Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Çaşıt

Gözlerimi açarken çok zorlanmıştım. Ne zamandır uykudaydım, bilmiyordum. Odamda olmadığımı fark ettiğim anda sıçradım sert yataktan. Büyük, eski bir çadırın içerisindeydim. Kesif küf kokusu nereden geliyordu; çoğu kürk kaplama olan eşyalardan mı, ilkel bir kuzineye benzeyen sobadan mı, yoksa eciş bücüş kap kacaktan mı? Üzerimde bir pantolon, ayaklarımda oldukça rahatsız çizmeler ve kürkten yapılma kalın bir ceket vardı. Nasıl gelmiştim buraya? Hafızamı zorladım ama başım çok ağrıyordu, düşünmek kolay değildi.

Yine de hatırlamayı başardım bir şeyleri. Çok yoğun bir günün ardından işten çıkmış araba ile eve dönüyordum. Yağmurluydu. Sonra da bu Orta Çağ’dan kalma çadırda uyanmıştım. Neredeydim? Ülke dışına mı çıkmış ya da kaçırılmış mıydım? Koşar adım çıktım oradan. Çadırın önünde beni karşılayan manzara uçsuz bucaksız bir bozkırdı. Bulutlu bir hava vardı ama ılıktı, üzerimdeki giysileri değiştirmezsem sıcaktan pişebilirdim. Bu esnada sağ tarafımda bir kişneme sesi duydum. Beyaz, görkemli bir at, direğe bağlanmış, beni selamlıyordu. Tanıyor gibiydi, ben ise olan bitene bir anlam veremiyordum. Ellerime baktım, benim ellerimdi, yüzüme dokundum benim yüzümdü. Çadırın arkasından su sesi geliyordu, hemen oraya koştum. Küçük bir dere akıyordu, başımı eğdim, suda gördüğüm kendi suretimdi. Peki, bu bir rüya mıydı, bir karabasan ya da kâbus? Çok gerçekti, uyanamıyordum. Tekrar çadırın önünde geldiğimde karşıdan yaklaşan dört atlıyı gördüm. Belirli bir mesafeye kadar yaklaşınca durdular. Çekik gözlü, iri askerlerdi. Heybetli atlarının üzerinde en az onlar kadar görkemli duruyorlardı. Orta Asya’da olduğum aşikardı ama bu devirde hâlâ böyle savaşçılar mı vardı? Hangi ülkedeydim, Moğolistan ? Derken bir tanesi atını iki adım öne çıkararak söz aldı?

“Dilimizi bilir misin?”

“Tabi ki, Türk’üm ben.” Sorusunu yanıtlarken Türkçe konuşmasının şaşkınlığı içerisindeydim. Birileri belki de Türki cumhuriyetlerden birine kaçırmışlardı beni.

“Yüzüne hiç bakmaz mısın, böyle Türk mü olur? Hangi budundansın? Yurdun neresi?”

Budun ne anlama geliyordu hiç fikrim yoktu ancak görünüşümü Türk’e benzetmedikleri açıktı. Nereli olduğumu sorduklarını anlamıştım en azından.

“İstanbul” dedim.

Tepkisiz bir şekilde bana bakıyorlardı. Derken içlerinden biri beni sorgulamakta olana dönerek söz aldı.

“Onbaşı Buğra, aradığımız Çaşıt bu olmasın? Çinliye benzemiyor ama Göktürk de değil.”

Bu sorgulama başımı döndürmeye başlamıştı. Üzerimdeki giysiler daha da bunaltıyordu. Çadıra koşup soyunmak için neler vermezdim. Ancak bu adamlar bazı cevaplar almadan beni bırakmayacaklardı anlaşılan. Ayrıca her cümlede anlamını bilmediğim en az bir kelime vardı. Budundan sonra şimdi de Çaşıt. Bu ne demekti? Ben ne olmakla itham ediliyordum? Bu sefer ben sordum. Sesim titriyordu ve engel olmaya çalışsam da başaramıyordum.

“Siz kimsiniz?”

“Ben Onbaşı Buğra, erlerim Yağmur, Arık Buka ve Gök Börü. Mukan Kağan’ın en yiğit binbaşısı Çalık’ın birliğinden geliyoruz. Çinli bir Çaşıt arıyoruz. Çadırında mı saklıyorsun?”

Bu adamlar ne diyordu Allah aşkına? Nasıl bir kafa yaşıyorlardı? Uyuşturucu mu? Yani olamazdı. Bir anda uykudan uyanıp insan kendisini Orta Çağ’ın başlarında Orta Asya’da bulamazdı. Böyle bir şey mümkün değildi. Ben tamamen kendimdeydim, bilincim açıktı, emindim. Bir an önce bu askerlerden kurtulup bir şehre ulaşmalı, kendime bir telefon bulmalı ve beni bu korkunç rüyadan kurtarmaları için aileme haber vermeliydim. Onbaşı Buğra sorusuna cevap bekliyordu. Ağzımdan sadece fısıltı şeklinde şu söz çıktı.

“Bilmiyorum.”

Bu arada erlerden bir tanesi çadıra girip arama yapmaya başladı. Sessiz bir şekilde bekledim. Bu kadar olan bitenden sonra içeriden gerçekten bir Çinli çıksa şaşırmazdım. Bir yandan kafamdan eski Türkçe sözcükler tarayıp bulmaya çalışıyor öte yandan bu uğraşı boşa çıkarırcasına buraya nasıl geldiğimi hatırlamak için hafızamı zorluyordum. İşten çıkmıştım, hava yağmurluydu ve hepsi bu. Çadır araması bitmişti anlaşılan. İzbandut gibi asker arkamda duruyordu. Göz ucuyla süzdüm. Onbaşı gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmamıştı ve yine aynı şekilde sakin sözlerle devam etti.

“Bizimle geleceksin, pusatın nerede?”

Şaşkın bakışlarımdan artık yaka silkmişti.

“Dilini mi yuttun? Türk oğluyum diyordun, pusatın nerede, böyle er kişi mi olur? Kaç çamçak kımız içtin, esridin mi yoksa?”

Gerçekten dilimi yutmuştum. Yerin dibine de girsem olurdu. Benden her şey olurdu ama asker olmazdı. Sıkılmışlardı. Ben de söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum.

“Yağmur al şunu, elini bağla, kendi atına bindir, bağlı olan atı da sen al Gök Börü, yolumuz var. Daha aradığımızı bulamadık.”

Askerler talimatları çok hızlı bir şekilde uyguladılar. Bir yandan da buradan bu şekilde uzaklaşmak işime geliyordu. Çünkü ata binemeyecektim. Yürüyerek nereye, nasıl ulaşırım hiçbir fikrim yoktu. Sesimi çıkarmadım ve ellerim bağlı da olsa beni götüren Er Yağmur’a tutundum. Hava hafiften kararmaya başlamıştı ve üzerimdeki kalın kürk artık o kadar bunaltmıyordu beni. Yol boyunca yanımdaki dört kişi hiç konuşmadı. Bir saat sonra küçük bir vadinin içindeki bir ağacın yanında durduk. Anlaşılan atların dinlenmesi gerekiyordu. Su birikintisinden sularını içtiler. Bu arada benim de dilim dalağım kurumuştu.

“Su verir misiniz?”

Verdiler. Suyumu içerken yanımdan geçen vızıltıyı ve beni atı ile taşıyan erin inlemesini duydum. Bir ok, hemen ensemi sıyırmış ve yiğidi göğsünden vurmuştu. Dizlerinin üzerine düşerken bir yandan kılıcını çekmeye çalışmış, başaramadan ölmüştü. Onbaşı askerlerine bağırdı.

“Pusuya düştük, Çinliler burada.”

Oklar arka arkaya geliyordu. Ben ağacın arkasına doğru koşup onu siper olarak kullanmaya çalışırken, askerler atlarına atlamışlar, ileride ok atan düşmana doğru sürmeye başlamışlardı. Belki on beş, yirmi kişi vardı karşıda. Nasıl kazanacaklardı böyle bir çatışmayı, anlamamıştım. Can havli ile bağırdım.

“Onbaşı Buğra, Çinliler çok fazla, buraya gelin.”

“Er yiğit, çadırda doğar, çayırda ölür, bozkır ne derse, odur” diye yanıtladı.

Boş durmamalı, nasıl kullanacağımı bilmiyor olsam bile ölen askerin kılıcını almalıyım diye düşündüm ve saklandığım yerden çıkarak yanına koştum. Dizlerimin üzerinde kılıcı, kınından çıkarmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Bir şeyleri yanlış yapıyordum. Çok mu ağırdı? Ya da bilmediğim bir şey vardı. O esnada gövdem sarsıldı. Kalbime yakın inanılmaz bir ağrı duydum. Yere yığıldım, gözlerim kararıyordu, sanırım ölüyordum, yerdeyken son bir gayret göğsüme saplanan oku çıkartmaya çalışsam da başaramadım.

* * *

Gözlerimi yeniden açtığımda o artık bana tanıdık gelen çadırın içerisindeydim. Hemen doğruldum yatakta ve göğsüme dokundum, hiçbir yara ya da ağrı yoktu. Üzerimdeki giysiler saatler önce uyandıklarım ile aynıydı. Koku da değişmemişti. Tek fark çadırın içerisinde bir ekran, bir masanın üzerinde duruyordu. O ortama kesinlikle ait olmayan ama benim dünyamı hatırlatan bir cihazdı. Bir anda açıldı ve karşımda alımlı, genç bir kadın vardı.

“Kerem Bey?”

“Evet, benim. Biri bana burada neler olduğunu açıklayacak mı?”

“Bu yüzden buradayım. İlk uyandığınızda bunu yapamazdık çünkü yaşananların yaşanması gerekiyordu. Bu ne demek, bunu bir sonraki buluşmamızda anlatacağım ancak hızlı bir şekilde asıl konuya girmek istiyorum çünkü bunun daha kolay bir yolu yok. Siz öldünüz. İki ay önce işten eve gelirken gerçekleşen bir araba kazası nedeniyle kazadan bir hafta sonra hayata gözlerinizi yumdunuz. Bu mümkün değil otomatik pilot ile giderken araba kazaları son on senedir hiç yaşanmadı yanıtını vermeyin, biz de bunun şaşkınlığı içerisindeyiz. Milyarda bir gerçekleşebilecek bir olasılıktı. Tabi ki doktorlar sizi yaşatmaya çalıştı ama bir yanıt alamadı. Biz de o bir haftayı sizi burada, bu gördüğünüz sanal dünyada, hayata getirebilmek için kullandık. Yani aslında siz tam olarak siz de değilsiniz Kerem Bey. Bilincinizi kopyaladık. İlk şoku atlatana kadar bir süre bekleyeceğim. Sonrasında sorularınızı sorabilirsiniz.”

İlk şoku atlatmak mı? Neden bahsediyordu bu kadın, sırtımdan terler boşalıyor, ellerim zangır zangır titriyordu. Hiç de ölüye benzemiyordum. Ağzımdan sadece iki kelime döküldü.

“Söyledikleriniz, yalan.”

“Anlaşılan daha tam hazır değilsiniz. Bir soru ile devam edeyim, ilk uyanışınızda baş ağrınız var mıydı?”

“Evet.”

“Tamam çok güzel, az önce uyandığınızda hissettiniz mi benzer bir ağrıyı?”

“Hayır.”

“Bunlar bizler için çok değerli cevaplar Kerem Bey. Şimdi ben bu süreci biraz daha hızlandırmak istiyorum. Siz bu yazılımdaki ilk deneyimsiniz. O nedenle yetkilerim oldukça yüksek. Şu şekilde ilerleyeceğiz; ben avatarınızı değiştireceğim, yüzünüz, bedeniniz bir başkasına dönüşecek. Daha doğrusu Orta Çağ’da, Orta Asya’da yaşayan bir Türk’e benzeyeceksiniz sizi ziyarete gelecek askerler gibi. Bir de sözcük hazinenize yeni özellikler ekleyeceğiz. Tahmin etmişsinizdir, aslında sizinle konuşan karakterler tam eski dilimizi konuşmuyorlardı, değiştirdik ama günümüz Türkçesini de konuşmuyorlardı. Ortama biraz hava katmak istedik. Metin yazarımız en sevdiği romanlardan etkilenmiş. Bu kelimeleri birazdan yükleyeceğiz.”

Durmadan konuşuyor ve açıklıyordu. Sözünü bir soruyla kestim.

“Çaşıt ne demek?”

“Size birazdan ziyarete gelecek askerler için casus anlamına geliyor. Bu arada siz soru sorarken beden değişikliğini gerçekleştirdik. Birazdan dışarıya çıkarak çadırın arkasındaki derede lütfen yüzünüze bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu macerada her ölümünüzde burada canlanacaksınız ve ilk beş seferinde ben de burada olacağım merak etmeyin. Son olarak şu önemli bilgileri de vermek istiyorum. Birincisi, şu an bu simülasyonda sadece siz kopyalanmış bir bilinçsiniz, başka yazılımlar bu ayrıcalığa sahip değil. İkincisi, tüm bu süreci ailenizden izin alarak gerçekleştirdik. Adını açıklayamayacağım bir kurum ile çalışıyorum ve bu biz özel şirket yatırımı değil. Devletin bekası için tasarladığımız bir program. Verimini anlamak için sizi geçmişe ve tanıdık bir bölgeye, yurdumuza gönderdik. Teşkilatta uzun yıllar çalışan, gururla emekli olan anneniz bize bu ayrıcalığı tanıdı. Bir sonraki görüşmemizde daha uzun konuşacağız. Siz de alışınca yeni dünyanıza daha güzel bir diyalog olacak eminim. Şimdilik hoşça kalın.”

Ekran ve kadın bir anda gözümün önünden yok oldular. Hızla çıktım çadırdan ve arkadaki derede kendi yüzüme baktım. Sudaki suretim bir yabancının yüzüydü. Ellerimi başıma götürdüm ve yere çöktüm. Bu anlatılanlar doğru olabilir miydi ? Artık ben, ben değil miydim? Başka bir diyarda, bambaşka bir zamanda tutsak kalmış bir yabancı mıydım? Arkamda, bana doğru yaklaşan at seslerini duydum. Doğruldum, döndüm. Bu sefer çadırın yanına gelmiş tanıdık dört sima vardı. Bana doğru hafif sırıtarak bakan Onbaşı Buğra sorusunu sordu.

“Oğul. Buralarda bir Çaşıt varmış, gördün mü?”

Deniz Çevik

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for soulmate soulmate says:

    Elinize sağlık. Total Recall filmi geldi aklıma, şirketi dava etmeli bu adam. Hem canında oluyor hem de kazanması nerdeyse imkansız bir zaman döngüsüne atılıyor. :wink:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.