Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Zamanı Göstermek Hünerli Bir İştir

…ZAMANI GÖSTERMEK HÜNERLİ BİR İŞTİR…

Büyük-büyük dedemden kalmaydı bana bırakılan İngiliz saati. S.W. Collier diye biri yapmıştı ve Çanakkale Savaşında büyük dedem onu yaralı halde bulup, kanamasını gömleğinden kestiği parçayla sarıp durdurarak, çok az kalmış azığından kalan ekmek ve suyla besleyip hayatta kalmasını sağladığı İngiliz askerinden hediye olarak almıştı. Benim için ise anlamı paha biçilemezdi. Bu saat, o acı savaşta hala barış olabileceğini vurguluyordu ve yaşanan dramın canlı bir kanıtıydı. Yıllardır kitaplığımın çekmecesinde durur ve ara sıra tozunu almam haricinde gayet güzel çalışırdı ama geçen gün saati ayarlayıp kurduğum halde çalışmadı. Her tarafına üfledim belki tozdan durmuştur diye. İçinden bir şeyin sallanıp yerinden çıktığını düşündüğüm için elime alıp kulağıma yaklaştırarak sallayıp tekrar kurdum ama yine çalışmadı. Paniklemiştim. 1890’lardan kalma bir saatti ve zamana meydan okurcasına çalışıyordu şimdiye kadar. Ama iyice dinlediğimde, içinden gelen ufak tik-takları duyamamak beni çok üzmüştü. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Eğer onu herhangi bir saat tamircisine götürürsem bir şey olur korkusu sarmıştı beni. Hayır, bu saati işinin uzmanı olan en iyi saat tamircisine götürmeliydim. Bunun için araştırmaya koyuldum. İki hafta boyunca aklıma gelen tüm kaynaklardan ciddi bir araştırma içine girmiştim. İstanbul’da gitmediğim yer, sormadığım kişi kalmamıştı. İnternetten aramalarım ise pek verimli sonuçlar doğurmamıştı. Tüm bildiğim eski sokakları arşınlamış ve üstat diye tabir ettiğimiz tüm yol sanatçılarına danışmıştım. Aldığım sonuç hep aynı adresi ve aynı kişiyi gösteriyordu.

“Yalnız orası tuhaf bir yer. Herkesi kabul etmiyorlar. Gidersen ve garip şeyler olursa şaşırma. Gidenlerin anlattığına göre yıllar önce ölen Cevdet usta hala orada görülüyormuş. Şimdilerde ise oğlu ve çırağı Soner usta var”

Yorumlar bu şekildeydi. Bana tarif ettikleri yer ise Beyoğlu’nun arka sokaklarında eski bir evdi. Ahşap kapının önüne geldiğimde, kapının üstünde “Zamanı göstermek hünerli bir iştir.” yazıyordu. Çok hoşuma gitmişti yazı. Kapı zili aradım ama bulamadım. Yerine kapıdaki tokmağı üç kere vurdum. Zil çalmaya başladı. Birden irkildim. Tahmin etmediğim bir şeydi bu. Meğerse kapı tokmağının hemen altındaydı kapı zilinin düğmesi. Kapıyı hafif toplu, ellilerinde kısa kıvırcık kahverengi saçlı bir bayan açtı. Hemen kendimi tanıtarak durumumu anlattım kendisine.

“Tabii ama önce bir form doldurmanız gerekiyor. Daha sonra usta sizi görmeyi kabul ederse ancak o zaman görüşebilirsiniz.” dedi sakince, beni evin bahçesine açılan yola yönlendirerek. Kenarları sarmaşıklarla dolu bahçeye girdiğimizde beni evin girişinde bulunan masaya davet ederek, hemen arkasındaki küçük ofise girip form ve kalem getirdi. Hemen doldurmaya başladım. Bu kırk sorudan oluşan ve bazıları test sorusu olan ayrıntılı bir formdu. Kendi kendime, işe başvururken bile bu kadar ayrıntı istemiyorlar dedim. Soruların üçte biri sağlıkla ilgiliydi ve bu ilgimi çekmişti. Şu bahsettikleri olaylardan olsa gerek diye düşündüm. Biri kalp krizi geçirmişti herhalde. Eline formu alan bayan ofisin hemen yanındaki ahşap yapıya girerek arkasından kapıyı kapattı. Ben de etrafa bakıyordum. Yemyeşil sarmaşıklar bahçenin ve evin her yanını sarmış, kuşlar neşeyle ötüyordu sarmaşıkların üstüne konarak. Ortalık kuş sesleri haricinde çok sessizdi ama dikkatimi çeken sadece kuş sesleri değildi. Daha dikkatli dinlediğimde, birbirine karışan tik-tak seslerini hemen tanımıştım. Yaşayan zaman göstergeleriydi onlar ama benim ki maalesef yaşamıyordu. Elime saatimi alarak hüzünle bakıyordum. Kafamı kaldırıp sarmaşıkların üstündeki kuşlara bakarken keşke tekrar çalışsan diye içimden geçirdiğim sırada evin ikinci katındaki pencerenin aralanmış perdesinin arkasından bir an için birinin bana baktığını fark ettim. Soner usta olmalıydı. O sırada yanıma gelen Bayan, “Usta sizi kabul etti, buyurun!” diyerek bana yol gösterdi. İkinci katta karşıdaki odaya girmemi söyleyen bayan yukarı çıkmadan yanımdan ayrılmıştı. Kapıya geldiğimde kapıyı tıkladım ama cevap veren olmadı. Kapıyı açarak içeri girdiğimde küçük bir odada asılı onlarca saatin tik-taklarını duyuyordum. Tek gözüne saatçi büyüteci takmış, kırlaşmış, dökülmeye başlamış saçları ve oldukça yaşlı bir çehresi olan ustayı ise elindeki küçük aletiyle bir saati incelerken bulmuştum. Kafasını yavaşça kaldırıp yeşil, yaşlı sol gözüyle bana bakarak, “Otur bakalım genç, çekinme!” dedi.

“Merhabalar Soner usta!” dedim kenardaki sandalyeye otururken. Bana gülen sol gözüyle dikkatlice bakarak yumuşak ses tonuyla konuşmaya başladı yaşlı usta.

“Evlat, ben Cevdet Ustayım. Soner yeni yaptığım saatleri teslim etmeye gitti. Birazdan gelir. Onunla görüşmek istiyorsan on dakika bekleyeceksin. Burada bekleyebilirsin. Hem beklerken biraz sohbet edebiliriz.” Dedi.

İşte şimdi kafayı sıyırdım herhalde dedim içimden. Gözüm yavaşça bahçede uçuşan kuşlara, duvardaki saatlere ve sonra tekrar ustaya kaydı. İçime derin bir nefes çekip, “Aaaa! Bana sizin öldüğünüz söylenmişti ama.” Dedim çekinerek.

Kafasını kaldırdı ve sağ gözündeki büyüteci çıkarıp ciddi yeşil gözlerini bana dikerek beni süzdü. Şaşkın halde ona bakıyordum. Sonrasında bir kahkaha patlattı sonunu öksürükle tamamlayıp. Önündeki içi yarı su dolu cam bardaktan biraz su içip kendini toparlayarak tekrar bana baktı ve “ Hangi şapşal söyledi bunu sana?” dedi gülümseyerek.

“Etrafta sorduğum çoğu kişi sizin hakkınızda öyle söylemişti.” dedim.

“Hımm! Bu genel bir kanı demek ki. Bak evlat! Bizim burada yaptığımız iş nesiller boyu sürdürdüğümüz bir hadise. O yüzden her elini kolunu sallayan buraya giremez. Ben ise yıllardır dışarı çıkmadım çünkü işimi burada yapıyorum. Herhalde bunların etkisiyle öldüğümü zannetmişler. Bir ara mahalleye çıkıp kendimi göstersem fena olmayacak.” dedi.

Rahatlamıştım. Demek ki asıl usta hayattaydı ve bu benim için çok iyi haberdi.“Ben buraya aslında büyük-büyük dedemin saati için gelmiştim. Benim için dünyadaki her şeyden daha değerli ve herkese gösteremeyecek kadar tedirginim aslında. Bu yüzden iyi bir tamirci ararken tüm işaretler sizi gösterdi.”

“Saati görebilir miyim?” dedi merakla usta. Saati ona uzattığımda gözleri parlamıştı.“Ooo! Nadir bir parça bu! Bakalım nesi varmış?” diyerek arka kapağını eline aldığı küçük aletiyle dikkatlice kaldırdı. Sağ gözüne büyütecini takarak incelemeye başladı. Daha sonra bana dönerek başından geçirdiği o garip hikâyeyi anlatmaya başladı.

“Bu saat bana yıllar önce yaşadığım garip bir olayı hatırlattı.”

* * *

Henüz yirmili yaşlarda olan Cevdet, bir yandan saat tamirciliği işini babasından öğreniyor, diğer yandan onun tamir ettiği saatleri müşterilere teslim etme görevini sürdürüyordu. Yeni evlenmiş ve bir oğlu olmuştu ama talihsiz bir şekilde severek evlendiği eşi Leyla’yı doğumda kaybetmişti. İyice içine kapanmış ve kendini tamamen saat tamirine vermişti. Acısını hafifletmenin başka bir yolu yoktu onun için.

Bir gün yine babasının tamir ettiği saatleri teslim etmek için yola çıkmış ve yolda gelirken bir çöp tenekesinin yanında yere devrilmiş siyah çöp poşetinden dışarı çıkmış olan çöplerin arasında, güneşle yansıyan bir obje görüp daha yakından baktığında onun parçalarına ayrılmış bir cep saati olduğunu fark etmişi. Hemen cebinden çıkardığı mendille parçaları toplamış ve kapağın arkasına baktığında S.W. Collier marka bir İngiliz saati olduğunu anlamıştı. İnsanların nasıl olurda böyle değerli bir şeyi tamir ettirmek yerine sokağa atabileceğini aklı almıyordu. Onu sarıp cebine atarak yola koyuldu. Genelde basit saatleri tamir ederdi ama bu eski antika saatlerin tamirini ve inceliklerini yeni-yeni öğrenmeye başlıyordu. İşini bitirdikten sonra saati babasına göstermiş, babası da çok eksik parça olduğunu ama vereceği parçalarla saati tamir edebileceğini, ayrıca bunun onun için çok eğitici olacağını söylemişti.

Tüm parçalarını dağıtıp temizlemiş ve bu iki gününü almıştı. Şimdi sıra toplamaktaydı. Babasının ona yıllar boyu öğrettiği işçiliği mükemmel bir şekilde sergiliyor, sabırla tek-tek tüm parçaları birleştiriyordu. Saati tamamladığında ikinci günün gecesiydi. Şimdi geriye tek bir şey kalmıştı o da saati kurmak. Heyecanla saati kurdu. Bir saat tamircisi için dünyanın en büyük mutluluklarından biriydi tamir ettiği saati çalışır halde görmek. Kurma düğmesini kapattı ve saniyeye baktı. Kurulduktan en geç beş saniye sonra çalışması gerekiyordu ama bir şey olmadı. Tekrar kurdu ama yine bir şey yoktu. Arka kapağını açarak, büyütecini sağ gözüne takıp dikkatle baktı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Gözüne hafif bir parlaklık çarpmış gibi geldi. Acaba bilmediğim ve göremediğim bir şey mi var? diye düşünerek elle tutulan diğer büyük büyüteci açtığı çekmeceden alıp bir daha baktı dikkatlice. Çok küçük bir parıltı gözüne çarpıyordu. Sağ gözündeki büyüteç ve elindekiyle çok daha güçlü bir görme açısı sağlayıp her ikisini kullanarak tekrar baktığında, kurma kolunun kuruluktan sonra tekrar yerleştirilirken girmesi gereken yerde, mikroskobik boyutlarda pırlanta benzeri bir taş vardı ve kırmızı, hareket ediyormuş izlenimi veren bir maddenin üzerindeydi. Dikkatle bakarak elindeki çok ince maddeleri almak için tasarlanmış cımbızı o araya hareket ettirdi. Eğer onu oradan alabilirse kurma kolu tam yerine oturacak ve saat çalışacaktı. Madde çok küçük olduğu için onu alamadı daha da kötüsü onu iyice çukura itmişti. Elindekileri bırakıp saatin arka kapağını taktı. Şimdi yeniden hepsini sökmesi gerekiyordu. Acele etmeyecekti. Nasılsa başarıyla toplamıştı. Tekrar saate bakarak keşke çalışsaydın diye düşünürken saat masanın üstündeki ellerinin arasında hafifçe kayar gibi oldu ve saatin kurma kolu masaya hafifçe çarparak yerine oturdu.

* * *

Gözlerimi açtığımda bir mağaradaydım. Oraya nasıl geldiğimi ve neler olduğunu hatırlamıyordum ama hatırladığım en son şey tamir ettiğim saatin kurma kolunun yerine tık diye oturduğuydu. Mağaranın dışarıya doğru genişleyen ağzında, dışarıdan gelen güneş ışınlarını fark etmiştim. Yavaşça ayağa kalktım ve yanımda gözleri açık halde yatan adama gözlerim takıldı. Bir an korkup adama şaşkınlıkla bakakalmıştım. Üzerinde kahverengi uzun bir cübbe vardı. Ayakları çıplak ve sadece bir terlik giymişti. Kenarda ona ait olduğunu düşündüğüm yeşil bir gözlük ve üzerinde tabancaya benzeyen bir şey olan kemer vardı. Dışarı doğru çıktım. Bir tepenin yamacındaydım. Aşağıda bir kilometrelik bir sahil ve arkasında ormanları görebiliyordum. Sonu görünmeyen durgun ve engin okyanusun üzerinde martılar oynaşıyordu. Sahil bomboştu. Neredeyim diye düşünürken kafamı gökyüzüne kaldırdığımda hayatımdaki en garip duyguyu yaşadım. Gökyüzünün her iki yanında iki güneş vardı. Nasıl olur bu diye düşünürken martı sandığım kuşların aslında martı olmadığını anlamam çok uzun sürmemişti. Çünkü biri bana doğru hızla inişe geçmişti. Uzaktan küçük bir kuş gibi gördüğüm şey aslında üç – dört metrelik dev bir canavar gibiydi. Bembeyaz tüylerinin arasından bana bakan korkunç kırmızı gözleri ve dev pençeleriyle yaklaşıyordu. Aklıma o anda gelen tek şey mağaradan içeri kaçmak olmuştu. İçeri doğru fırlayıp kemeri kapmamla silaha benzer şeyi alıp içeri girmeye çalışan yaratığa ateşlemem bir oldu. Yuvarlak kalın, mavi bir ışın silahtan çıkıp kuşu paramparça etmiş ama beni de geride ki duvara yapıştırmaya yetmişti. Yere çökmüş halde elimdeki silaha bakıp nasıl bir şey olduğunu şaşkınlıkla kavramaya başlamıştım. Hemen ayağa kalkıp kemeri belime sardım. Henüz nerede olduğumu ve başıma gelenlerin ne olduğunu anlayamamıştım ama mutlaka çözecektim. Yerde bulunan ve rüzgâr geçirmez kenarları olan yeşil camlı gözlüğü de alarak dışarı çıkacaktım ki aklıma gelen şey beni tutmaya yetti. Rahip kılıklı adama bakarak elimi gözlerinin üstüne götürüp, gözkapaklarının kapanmasını sağladıktan sonra ellerimi açarak Fatiha okudum ve mağaranın dışarı çıktıktan sonra küçük çalılıkların arasına saklanarak uçan yaratıklara görünmemeye çalışıp sahile indim.

Sahile inip gözümü okyanus tarafına çevirdiğimde uçan yaratıkların gittiğini görmüştüm. Biraz rahatlayıp saklandığım çalılığın arasından çıkarak deniz kenarında yürüyüşe başladım. Burada ne işim var diye düşünüyor ve nasıl bu duruma geldiğimi çözmeye çalışıyordum. Gelen güneş ışınları gözlerimi rahatsız etmeye başlamıştı. Arkadan bir lastikle bağlı olan yeşil gözlüğü takmaya karar verdim. Gözlüğü gözüme taktığımda ise bir şaşkınlığım bir kat daha arttı. Gözlük bir çeşit makine gibiydi. Camda çeşitli koordinatlar, kendi kendine oluşan şekiller ve bilmediğim bir alfabede yazılar, sağ ve sol üst köşelerde ortaya çıkıyordu. Gözlüğü tekrar çıkarıp kafamın üstünde durmasını sağlayarak yürüyüşüme devam ettim. Birden denizin kabardığını hissettim. Sanki denizin altından büyük bir şey geliyormuş gibi denizin yüzeyi kabarmıştı. İşte o an yukarı doğru yavaşça çıkan dev, yuvarlak, koyu yeşil kafayı ve üzerinde siyah renkteki büyükçe tek gözü gördüm. Bu uçan canavarların ortadan yok oluşunu açıklıyordu. Bana doğru gözlerini dikmiş, denizden yükselmeye devam ediyordu. Etrafındaki kabarıklıktan deniz canavarının devamının geleceğini anlamıştım. Canavarın kenarlarından yavaşça yükselen vantuzlu uzun kolları onun dev bir deniz ahtapotu olduğunu gösteriyordu. Şaşkınlığımdan bir an sıyrılıp hemen arkamı sahile vererek koşmaya başladım ama canavarın kollarından biri çoktan denizden sahile doğru uzanmış ve beni ezmeye geliyordu. Kafamı çevirip baktığımda dev kolun üzerime doğru geldiğini fark ederek kendimi sağa doğru fırlattım. Yuvarlanarak son anda bu saldırıdan kurtuldum. Fazla vaktim yoktu. Hemen ayağa kalkıp yüz metre ötedeki ağaçlığa sığınmalıydım. Eğer uzak kalırsam o denizden çıkamazdı ve böylece kurtulabilirdim. Uzaklaşmaya başlayıp arkamı döndüğümde çok fena yanıldığımı anladım. Bu insanın hayallerinin ötesinde bir durumdu ve hiç tanımadığım bu vahşi yerde garip yaratıklarla mücadelem devam ediyordu. İşin ilginç yanı garipliğin hiç sonu gelmiyordu neredeyse. Dev ahtapot öndeki iki kolunu vantuzları üste gelecek şekilde yatırmış, vantuzların içinden benim iki katım büyüklüğünde karafatmalara benzeyen siyah böcekler dışarı çıkıyordu. O an gerçekten aklımı yitirecek gibi olmuştum. Ormana neredeyse girmiştim ve arkamdaki sahilde bir böcek ordusu beni yakalamak için peşime düşmüştü. Kurtulma ümidimi yitirmek üzereyken, elimi birinin tuttuğunu fark ederek ona baktım. Neredeyse bayılacaktım çünkü elimi tutan, yarı çıplak yerli kıyafetleri içinde, kıvırcık, siyah saçlı, koyu kahverengi gözleri, kalın etli dudaklarıyla bana bakıp aceleyle bir şeyler söyleyen ve tıpatıp ölen eşime benzeyen bir kadındı. Elimi tutarak beni çekti ve anlamadığım bir dilde bana bir şeyler söyleyip hızla ormanın içine koşmaya başladı. Hemen peşine takılıp onu takip etmeye başladım. Beni kurtarmaya geldiğini anlamıştım. Bir yandan koşuyor bir yandan da peşimize takılan siyah iğrenç böceklere bakıyordum…..

* * *

Cevdet usta yaşlı gözlerini bana dikti hikâyesini anlatmayı durdurarak. “Neden bize birer çay almıyorsun. Boğazım kurudu anlatırken. Hem çayımızı içeriz, hem hikâyeye devam ederiz. Ben de bu arada saatini temizlemeye başlayayım.”

Tabii dedim hemen kalkarak. Gerçek şu ki hikâyesine bayılmıştım ve gerisini dinlemeye can atıyordum.

Sözüne devam eden usta, “Aşağıda, Selma hanıma söyle. O sana yardımcı olur ve genç, mutlaka geri gel çünkü hikâyenin devamını anlatacağım.” dedi gülümseyerek.

Odadan çıkıp aşağı doğru dar, ahşap gıcırdayan merdivenlerden inerken neden “Mutlaka geri gel!” dediğini düşünmeye başlamıştım. En nihayetinde iki bardak çay alıp geri dönecektim ve öyle demesine gerek yoktu. Gerçekten ilginç bir adam şu Cevdet Usta diye düşünerek Selma hanımın yanına gittim. Ustanın gönderdiğini ve çay istediğimizi söyledim. Selma Hanım gülümseyerek çayı yeni demlediğini ve şanslı olduğumuzu söyleyip çayları koyarken bana döndü ve “Biliyor musun? Usta çok nadir çay içer müşterileriyle. Senden hoşlanmış olmalı.” dedi. Gülümseyip çayları aldıktan sonra yanından ayrılarak elimde çaylarla odaya girdim ve kapıda öylece kalakaldım. Çünkü karşımda o neredeyse doksan yaşında diyebileceğim kır saçlı adam gitmiş, kafasının ortası kel olan ellilerinde görünen daha genç biri gelmişti. Şaşkınlığımı gizleyerek yavaşça çayı koyup oturdum.

“Neredeyse bitti.” Dedi genç usta. “Kurma kolunun arasına çok küçük parlak bir çisim, muhtemelen bir cam kırığı girmiş ve kurma kolu yerine oturmuyordu. Almak için hepsini sökmem gerekecekti. Neyse ki çıkarabildim onu oradan.”

Tam durumu açıklayacaktım ki aklıma Cevdet Ustanın oğlu olduğu geldi ve “Soner Usta. Babanız ne kadar zaman oldu öleli?” diye sordum. Nefesimi tutup vereceği cevabı bekliyordum. Birçok insan burada olanlardan aklını kaçırabilir ve kaçabilirdi ama ben soğukkanlı olmayı seçip incelemeyi uygun bulmuştum. Ya ben kafayı üşütmüştüm ya da burada gerçekten garip olaylar oluyordu.

“Cevdet usta yani babam öleli yirmi beş yıl oluyor.” dedi arkadaki tabloya dönerek. “Ne olur sizde onun hayaletini gördüğünüzü söylemeyin. Buraya gelip aklını kaçıran çok oldu. O yüzden o formları doldurtuyoruz. Sorumluluk almak istemiyoruz ve buna neyin neden olduğunu hala çözemedim.”

Gözüm arkadaki tabloya takılmıştı. Yeşil, zeki ve canlı gözlerle bakıp hafifçe gülümsüyordu Cevdet Usta. Ne demişti ben odadan çıkarken “MUTLAKA GERİ GEL”. İşte benim işaretim buydu. Saatimi alıp ücretimi ödeyerek oradan çıktım ve aklımda Cevdet Ustanın hikâyesini ve nasıl sonlanacağını merak ederek eve geri döndüm. Bu garip durumun ne olduğu hakkında hiçbir bilgim yoktu ama bildiğim şey, hikâyenin devamını dinlemeye mutlaka geri gelecek olmamdı.

Zamanı Göstermek Hünerli Bir İştir” için 8 Yorum Var

  1. İlginçti. Doğrusu Cevdet Usta’nın hikayesinin devamını ben de merak ettim. Bir de aklıma takılan birkaç şey var; Cevdet Usta kendi hikayesini anlatırken, çöp tenekesinin kenarına saçılmış çöp poşetleri görüyor. Cevdet Usta’nın yirmili yaşlarında sanırım naylon çöp poşetleri yokmuştur. Belki küçük bir ayrıntı; ama çok gözüme battı. Onun dışında bir kaç yerde yanlış yazdığın sözcükler var, bir -ki ekini, bitişik yazılması gerekirken yanlış yazmışsın. Paragraflar genel olarak çok uzun ve okurken sekteye denen oluyor. Konuşmalardan sonraki bir cümlelik açıklamadan sonra yeni paragrafa başlasan daha iyi olurdu.

    Karakter, Cevdet Usta ile sohbet ederken Soner ne yapıyor o boşluk anında? Yoksa görülenler tümüyle karakterin şuur altında olup biten ve realiteye yansımayan, yani en azından öykü karakterinin gördüğü hayaletle konuşmadığı bir durum mu? Öyle değilse karakter hayal görürken Soner mutlaka bunun farkına varırdı. Biraz karışık oldu; ama anlatabilmişimdir umarım.

    Önceki müşterilerin hayaleti gördükten sonra delirmesi, karakterin “Mutlaka geri gel” sözüne uyması ve soğuk kanlı davranması oldukça hoş olmuş. Hem fantastik ögeler hem de bir nebze de olsa bilimkurgusal ögeler barındırması güzel bir harmandı. Ellerine sağlık, zevk alarak okuduğum bir öykü oldu.

  2. Öncelikle değerli ve eğitici bir yorumdu benim için.Bunun için çok teşekkürler. Çöp poşeti çok ilginç bir ayrıntı.Çok iyi yakalamışsınız 🙂

    “Karakter, Cevdet Usta ile sohbet ederken Soner ne yapıyor o boşluk anında? Yoksa görülenler tümüyle karakterin şuur altında olup biten ve realiteye yansımayan, yani en azından öykü karakterinin gördüğü hayaletle konuşmadığı bir durum mu? Öyle değilse karakter hayal görürken Soner mutlaka bunun farkına varırdı. Biraz karışık oldu; ama anlatabilmişimdir umarım.”

    Çok güzel bir soru. Olaylar karakterimizin bilinç altında oluyor tamamen. Kapıdan girdiği andan itibaren başlıyor. Aslında ordaki ruhsal durumu netleştirmek adına bir iki ipucu verebilirmişim. Mesela “saati görebilir miyim?” noktasında karakterimizi hafifçe uyandırıp sonra tekrar o şuur altına sokabilirdik. Böylece söylediğiniz gibi bazı soru işaretlerini ortadan kaldırabilirdik. Ama hikayenin ilerleyen bölümlerinde bu durum netleşecek. Aslında sıkı bir süpriz yapmayı planlıyorum 🙂

  3. Selamlar;

    Çok keyifli ve de sürükleyici bir hikayeydi. Sıkılmadan, bir solukta okuyuverdim hepsini. Üstelik tam manasıyla sonlanmayan öyküleri sevmesem de sizinkinin bu şekilde sona ermesi hiç de canımı sıkmadı. maceranın bir şekilde devam edecek olduğunu bilmek ve genç adamın başından neler geçeceği hakkında tahmin yürütmek hoşuma gitti (Alttaki yorumdan anladığım kadarıyla devamını da yazacakmışsınız, bu da güzel bir haber elbette. “Devam edecek” ibaresinin noksanlığı öykünün sonlandığı izlenimini uyandırdı bende).

    Cevdet Usta’nın yaşadığı macera ve oradaki canavar tasvirleriniz gerçekten çok iyiydi. Keza elektronik aygıtlar da öyle… Hele “o koca yaratığın vantuzlarından çıkan şeylere” cidden bayıldım. Bununla birlikte karakterin davranış biçimlerinde tek bir eksiklik vardı bana sorarsanız: Şaşkınlık. Hiçbir şeye şaşırmıyorlar. Cevdet Usta nerede olduğunu anlamaya çalışırken şaşırmıyor, genç adam kendisine anlatılan inanılmaz hikayeyi sadece sevimli buluyor, geri döndüğünde adamı değil de oğlunu bulunca da şaşırmıyor. Bu da – en azından benim açımdan – çok göze batıyor. Daha inandırıcı karakterler hikayeyi daha fazla sevmemizi sağlar.

    Umarım eleştirimi mazur görürsünüz. Devamını bekliyorum, elinize sağlık.

    1. Eleştirinizi mazur görmek değil bilakis eleştiri almayı, yazdıklarımın üzerine düşünüp, yazacaklarımı ona göre düzenlemek ve hatalarımın üzerine gitmek için eşsiz bir fırsat olarak görüyorum. Bu anlamda eleştiriniz benim için gerçekten çok değerli.Yorumunuz için çok teşekkür ederim.

      Cevdet Ustanın bölümünde usta aslında şaşırmaya pek te fırsatı olmuyor ama yine de burada biraz ustalık gerekiyor sanırım. Karakterin o an hissedebileceklerini daha net düşünüp bunu da iyi yansıtmak gerekiyor. Aynı durum genç adamda da var dediğiniz gibi. Karakter analizini biraz daha derinlemesine verip davranış ve tepkileriyle karakterleri güçlendirebilirmişiz.

      Devamında bu durumu düzenlemeye gayret göstereceğim. Tekrar teşekkürler…

  4. Eline sağlık. Öykü gayet iyi başlayıp ilginç gelişiyor. Cevdet usta’nın saatle ¨ışınlandığı¨ yabancı dünyanın anlatıldığı kısım güzel hazırlanmış ve heyecanlı. Favori bölümüm orası oldu.

    Hikayenin devam edeceğini alttaki yorumdan anlıyoruz. O yüzden birazdan söyleyeceklerimi belki de çözmüş olabilirsin. Ya da henüz tasarlamadıysan göz önünde bulundurabilirsin.

    Şimdi bu öyküde 2 fantastik unsur var,

    Birincisi daha önce Cevdet ustanın da elinden geçmiş olan, kahramanımıza dedesinden kalan saat. Bu saat öyle bir saat ki bazı kişileri bilinmeyen bir dünyaya götürüyor. Nereye gittiğini, sebebini şu an bilmiyoruz. Ama anladığımız kadarıyla herkesi de götürmüyor. En azından kahramanımıza saati bırakan dedesi ya da babası böyle bir deneyimlerinden bahsetmiyorlar. Kahramanımızın başına da böyle bir olay henüz gelmiş değil.

    İkincisi ise çalışmış olduğu yerde bazı müşterilerine gözüken hayalet bir saat ustası. Yıllar önce ölmüş Cevdet usta bazı müşterilerine gözüküyor ve bu durum yani hayaletinin dükkanda belirmesi kanıksanmış. Hatta girmeden önce bazı formları doldurmanız isteniyor. Ama şu verilerimiz de eksik: Cevdet usta kimlere görünüp kimlere görünmüyor? Neden? Kahramanımız dışında başkalarına da göründüğüne göre bunu kahramanımızın elindeki saatle de doğrudan ilişkilendiremiyoruz.

    Ayrıca bu 2. fantastik unsurun, yani hayaletin işlenme tarzı da dikkat çekici. Şimdi Cevdet ustanın hayaletinin kanıksanmış olması ve bir saatçinin müşterilerine hayalet görebilecekleri endişesiyle form doldurtması fantastiğin yanı sıra sürreal bir dünya da tasvir etmiş oluyor.

    Peki bunlarda ne sorun var dersen bence bu parçaların her birini tek tek ele aldığımızda bir sorun yok.

    Ancak biz bu parçaların hepsini aynı öyküde görüyoruz. Bu şekilde olunca da (en azından okuduğumuz kısımda) kafamızda hikayenin geçtiği dünyayı ve kurallarını oluşturmada zorlanıyoruz. Ne kadar zorlasak da kafamızda bütünsel bir dünya/sistem kuramıyoruz.

    Ayrıca anlamadığım bir nokta daha var. Adil’in sorusuna (Bence de güzel bir soru) verdiğin yanıtta olayların karakterin bilinç altında geçtiğinden bahsetmişsin. Yani aslında hayalet yok mu? Bu karakterin kafasında uydurduğu bir şey mi?

    Tabii ki sen 2 ve 3 bölüm yazıp yukarıdaki boşlukları doldurabilir, eleştirileri saf dışı edebilirsin. Ama böyle bir şey tasarladıysan bile en azından ilk bölüme bu olayları nasıl toparlayacağının emarelerini koysan, öykünün dünyasını kafamızda daha rahat oluşturabilirdik.

    Düşüncelerim bunlar. Umarım faydası olur. Elimden geldiği kadar detaylı incelemeye çalıştım. Gerçekten ayrı ayrı baktığımızda parçalar başarılı. Sadece bütünü oluşturmada sorun görüyorum.

    Tekrar eline sağlık. 2. Bölümü merakla bekliyorum.

    1. Çok teşekkürler bu ayrıntılı yorumunuz için. Kesinlikle faydası olacak. Buna yakın veya aynı soruları kafamda oluşturup kurguyu oturtmaya çalışıyordum bu aralar.

  5. Açıkçası bir şeyler yazmak için girmiştim de, GungHo adlı arkadaş çok güzel bir özetleme yapmış. Ben bu tarz öyküleri okurken, açıkçası o Cevdet Usta’nın kendi hatırasını anlattığı kısımda böyle bir mantıksızlık abidesine ve uç bir fantazyaya karşı çıkardım. Hoşuma gitmez, yani kendi içinde bir mantığı yoktur ve bu ister istemez okuyucuya rahatsızlık verir. Lakin bu öyküyü biraz Conan, biraz Almuric dünyası gibi düşündüm. Yani sanki burada yaratılmaya çalışılan hava zaten o düşündüğüm şekilmiş dedim ve bu mantıkla tekrar göz attım. Sonuç: Eğlenceli ve sürükleyici bir macera.

    Ama İhsan Abi’nin bahsettiği kısma ben de değinmek istiyorum: Karakterin şaşkınlık ifadesi yok neredeyse. Yani elbette bu bir roman değil, öykü. Dolayısıyla bazı ayrıntılardan feragat ettiğiniz anlamına geliyor. Ama öykü ahengini ve okuyucunun okuma mantığını bozmayacak şekilde ilerlemesini de sağlamanız gerekir bir yandan. Dolayısıyla bu tür ayrıntıları kısa ve çarpıcı cümlelerle verebilmeyi başardığınız an, öyküden alınan tat doyumsuz olacaktır.

    Ellerinize sağlık 🙂

    1. Çok teşekkürler yorumunuz için. Aslında hikayenin az sonra denebilecek kısmında hem bir çok soru açıklığa kavuşuyor hem de bir çok soruyu beraberinde getiriyor ki amaçladığım noktada bu aslında. Merakı yüksek tutup içinde farklı süprizler ve gelişmelerle hikayeyi zenginleştirmeyi ve akıcılıkla beraber temposu yüksek bir serüvene dönüştürmeyi umuyorum.

      İlk bölümdeki karakter analizine ve tepkilerine birşeyler katabilirmişim gerçekten ama 2. bölümde bu boşluk dolduruluyor. En azından bir kısmı.

      Yukarıda açıklayamadığım iki fantastik unsurdan ilki yani Usta ve Kahramanımızın bağlantısı ancak 3. bölümde netliğe kavuşacak ve hikayenin ana unsuru ve çıkış noktasını anlatacağım. Bu anlamda henüz ilk fantastik unsurda kalıyoruz.

      Öte yandan 2. unsurun ilk parçası olan ustanın diğer dünyaya geçişi ve bunu kahramanımıza anlatması ise 2. kısımda netliğe kavuşmaya başlıyor ve hikayenin geçtiği dünyayla ilgili daha fazla bağlantı noktası oluşturuluyor ama hali hazırda asıl netliğe kavuşacak noktalar 3. bölümde olacak. Yaratmaya çalıştığım dünya ise aslında 2. bölümde çok daha net bir şekilde gözler önüne seriliyor. Düşündüğünüzden biraz farklı olacak 🙂

      Keyif almanıza sevindim. Umarım devamında gelişecek süprizler ve gelişmeler bu sürükleyiciliği devam ettirecek nitelikte olur sizin gözünüzde 🙂

GungHo için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *