Öykü

Zamanın Dışladığı

“Aaa sevgilim şu kum saatlerine bak! Çok güzel değiller mi?”

“Evet aşkım çok güzeller.”

Uzun Çarşı’da yeni açılan ve tüm arkadaşlarının methettiği hediyelik eşyalar satan dükkâna gelmişlerdi. Gerçekten de övdükleri kadar vardı burası. İçeride birbirinden ilginç hediyelik eşyalar bulabilirdiniz. Özellikle çeşit çeşit kum saatlerinin dizili olduğu ve bir duvarı kaplayan koca raf herkesin ilgisini çekiyordu. Kimi ışıklı ve gösterişli kimi ise antik bir görünüme sahipti. Her birinin içinde nerenin kumu olduğu yazıyordu.

“Aşkım Namib Çölü’nün kumuymuş bu içindeki baksana.” diyerek eline aldığı kum saatini erkek arkadaşına uzattı Nil. Eline alıp şöyle bir inceledikten sonra “Bana pek inandırıcı gelmedi ya. Kum saati için ta oralardan kum alacak halleri yoktur bence. Doldurmuşlar bir kumsaldan bize kakalamaya çalışıyorlar işte.” karşılığını verdi Umut.

“Ya olur mu baksana hepsinin renkleri farklı. Mesela şu Sahra Çölü’nün kumuymuş bak bundan daha koyu. Görüyor musun?”

Kız arkadaşının daha fazla hevesini kırmamak için başıyla onaylar bir işaret yapıp “Hadi seç birini alalım.” dedi. Neşeyle tüm raflara şöyle bir göz gezdirdikten sonra en aşağıda duran sade, sıradan bir görüntüsü olan ve tamamen camdan yapılma kum saatine gözü takıldı Nil’in. Dikkatle eline alıp incelerken nerenin kumu olduğunu görmek için rafa baktı ama hakkında hiçbir şey yazmıyordu.

“Bunda neden bir şey yazmıyor acaba.” diyip Umut’a döndüğünde “Onun etiketi düşmüş olmalı. Keder Çölü’nün kumudur o.” dedi bir ses. İkisi de irkilip arkalarına döndüklerinde dükkânda çalıştığını düşündükleri bir adamla karşılaştılar.

Şaşkınlığını üzerinden atan Umut sordu: “Nerede bu çöl?”

Adam sakin ve kendinden emin bir şekilde cevap verdi “ Efsanelerde geçen bir yerdir orası. Anlatılana göre bizim gibi zamanın akışına kapılmak yerine akışı değiştirmeye, durdurmaya yani kontrol etmeye çalışan bir ölümlü varmış. Zamanın dışına yapabileceğini sandığı bir yolculukta çarklara sıkışmış ve dişliler arasında un ufak olmuş. Zaman, onu dışına toz taneleri olarak fırlatmış. İstediği olmuş sonuçta ama biraz farklı tabi. Zamana meydan okuyacak kadar hırslı ve gözü dönmüş bir adam bu haldeyken de rahat durmamış. Sonrasında toza dönüşen adam her bir tanesini bir araya toplamış ve bir çöl olmuş. İşte bu çöle Keder Çölü denir. O çölden alındığı söylenen kumdan da bu kum saatini yapmışlar. Çok anlamlı değil mi gerçekten.” diyip imalı bir şekilde sırıttı adam.

Ağzı açık bir şekilde dinleyen Nil tekrar elindeki kum saatine hayranlıkla baktı. “Harika bir hikâyeymiş gerçekten.” dedi.

Aklı diğer kum saatlerinde kalan Umut sordu “Diğer kum saatlerindeki kumlar gerçek mi peki?”

“Evet onlar gerçek. Etiketlerinde yazan yerlerin kumları hepsi. Emin olabilirsiniz.”

Bu hikâyeyi duyduktan sonra adama pek inanası gelmeyen Umut aralarında en ucuzunun olmasından dolayı Keder Çölü’nün kumlarından yapılmış kum saatini seçmesini dileyerek sevgilisine dönüp “ Ee hangisini alalım aşkım?” dedi.

Nil hiç tereddüt etmeden elindeki kum saatini göstererek “Bunu.” dedi. Dileği gerçekleştiği için yüzüne kocaman bir gülümse yayıldı adamın ama sevgilisi bunu onun da bu anlatıdan etkilenmesine yordu ve aynı şekilde karşılık verdi.

Dükkândan çıktıklarında Umut saatine baktı ancak çalışmadığını fark etti. Saniye çubuğu bir ileri bir geri hareket ediyordu. Emektar saatinin bozulmasına şaşırmamıştı aslında çünkü 5 senedir bu saati kullanıyordu. Demek ayrılık vakti geldi artık diye geçirdi içinden ve durağa doğru yürümeye başladılar.

Umut sevgilisine bu gece onda kalmasını teklif etti. Nil biraz çekiniyordu çünkü bu aralar bunu çok fazla yapıyorlardı ve artık ailesine söyleyecek bir yalan bulamıyordu. Son zamanlarda bulduğu ve kendisini baya bir idare edecek yalanını söylemeye karar verdi yine. Ailesini arayıp Cerenlerde tez üzerine çalıştığını ve geceyi burada geçireceğini söyledi.

Durağa vardıklarında Umut telefonundan saatine baktı ve “16 numaranın gelmesine 5 dakika var aşkım, tam zamanında gelmişiz.” dedi. Gün boyu yaptıklarından konuşmaya başladılar. İkisi de gittiği filmi pek beğenmemişti ama birbirlerine bunu söylemeye gerek duymuyorlardı. Zaten filmi pek izlememişlerdi ya neyse.

Konuşmaya dalmış otobüsü unutmuşlardı. Nil tekrar saatine baktığında otobüsün 15 dakika geciktiğini fark ettiler. Biraz sıkkın bir şekilde “Yürüsek mi ne dersin?” diye sordu erkek arkadaşına. Umut “Allah Allah. Normalde bu kadar geç kalmaması lazımdı ya bu otobüsün. Saatleri mi değişti acaba?” dedi. “Aşkım tamam boş ver bugün yürüyelim başka zaman saatine bakarız. Zaten 20 dk ya gideriz eve buradan.” karşılığını alınca ses çıkarmadan kız arkadaşının elini tuttu ve yürümeye başladılar.

Issız ve tenha yolda yürümeye başladılar. Akşam saatleri olmasına rağmen yoldan hiç araba geçmiyordu. Yine havadan sudan konuşurlarken Umut bir anda bir şey fark etti ve aniden sevgilisinin sözünü kesti “ Hava halâ kararmadı farkında mısın?”

“Aa hiç dikkat etmemiştim saat kaç ki?”

Umut telefonuna baktı ve “20.30. Kararması lazımdı şimdiye. Akşam ezanı da okunmadı galiba. Bu saatlerde okunmuyor muydu ya?” dedi. Sevgilisi kıkırdayarak “Ay aman aşkım ne bileyim ya. Ezan da okunur hava da kararır merak etme. Hem neden kararmasını istiyorsun havanın sen bakayım?” diyerek işveli bir soru yöneltince oğlana, ikisi de bu garip durumu unutup birbirlerine kur yapmaya başlamıştı.

Eve vardıklarında Nil çantasını ve elindeki poşetleri salondaki kanepeye koyup kendi de yanlarına düştü. Az sonra Umut da gelip kız arkadaşının yanına sokuldu ve tekrar havadan sudan konuşmaya başladılar. Nil iş yerindeki arkadaşlarını çekiştiriyordu ve oğlan da ilgili bir şekilde dinleyip kıza karşılık veriyordu. Sohbetlerini kısa öpücükler bölerken Nil’in aklına bugün aldıkları kum saati ve onun hakkındaki efsane geldi.

“Bugün o dükkândaki adamın anlattığı efsane çok ilginç değil miydi?

“Evet sevgilim baya ilginçti.”

“Böyle tuhaf şeyler beni çok etkiliyor biliyor musun?

“Öyle mi hayatım?

“Evet meselâ o kum tanelerine dönüşen adama çok üzüldüm. Zamanın dışına çıkmak istemesindeki amaç neydi acaba?”

“Bebeğim, bu sadece uydurma bir hikâye. İnsanları etkilemek için saçmalanmış bir şey. Belki de o dükkândaki adamın ayaküstü uydurduğu bir şeydir. Yoksa kim çıkıp vay ben zamanın dışına çıkacağım falan der.”

“Bilmem.” diye karşılık verdi Nil.

Düşünceli ve üzgün görünen bir yüz ifadesiyle yanında duran poşete uzandı ve kum saatini çıkardı. Kutusundan çıkarıp önlerinde duran sehpanın üzerine koydu ve seyretmeye başladı. Sonra Umut’a dönüp “Biraz internetten araştırsak mı? Belki hakkında başka şeyler de öğreniriz.” dedi.

“Seni daha fazla etkileyecekse hayır.” diyince Umut, kız ağzını burnunu eğerek tatlıymış gibi hareketler yaptı. Her zaman işe yarardı bu ve şimdi de yaramıştı. Az sonra oğlan elinde dizüstü bilgisayarıyla odaya girdi.

Arama motoruna ‘Keder Çölü Efsanesi’ yazdılar ama bir şey bulamadılar. ‘Kum saati’ , ‘zamanın dışına yolculuk’ gibi kelimeleri de arattılarsa da bir sonuca varamadılar. Çok geçmeden ikisi de şaşkın bir şekilde birbirine bakar halde durmaya başladılar.

Umut “Dükkândakilerin kum saati için uydurdukları bir hikâyeymiş demek. Pazarlama stratejisi işte.” dedi.

“Yine de güzel bir hikâyeydi. Kum saatimi görenlere bu hikâyeyi anlatacağım.” Derken Nil, sehpanın üzerinde duran kum saatini alıp ters çevirdi. Sanki bir büyü açığa çıkarılmış ya da bir güç serbest bırakılmış gibi bir parıltı yayıldı kum saatinden. Odanın altını üstüne getiren sert bir rüzgâr çıkmıştı ve kaynağı belliydi. İkisi de korku içinde birbirilerine sokulmuş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Odanın içini kaplayan toz bulutu gözlerini kumla dolduruyordu. Gözlerini açıp etrafa bakmak artık çok güçtü. Bir apartman dairesinde ansızın bir kum fırtınasının ortasında kalmışlardı.

Umut yarım yamalak açabildiği gözleriyle evdeki eşyaların toza dönüştüğünü ve fırtınayla birlikte uçuştuğunu gördü. Kız arkadaşının odanın öbür tarafına savrulduğunu ve kendini bu fırtınadan korumak için çırpındığını fark etti. Artık ikisi de kendi canlarının derdindeydi. Çok geçmeden duvarlar ufalandı ve zemin bilinmeze göçtü. Ev kumdan bir kale gibi üzerlerine çöktü.

İkisi de gözlerini açtıklarında birbirlerinden çok uzaktaydılar. Gözlerine, burunlarına, ağızlarına yani kum kendine yer bulabileceği her yere dolmuştu. Umut tüm bedenini sarıp kavuran bir sıcaklığın eşliğinde, kendinden geçer bir halde boğazını ve gözlerini temizlemeye çalışıyordu. Öğürerek ve başka tuhaf sesler çıkararak midesine kadar dolan kumdan kurtulmaya çalışıyordu. Gözleri sürekli akıyor ve her açışında batan sayısız kum tanesinin verdiği korkunç acıyla inliyordu. Bir yandan nefes almak için sümkürerek burnunu açmaya çalışıp bir yandan da neler olduğuna dair hızlı bir açıklama bulmaya çalışıyordu. Henüz farkında değildi ama zihni de kumla dolmuştu. Düşünmeye çalışması boşunaydı.

Çırpınışlarının ardından nerede olduğunu yavaş yavaş fark etmeye başladı. Uçsuz bucaksız bir çölün ortasındaydı. Altındaki kum beynini kavururken, güneş canını almak istermişçesine büyük bir hışımla ışığını yolluyordu. Patlak dudaklarından akan kanlar kumlara düşerken nereye gittiğini bilmeden birkaç adım attı. Adım atabilmesi bile bir mucizeydi ve her adımında kilometrelerce yol gitmiş gibi yoruluyordu. Birden Nil gelmişti aklına. Ona ne olmuştu? O neredeydi acaba diye aklından geçirdi ama şu an yüzyıllardır su içmemiş gibi hissettiğinden ilk önceliği suydu. Tek düşünebildiği ve kavuşmak istediği biraz suydu.

Güneşle temas ediyormuş gibi hissettiren sıcak bir rüzgâr çıktı çölün ortasında. İlki gibi kontrolsüz değildi. Bütün bir çölü dans ederek dolaşıyordu. Vahşi figürlerini izleyenlerin aklını kaçırmaları için delice ortaya koyuyordu. Kumların da eşlik etmesiyle dehşet verici bir şölen başlamıştı. Her bir tane rüzgârla can buluyor ve görev bilinciyle bir araya geliyordu. Daha önce birçok kez provası yapılmış bir tiyatro oyununun kusursuzca sergilenmesi gibiydi. Kulakları sağır eden bir iniltiyle bir beden meydana geliyordu. Bu korkunç törenin sonunda bir insan boyutunda, insana benzer bir varlık meydana geldi. Bütün bir çölü kendi uzvuymuş gibi kontrol edebiliyor ve her bir kum zerresine hâkim olduğunu gözler önüne seriyordu. Tüm vücudunu saran rüzgâr, kum taneleriyle bir akış oluşturuyordu. Kendini sürekli yeniliyor ve sanki zamansızlıkla kendi zamanını yaratarak mücadele ediyor gibiydi.

Farklı bir boyutta, hiç bilmediği bir düzende, uyum sağlayamayacağı kuralların gerçekliğiyle karşılaşmış olması ruhunu ve aklını, duyularının tüm kapasitesiyle algılayabildiği kadar korkuyla doldurmuştu. Varlığın iç karartan bir ihtişamla hareket etmesi ve bir şeye hiç çaba sarf etmeden ulaşarak onu kolayca kumlarına karıştırması hatırladığı son şeydi.

Gözlerini açtığında nerede olduğunu algılaması biraz zaman almıştı. Terlemiş ve susamıştı. Dilinin ağzında kuruduğunu hissediyordu. Önce kum saatini gördü sonra yanında duran Nil’in kıyafetlerini. Kum saati durmuş ve Nil’de gitmişti. Kıyafetlerin içi kumla kaplıydı. Sevgilisi un ufak olmuş, zamanın dışına çekilmişti. Ağlamak istiyordu ama gözünde bir damla yaş kalmamıştı. Damarlarında akan kanın dahi kuruduğundan endişe etmeye başlamıştı.

Ayağa kalkıp yalpalayarak kendini banyoya attı. Önce lavaboya yapışıp midesini tıka basa suyla doldurdu. Sonra kafasını suyun altına sokup bir süre öylece durdu. Su ihtiyacını giderdiğine emin olduktan sonra tekrar salona gitti. Her şey bıraktığı gibi duruyordu. Az önce sevgilisiyle oturduğu kanepenin karşısına geçip bir kum saatine bir kıyafetlere bakıp durdu. Kanepenin dibinde diz çöktü ve kız arkadaşının kumlarına sarılıp gözlerinden birkaç damla yaş akıttı. Akıttığı her bir damlada stres seviyesi düşüyor ve düşüncelerinin ayakları yere basıyordu. İçinin öfkeyle dolması uzun sürmedi. Ruhunun derinlerinden tüm bedenini sarsarak dışarı çıkan bir gürültü eşliğinde kum saatini aldı ve var gücüyle duvara fırlattı.

Etrafa saçılan kumlar tanıdık bir hareketle tekrar bir araya gelmeye başladı. Aşağıdan yukarıya az önce uzaktan gördüğü o bedeni oluşturmaya başladılar. Evinin içinde, birkaç adım ötesinde, cehennemin kâbuslarından çıkmış bir varlık dikiliyordu.

Umut farkında olmadan sordu, “Nesin sen?”

Net ve tane tane cevap verdi varlık “Kaygının rüzgârıyla bir araya getirilip stresin ipiyle sıkı sıkıya örülmüş bir keder.”

Aldığı cevabı algılayamayan Umut bu kez daha bilinçli bir soru sordu, “Neden?”

Ancak bu sorusuna alabildiği tek yanıt Dışlanmış’ın sarı gözlerinin parıltısının artmasıydı.

Ateş saçan gözleri baktığı yeri kuraklaştırıyordu. Şimdi o gözler Umut’un üzerindeydi. Gözlerinin içinden ruhunun derinliklerine bir kaktüs yerleştirmişti. Bakmaya devam ettiği her an o kaktüsü büyütüyordu. Saniyeler sonra içinde dayanılmaz büyüklüğe ulaşan kaktüs, dikenlerini derisinin altındaki her noktadan dışarıya çıkarmak için zorluyor ve derisini geriyordu. Acı dolu çığlıklar ve merhamet dileyen bakışları eşliğinde derisi onlarca farklı yerden yırtılıp etleri lime lime yere döküldü.

Cam kırıkları bir araya gelirken kum, saatin içindeki yerini aldı tekrar. Az sonra sanki hiçbir şey yaşanmamış ve hiç kırılmamış gibi sehpanın üzerinde duruyordu.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Kaleminize sağlık, çok güzel bir öyküydü.

  2. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim.

  3. Güzel bir öykü ve ben keyifle okudum. Elinize, düşlerinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar