu buluşmadan sonra elini ve vücudunu bir güzel dezenfekte etmesi gerekecekti. Evi olan Nat gezegeninde, son dönem çıkan haberler dünyadaki üretim tesislerinin ne kadar sağlıksız olduğu üzerineydi. Medya peşindeydi. Herkes bir aksilik olduğunda suçu kimin üzerine atacağını biliyordu. Tabii bir de şu entelektüeller vardı, şu mavi çirkin gezegendeki uygulamalara muhalefet eden tuzu kurular. Federasyon ölüm kalım savaşının içerisindeydi ve kimse bu büyük ordu nasıl beslenecek diye sormuyordu. En çok zoruna giden hayatında hiç savaş görmemiş, gerçek acıyı tatmamış bu eziklere hesap vermek zorunda olmasıydı.

“Gelişmiş canlı demek. Senin tesadüf eseri konuşmaya başlaman, madde-enerji değişimini bile beceremeyen ilkellikteki türünü, bizim üstün ırkımıza denk hale getirmez. Sen ne istediğini söyle.”

Joel, yeni öğrendiği bir dili bu kadar iyi anlamasına ve konuşmasına şaşırıyordu aslında. Her zaman göz önünde olan bir sırrı keşfetmişti belki de. Diğer insanlar bunu bilseler her şey farklı olabilir, tarih yeniden yazılabilirdi. Şimdi ise tüm uygarlık, molozların altında kalmıştı. Mücadele edemeden kaybettikleri bir savaştı bu; çabası ne işe yaracak bilmiyor, yine de şansını deniyordu.

“Efendim, sizlerle konuşmak istiyorum. Belki gezegeninize seslenirim ya da yöneticilerinize. Yaşamak istediğimizi ve barış içerisinde olursak her şeyin çok daha güzel olabileceğini anlatırım.”

Medius gerilmeye başlamıştı.

“Ne vaat edebilirsin ki, çocuk? Şu an federasyon savaşın ortasında. Bir de sizinle mi uğraşacağız? Ha, bize üretimi daha verimli hâlâ getirme konusunda fikirler verir, yardımcı olursan, türünü anlatırsan, belki seni burada yanımda tutarım; canını bağışlarım. O da bir ihtimal sadece, söz vermiyorum.”

 

İçten içe kızsa da, şaşırsa da, bu genç insandan etkilenmiş; hatta çok derinlerinde, yıllar önce hissedebildiğini, sadece çocukluk anılarına sakladığı acıma duygusunun kalıntıları canlanmıştı. Ne var ki Arnalds limitlerini zorluyordu.

“Ne yani, burada bir mucize olarak duruyorum karşınızda ve tek öneriniz kendi türüme ihanet etmem, öyle mi? İnsanların sırları karşısında yaşama hakkı mı? İstemiyorum, kalsın.”

“Nasıl istersen Arnalds, hücreye gideceksin. Seninle ne yapacağımıza biraz düşündükten sonra karar vereceğim.”

Arnalds başını eğdi, çaresizce şu sözcükler döküldü düşüncelerinden.

“Hepimiz aynı yıldızların tozundan geliyoruz. Neden yapıyorsunuz bunu bize? Bu çileyi hak edecek ne yaptık?”

“Hayat” dedi Medius. “Evrenin kadim kanunları bu şekilde yazılmış.”

“Peki” dedi Arnalds. “Sizin atalarınızda geçmişte bizim gibi sesler çıkartarak konuşmuyor muydu? Sizin düşmanınız ya da köleniz değiliz. Göstermeniz gereken katliam değil, uygarlığınıza ulaşmanın yoluydu sadece. Müttefik olarak düşmanlarınızla savaşır, size yardımcı olurduk belki de.”

“Onlar kim sanıyorsun ki? Binlerce yıl önce sizin durumunuzdayken bulduğumuz, acıdığımız bir tür. Bu hataya bir daha düşmeyeceğiz.”

Hata derken Cyrannus sisteminde kaybettiği savaşı kastediyordu aslında. Kendini ne orduya, ne medyaya, ne de senatoya rezil etmeye niyeti yoktu bu kez. Muhafızlara esiri özel odaya almalarını tembihledi.

Arnalds tüm gücüyle bağırmak, zincirlerinden kurtulmak ve gemiyi birbirine katmak istiyordu. Ancak elinden bir şey gelmiyordu. En azından biraz zaman kazandığının, komutanı bir şekilde etkilediğinin farkındaydı. Topluma karışır ve imkanlara sahip olursa o gün yaşadıklarının senfonisini yazabilirdi. Zihninde notalar bir o köşeye, bir bu köşeye çarpıyordu. Belki de en iyi bestesi olacaktı. Koridorları geçerken tek düşüncesi buydu, yeniden bir şeyler yaratmak istiyordu. Ve bu sefer icra ettiği en güzel müzik olacaktı. Emindi bundan. Başını sola çevirdi, koridoru boydan boya kaplayan camın arkasından dünyaya baktı. Cam sürekli hareket ediyor sanki bir canlı gibi salınıyordu sağa, sola. Evini, dünyayı net göremiyordu bu nedenle. Yine de o karmaşanın arasında gördüğü dev mavilik hoşuna gitmiş, içini huzurla doldurmuştu. Askerler bir odanın önüne geldiklerinde tutup kollarından içeri doğru ittiler. Kapı kapandığında odada yalnız olmadığını fark etti. Kasap ve mezbaha müdürü karşılıklı birer koltuğa oturmuş sohbet halindelerdi.

“Sizin ne işiniz var burada?”

“Asıl senin ne işin var? Biz Amirali bekliyorduk.”

Medius, komuta odasında askerlerinden teslim haberinin gelmesini bekliyordu. Korumalardan mesaj geldi, tüm konuklar uygun bir şekilde hücreye bırakılmıştı. Düşük rütbeli bir subay olarak başladığı orduda, verdiği kararları tereddütsüz uygulamak onu bulunduğu yere getirmişti. Yine aynısını yapacaktı. Emir verirse kendi uygulardı. Kutsal yazıtlardaki kehaneti dikkate bile almadan ana bilgisayara düşünce komutunu verdi ve hücrenin uzaya açılan kapısı açıldı. Arnalds, kasap ve müdür göz açıp kapayıncaya kadar boşluğa savruldu ve dondu. Ölümleri acısız olmuş, neye uğradıklarını anlayamamışlardı. İşte o anda, tüm geminin duyabileceği bir melodi yankılandı uzayda. Medius, az önce idam emrini verdiği insanın aslında bir müzisyen olduğunu hatırladı ve tüm evrende sonsuza kadar yankılanacak bu besteyi yarattığını fark etti. Arnalds’ın bedenini yok edebilirdi ancak müziği iz olarak yıldızlarda kalacaktı.

Deniz Çevik