Öykü

O Yorumu Yazmayacaktın!

“O yorumu kaldır hemen!”

“Hangisini?”

“İyi misin, Kağan? Tabii ki, son yolladığın yorumu… Aklını mı yedin sen?”

* * *

Marketten aldırdığı yarım kilo kıyma paketine bakıyordu. Paketi elinde yavaşça çevirip yüzünü buruşturdu. Hmm… Son tüketim tarihine daha iki gün vardı. Şimdi yesem mi ki? İstemsizce sakallı yanaklarını kaşıdı. Paketi gözlerine yaklaştırıp kıymayı dikkatle inceledi. Pek bozulmuşa benzemiyordu. Buzluğa koymayı unutmuşum. Buz tutmamış bir yiyeceğin çözdürülmesi de gerekmiyordu galiba? Kıymayı tezgâha bırakıp telefonuna hamle yaptı. Duraksadı. Açken bozulmuş kıyma resimleriyle karşılaşmak istemiyordu. Telefonu geri bıraktı. Aptala anlatır gibi, giderek görselleşen sanal dünyanın canı cehenneme! Tekrar paketi eline alıp televizyonun karşısındaki tekli koltuğa kuruldu. Netflix’te “The IT Crowd”u başlatıp sivri tırnaklarıyla paketi tek hamlede açtı. Roy’u hayranlıkla, belki de yüzüncü kez büyük bir keyifle yeniden seyrederken, kıymayı da belki de yüzüncü kez büyük bir iştahla yeniden midesine indirdi. Kanlı olaydı iyiydi.

Bölüm bitince, geride kalanları atmak için çöpe doğru giderken duvardaki büyük boy aynanın önünden geçti. Tam karşısındaki koltuk eskimişe benziyordu. Evdeki eşyalardan daha köhne bedenimin görüntüye karışmaması, ne kadar da güzel. Ayakta ve elinde çöple, odanın ortasında öylece dikildi. Şimdi neye benzediğinden pek emin değildi. Son durumum belki de o kadar güzel olmayabilir? Şükürler olsun ki, dönüştüğüm şeyi göremiyorum. İlk fırsatta koltuğu değiştirmeye karar verip çöpü attıktan sonra, tekrar tekli ve de yeterince eski koltuğuna geri döndü. Dizüstünü açıp görüntüyü büyük TV ekranına yansıttı.

Küçük bir ürün tanıtımı yazısı vardı. Beylik laflarla giriş kısmını, yazıları paylaştıkları sayfanın formatında yazdıktan sonra içinden devam etmek gelmedi bir türlü. Kemirgen besleyenlere, havuç şeklindeki kireçten hallice diş törpüsü için yazabileceği, heyecan uyandıracak hiçbir şeyi yoktu. Nasıl olduklarını göremese de, büyüklüklerinden yeterince emin olduğu irice köpek dişlerini düşündü. Arada onlara fiske atar gibi parmaklarıyla tıklatmak hoşuna gidiyordu. Kaç gündür çiğ et tüketiyorum, kocaman dişlerim var, geceleri hiç uyumuyorum, aynada yansımam yok… Drakula kadar olmasa da asil bir ruha sahibim. Üstad, kamera ile kaydedilebiliyor muydu ki? Şöyle bir düşününce soylu kan-içerin yaşadığı çağda, böyle bir derdinin olmadığından eminim. Belki de Sadakogillerden biri oldum. Sadako’nun canı taze et çekiyor muydu ki? Bilemiyorum, Altan. Bilemiyorum… Vampir olmam daha büyük bir olasılık gibi duruyor. Bir tek şatom ve tabutum eksik anasını satayım… Ki onlar da bu yüzyılda artık gereksiz birer ayrıntılar. Büyükçe bir diş törpüsü mü, istesem ki promosyon olarak? Belki o zaman bu zımbırtının tadı, kullanım öncesi ve sonrası deneyimi gibi daha öznel şeyler yazabilir, metne biraz daha inandırıcılık katabilirdi.

* * *

“Metin bitti mi, Kağan?”

“Az kaldı…”

“Bugün hava çok soğuk. Öyle böyle değil muhtar. Hatta bu aralar hep öyle. Bazen ben de senin gibi eve mi kapansam diyorum. Bu kapanmacı takıntı sahiplerinin havalı adı neydi, hacı?”

“Hikikomori… Öğren artık şunu be oğlum. Hikikomori. Hikikomori…”

“Kaç yıl olmuştu? Hep soruyorum ama unutuyorum, kusura bakma.”

“12-13 yıl falan oldu galiba, Ali. Emin değilim. Arada işten dolayı ‘son gün’lere maruz kalmasam, emin ol, ne günde olduğumuzun hiç önemi yok. Kaç yıldır perdeleri bile açmadım. Hangi mevsimdeyiz, saat kaç, sabah mı, akşam mı hiç umurumda değil.”

“İster içe kapanıklıktan, isterse de narsisizme varırcasına özgürlüğe düşkünlükten olsun ihtiyaçları asgaride tutup bir eve, hatta odaya kapanma fikri bana da çok cazip geliyor, birader. Dışardayken de kendimizi cep telefonlarına, tabletlere kapatıyoruz. Pek değişen bir şey olmuyor aslında. Sabah mesela en yakın arkadaşımla öğle arası buluştuk. Yemek yerken telefonlarımızdan haberlere göz atıp ‘afiyet olsun’ dışında tek kelam etmedik.”

“Haha. Harika!”

“Yemek demişken aklıma geldi de, geçen beslenme alışkanlıklarındaki keskin değişiklikten bahsetmiştin ama ne olduğunu söylemedin. Her şey yolunda mı?”

“Evet, olduğunca… Şey, etleri pişirmeden yemeyi sevdiğimi fark ettim. Haha… Aynı filmlerdeki gibi, hacı. Kafayı üşüttüğümü düşünme lütfen. Şaka da yapmıyorum. Emin ol, aklım fazlasıyla yerinde. Aynada falan kendimi göremiyorum işte. Kan emicilerden biri olmuş olabilirim. Ahaha. Henüz tam emin değilim. Şu an için beni iyi yönden etkiliyor gibi bu değişim. Yazacak bir şey olduktan sonra, artık eskisinden daha verimli çalışabiliyorum. Sabahlamak fazla yormuyor beni ve bundan hiç şikâyetçi değilim. Gel gelelim, ezkaza ölümsüz de olduysam, bu 14 Nisan, Kara Gün’de seppuku yapma hayalim yalan oldu, ahaha. ”

* * *

“Hacı, uyanık mısın? Bu sabah çok tuhaf bir şekilde uyandım…”

“Kağan, ne sabahından bahsediyorsun? Saat daha gecenin dördü …”

“Oğlum daha iriyim. Kocamanım. Her yanım kıl dolu. Aynadan bakamıyorum kendime ama ayı, porsuk ya da yetiye dönüşmüş olabilirim. Vampirlik falan neyse de, bu ne hacı ya? Bütün enerjimi yitirmiş gibiyim. İçim öfke dolu ama ayağa kalkmaya mecalim yok. Tüylerimden ya da –ahahaha- postumdan anladığım kadarıyla yamalı bir kutup ayısı olmuş olabilirim. Bu ne arkadaş ya… Sesli komutla mesaj yazdıramasak, bunu sana nasıl haber verebilirdim bilmiyorum. Manyakça bir şey…”

“Nasıl yani ya? Ayı mı oldun? Yeme beni hacı! Şeklen seni tanımasam da, en az on yıldır sanal da olsa arkadaşız seninle. Yalnızlıktan, kendini iyi hissettirecek bir şey yoksunluğundan hadi vampirlik iddianı kabullendim ama bu ne hacı ya? Ayı? Hem de yamalı kutup ayısı? Youtube ünlüsü olup koladan sponsorluk mu alacaksın?”

“Güldürme oğlum beni. Arada tuhaf sesler çıkarıyorum zaten. Dün biri mesaj atmıştı ‘o yorumu sil hemen!’ diye ateşli ateşli. Lan o geliyor aklıma sürekli şimdi. Şehir efsanesi gibi, kaç haftadır cadı bir takipçiden bahsediyorlardı. Sevdiği youtuber’a ağır hakaret edenleri hayvana çeviriyormuş diye. Yoksa bu onun laneti mi lan? Oha kere oha!”

“De get oğlum ya! Prensip falan anlamam. Kamerayı açmadıkça, anlattığın hiçbir şeye inanmıyorum!”

Kağan yine sesli komutla görüntülü görüşme başlattı. Kendisini ilk defa gören arkadaşı gibi, o da onu ilk defa görüyordu. Kara yağız, eli yüzü düzgün biriydi sanal ahbabı Ali.

“Oha Kağan! Oha! Gerçekmiş lan!” Ali, bağıra bağıra konuşuyordu. “Yuh, kocamansın.”

“Artistik tepkileri bırak oğlum. Neye dönüşmüşüm onu söyle hemen. Ayıyım değil mi? Yurdumuzun ilk Kujo’su muyum? Söylesene! Albino bir yaban domuzusun falan deme ama çok üzülürüm bak…”

“Şey ayı sayılabilir tabii de… Sen kime ağır yorum yazmıştın hacı, onu söylesene bir.”

“PintiPanda’ya. Ne oldu ki?”

O Yorumu Yazmayacaktın!” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba;
    Bilemiyorum Altan 🙂 Orijinaldi, çok keyifliydi, şaşırtıcıydı. Çok beğendim, seçkide -genel olarak- okuduğum en keyifli öykülerden biri oldu.
    Kaleminize kuvvet.

    1. Merhaba,
      “Anlatma, göster!”ciliğin yıpratıcı sularında yüzmeyi öğrenmektense, boğulmamayı deniyorum henüz. :)) Zamanla olacak inşallah. ^^ Öykülerimi yorumsuz bırakmayan biri olarak, onları beğendiğinizi de görmek, inanın çok mutlu ediyor beni. Çok teşekkürler. ^^

  2. Merhaba, öykünüz oldukça güzeldi. Gerçek ve fantaziyi güzel harmanlanmışsınız. Keyifle okudum. pintipanda’yı görünce hoşuma gitti. Elinize ve kaleminize sağlık. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

    Not: “pintipanda” ile iligi ben de böyle bir şey yazmayı düşünmüştüm, yani buna benzer bir şey ama son anda vazgeçtim. İyi vazgeçmişim öykü tarihinin ilk piştisini yaşayacaktık. 😀 😀 tekrar elinize sağlık. Güzel ve eğlenceliydi.

    1. Merhaba. ?
      Panda denilince milletin aklına ilk dondurma gelse de, bende PintiPanda geliyor. ? Tema olarak seçilince de, bu fırsatı kaçırmak istemedim. Öyle ya da böyle bir öykü piştisi yaşacak olsam, PintiPanda’nınki en güzellerinden biri olurdu sanırım. ? Hehe. Fırsat kaçmış. Bir dahaki öykülerde artık. ?

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *