Öykü

Ağaçlaşma Günü

“Yıllar önce başlamıştı onun macerası.”

Bir bebekken, Esas Gezegenindeki Uro Druid Ormanı’nın yakınlarında bir sentor tarafından bulunmuştu ve sentor onun üvey babası olmayı seçmişti. Üvey babası ona Anada ismini koymuştu.

Üç yaşındayken evçadırlarının yakınında yaşlanmakta olan uulu ağaçla bağ kurdu ve onu kendiymiş gibi benimsemişti. Yanından neredeyse hiç ayrılmamıştı.

Dört yaşındayken büyüyü kullanmayı kendi kendine öğrenmiş ve büyücülükteki yetenekleri kendini göstermeye başlamıştı. Bunu uulu ağaçla arasındaki bağı güçlendirmekte kullanıyordu.

Beş yaşında üvey babasını büyü antrenmanlarında yenmeye ve Uro Druid Ormanı’nın etrafında yaşayan daha yetkin Druid büyücülerinden eğitim almaya başlamıştı. Aynı zamanda üvey babası tarafından tam bir Druid olarak yetiştiriliyordu.

Altı yaşında gizlice ormana girmeye çalışan haydutları tek başına alt etmiş ama Druid öğretileri doğrultusunda bayılmış olan haydutlarda meydana getirdiği yaraları iyileştirmişti.

Yedi yaşında, üvey babasının sırtında yakındaki şehirleri bir Druid geleneği olarak gezmeye başlamışlardı. Farklı kültürleri ve ırkları öğrendi oralarda. Aklına bir soru gelmişti; “Benim gerçek annem ve babam kim?” demişti üvey babasıyla arasındaki farkı yeni yeni kavramış olan Anada. “Bilmiyorum,” demişti üvey babası, “hiç görmedim onları ama sanırım orman perisiydiler. En azından, sende o ışığı görüyorum.”

Sekiz yaşındayken eve döndü ve kederin kucağına atladı. Yaşlı uulu ağaç ölmüştü. On yaşında Ölümlerin varlığını öğrenene kadar kendini suçlamıştı hep. Dışarıda geçirdiği o bir yıl boyunca onunla ilgilenmediği için öldü diye düşünmüştü ama artık nefret odağı Ölümlerdi.

On dört yaşına kadar büyücülüğün inebileceği en derin noktalarına kadar inmeye çalışmış ve Druidlerin imkanları içerisinde kısmen başarılı da olmuştu. Yaşadığı çevrede ona karşı gelebilecek az büyücü kalmıştı.

On altı yaşında üvey babası ve Druidlerden gizlice ayrılmıştı. Uulu ağacı öldüren Ölüm’le yüzleşmek istiyordu. Daha önce gittiği şehirlerde aradı onu başta. Kimse cevap vermeye yeltenmiyordu. Anada’nın gözünde hepsi korkaktı. Sonunda bir bilgi kırıntısına ulaştı. Ölüm’ün izini bulmuştu ama bu bulduğu ize bir anlam veremiyordu. Söylenenlere göre en yakındaki Ölüm hep Uro Druid Ormanı’nın etrafında yaşayan Druid yerleşkesinde yaşarmış.

Bu nasıl olurdu? Orada yaşayan bütün Druidler onun uulu ağaca olan sevgisini bilirdi. Niye kimse yardım etmemişti ona, niye kimse bir şey dememişti özellikle de üvey babası? Bir yenilgiyle eve dönmeye karar verdi.

Eve döndüğünde sentora çok kızgındı, büyük bir kavgaya girişmişlerdi. Sentoru kolayca yenip ondan istediği tek bilgiyi almıştı. Öfkeden deliye dönmüş bir şekilde evçadırını terk edip Ölüm’e savaş açmaya gitmişti. Geçtiği yerlerde onu durdurmaya çalışanları harap ediyordu ve kimsenin onun yoluna çıkmasına izin vermiyordu.

Ölüm, druidlerden biraz uzakta yaşıyordu. Çoğunlukla Ölümler sevilmezdi canlılar arasında. Hal böyle olunca Anada’nın gelişi de pek normal değildi Ölüm’ün gözünde. İşlerin iyice kontrolden çıkmasını önlemek için Anada’ya doğru yola çıktı Ölüm de.

Çok geçmeden buluşmuşlardı orta yolda. Şaşırmıştı Anada Ölüm’ü karşısında görünce. Yoksa yalan mı söylemişti sentor ona? Ölüm’ün evçadırı, söylediği yerde değil miydi? Daha da öfkelendirmişti bu onu.

“Artık durmalısın,” dedi Ölüm sakince kara cüppesinin başlığının altından. “Sanırım yeterince acı çektirdin bir sürü kişiye. Hem de bugüne kadar en çok sevdiğin biri de var içlerinde, baban.”

Tüm gücüyle saldırmaya çalıştı Ölüm’e ama kıpırdayamadı yerinden, Ölüm’ün güçlü büyüsü sarmıştı onu. “Sen kim oluyorsun da bana ne yapacağımı söylüyorsun?” diye sorabildi Anada.

“En sonunda konuşabildiğini fark ettin. Güzel, öfke bütün zihnini kaplamamış. Demek ki bir şekilde konuşabileceğiz.”

“Ne konuşmak istiyorsun? Seninle niye konuşayım? Siz iğrenç Ölümlerle!”

“Bana ve dostlarım dediklerine niye saldırdın?”

“Sana niye mi saldırdım? Sen benim uulu ağacımı öldürdün!”

“Şimdi anlaşıldı öfkenin kaynağı ama şunu açıkça söyleyebilirim ki ben öldürmedim senin uulu ağacını.” Ölüm’ün sakinliği Anada’nın sinirlerini bozuyordu.

“Hah, öldürmemişmiş! Ölümün suçu Ölümlerden başka kimin olabilir? Benim mi? Druidlerin mi? Yoksa o sentorun mu? Söylesene.”

“Babandan, sentor diye mi bahsediyorsun? Yazık, tek kalemde sana o kadar değer veren birini silmen çok acı… Soruna gelecek olursak. İstersen sana anlatırım olanları ama kısa bir konuşmadan fazlası gerekir bunun için. Seni şimdilik serbest bırakıyorum, baban seni böyle görmek istemez ama senin onu, o halinde görmen gerektiğini düşünüyorum. Belki de yaptıklarını kavramana yardımcı olur.”

Ölüm’ün dediklerine bir anlam veremedi başta Anada. Hangi halini görmesi gerekirdi sentorun. Yeniden hareket edebileceğini hissetmişti, Druidlerin arasında çıkan kargaşayla birlikte. Bir sürü yaralı bırakmıştı izlediği yolda ama en kötüsünü en son fark etti. Yürüyemeyecek kadar yaralı olan birini getiriyorlardı uzaklardan.

“Normalde önce iyileştirilmesi gerekirdi ama istemedi. Seni görmek daha önemliymiş. Belki haklıdır…”

Sentora doğru seyretti Ölüm’ü dinlemeden. Perişan olmuştu. Bu sefer yıkımı getiren kendi olmuştu Ölüm değil.

“Kızım… İyi misin? Keşke ölseydim de sana yerini söylemeseydim Ölüm’ün ama iyisin bunu hissediyorum. İyi olduğuna sevindim…” Sentorun gücü kalmamıştı konuşmaya. Bayılacak gibiydi. Kızından destek alarak doğruldu ve sarıldı tüm gücüyle.

“Özür dilerim… Çok– Çok özür dilerim baba.” Hıçkırıklarının arasından zorla süzüldü sözleri. Yaralarını iyileştirmeye çalıştı babasının. Uzun süreceği belliydi bunun. Günler belki de haftalar sürecekti.

“Bölmek istemem Anada ve Tero ama bunu söylemem gerek,” Uro Druidlerinin lideri mahcup bir ses takınmıştı. “Anada, neden olduğun yaraların ve bıraktığın harabelerin cezası olarak normalde ruhunu bedeninden ayırmamız gerekir… Ama! Bugüne kadar bize verdiğin dostluğun ve Druidliğe verdiğin değeri göz önüne alınca sadece sürgün ve aforoz edilmen daha uygun geldi bana. Görüyorum ki babanın yaralarıyla ilgileniyorsun. Tero iyileşene kadar burada kalabilirsin ama sonra gitmen gerek.”

“Hayır kızımı aforoz ve sürgün edemezsiniz, edecekseniz beni de edin!” Kızından destek alarak tüm gücüyle yakarmıştı sentor. Uzun uzun yalvardı liderlerine sentor ama sonuç hep aynıydı. Druidliğe geri dönüşünün tek bir yolu vardı Anada’nın artık. Kutsal ritüellerine katılıp kendini Druid tanrısı Telk’e adayacaktı. Bunun için çok çalışması gerekiyordu Anada’nın. Kararlı olmalıydı bu yolda, herkesin harcı değildi Telk’e kendini adamak.

Cezası bununla da bitmiyordu Anada’nın. Ölüm’e vermesi gereken bir bedel de vardı. “Vereceğin her cezayı kabul ederim ama babamı iyileştirene kadar izin ver bana… Lütfen,” demişti Anada Ölüm’e.

“Merak etme,” dedi Ölüm, “Sana en kötü ceza Druidler tarafından kesildi zaten. Benim cezam ise şimdiye kadar nefret ettiğin şeyle yani benimle çalışacaksın bundan sonra. Sana öğretilerimizi aktaracağım bu zaman boyunca ve uygun bulduğumda gitmene izin vereceğim.”

Anada’nın babası hızla iyileşiyordu. Kızının ona bakması bir güç veriyordu sanki. Üç hafta geçtiğinde artık yürüyebilecek ve kendi başının çaresine bakabilecek duruma gelmişti. Bu da Anada’nın artık ayrılması anlamına geliyordu. İstemiyordu kızından ayrılmayı. Ölümlerin işlerinin ne kadar tehlikeli olabileceğini biliyordu ama yapılması gerekenin ne olduğunu da biliyordu. Zor oldu ayrılmaları. Belki de bir daha görmeyeceklerdi birbirlerini.

Anada ve Ölüm, Esas Gezegeni’nin farklı bölgelerine gittiler sürekli. Farklı görevler onları buluyordu hep. Yasaklarla ilgili oluyordu bu görevler. Vardıkları bölgeler rastgele seçilmiş ve Ölüm, canının istediği yere gidiyormuş gibi hissettiriyordu Anada’ya başta ama zaman geçtikçe Ölüm’ün nereye gitmesi gerektiğini her zaman bildiğini fark etmişti.

Yolculuklarında bolca konuşma fırsatı buluyorlardı. Ölüm konuşuyordu çoğunlukla. Anada’ya kendi öğretilerini anlatıyordu yavaş yavaş. Ölümlerin evrendeki amaçlarını ve görevlerini öğreniyordu ama en önemli şey ise ölümün de yaşam kadar doğal olduğunu öğrenmişti. Uulu ağacının ölmesi küçük bir rastlantıdan daha fazlası değildi. Anada’nın o bir yıl boyunca Druid yerleşkesinin etrafındaki şehirleri dolaşmasının hiçbir etkisi olmamıştı.

O zaman anladı ki bütün o öfke içinde geçen yılları boşa gitmiş, hiçbir anlamı olmadan kendini saçma sapan bir şekilde harcamıştı. Arkadaşlarına, Druidlere ve en önemlisi babasına yaptıklarını telafi etmeyi kafasına koymuştu iyice. Kutsal ritüeli tamamlayıp Druidliğe yeniden kabul edilmek istiyordu.

Yirmi yaşına gelmişti artık Anada, dört yıl geçmişti ayrılalı babasından. Ölüm’ün çıraklığı ona farklı bir hava vermişti geçen yıllar içinde. Etrafındaki herkesi kendine çekiyor gibiydi iyice. Birçokları büyülendiklerini söylemişti ama Ölümlerin cazibesinin de ona geçtiğini fark edemedi kimse… Ölüm’den başka.

“Zamanı geldi artık,” dedi Ölüm, her zamanki o sakin sesiyle. “Sana gerektiği kadarını öğrettim artık, dahası bize saklı. Eğer bir Ölüm olmaya karar verseydin durum farklı olurdu ama sen bir Druidsin, bu görülebiliyor. Bir aya Uro Druid Ormanı’nın yakınlarında oluruz ve sen de kutsal ritüele katılabilirsin.”

Dediği gibi de olmuştu Ölüm’ün. Bir ay geçmişti ve Druid yerleşkesini görebiliyorlardı uzaktan. Yerleşkeyi gördükçe bir korku kapladı Anada’yı; ya onu ritüele kabul etmezlerse ya bir daha Druid olamazsa. Daha da kötüsü ya babasını bir daha göremezse ama babasının farklı görüşleri vardı belli ki. Anada’nın yakınlarda olduğunu öğrenmişti bir şekilde. Kızına doğru hevesle koşuyordu dörtnala. Anada’yı kavradığı gibi havaya kaldırdı ve onu boğarcasına kucakladı.

Konuşacakları çok şey vardı, belliydi. Bunu bilen Ölüm onları yalnız bırakmayı seçmiş ve Esas’ın başka bir tarafına doğru, büyük ihtimalle başka bir Yasak’ın peşine düşmüştü.

Kutsal ritüel için hazırlanıyordu Anada Ölüm’ün eski evçadırında. Yeterince uzaktaydı Druidlerden. Babası her gün ziyaret ediyordu kızını, yaşadıklarını ve öğrendiklerini dinliyordu üzülerek. Dört yıl boyunca hayal bile edemeyeceği şeylere tanık olmuştu kızı ama minnettardı Ölüm’e korumuştu kızını tehlikelerden.

İki hafta geçmişti beklenen günün sabahı geldiğinde, Ağaçlaşma Günü. Diğer Druidlerle birlikte girdi Uro Druid Ormanı’na. Daha önce görmemişti ormanın içini hiç, seyrek ve düzensiz gözükmüştü ona biraz. Farklı yaşlardaki farklı ağaçlar oluşturuyordu bu ormanı. Sonunda ormanın ortası kabul edilen Telk ağacına vardılar. Devasa bir ağaçtı, Telk ağacının tepesi kilometrelerce öteden bile gözükürdü ormanın üstünden.

Katılımcılar uygun buldukları yerlere geçtiler ritüel için. Yakınları belki de son bir defa onlarla konuşuyorlardı. Zamanın geldiğini belirtti Druid lideri, katılımcılar önce Telk’e olan saygılarını gösterdiler ve kendilerini ormana ve Telk’e adamak için bütün güçlerini kullandılar. Günler geçti, başarılı olanlar oldu, başarısız olanlar oldu, bayılanlar oldu. Başarısız olanlar bir yenilgi içinde ailelerinin yanına geri döndüler. Başarılı olanlar ise çeşit çeşit ağaca dönüştüler, farklı cinslerde farklı boyutlarda. Dalları çatallandı ve yaprakları açtı. Ormanın havasını değiştirdiler.

En güzel ağaç ise bir uulu ağaçtı. Anada ona dönüşebilmek için tüm gücünü harcamıştı. Artık diğerleri gibi o da ormanın bir parçası. Ormanı şekillendiriyor ve varlığını koruyor.

“Ve çocuklar bu da Kutsal Anada’nın masallaştırılmış yaşam öyküsüydü. Bu masalı ve ek bilgilerini Irkların ve Toplulukların Kültürleri kitabınızın Druid Hayatı ve İnancı bölümünden tekrar okumanızı ve önümüzdeki hafta Uro Druid Ormanı’na yapacağımız gezi için çalışmanızı istiyorum. Masalla ilgili sorusu olan?” Sınıf öğretmeni elindeki kitabı kapatıp nazikçe çantasına koydu ve öğrencilerini gözledi. “Evet, Premot?”

“Anada’ya neden kutsal deniyor, öğretmenim?”

“Güzel bir soru. Druidler için Ağaçlaşma Günü’ne katılıp kendini bir ağaca çevirebilmenin, tanrılarına yaklaşmanın son noktası olduğunu söylerler ve bunu başaranların da kutsallaştığını düşünürler. Eğer bir katılımcı ağaca dönüşebilirse ona kutsallık unvanı verirler. Anada ne kadar aforoz ve sürgün edilmiş olsa da ritüeli başarıyla tamamlayan katılımcılardan biri olduğu için Kutsal Anada olarak anılıyor. Başka sorusu olan? Evet, Nota?”

“Masalda kendini tanrıya adamak denmiş ama ek bilgilerde kurban olarak sunulmak denmiş ama siz daha önce Tanrılar Antlaşması’nda kurban kabul etmenin yasak olduğunu söylemiştiniz. O zaman diğer tanrılar buna neden engel olmuyorlar?”

“Bunun cevabı için daha eski derslerimize gitmemiz gerekiyor. Hatırlıyor musunuz size iki farklı topluluk oluşumu olduğunu söylemiştim, neydi bunlar? Bir tanesini sen söyle Sapilo.”

“Tanrı toplulukları?”

“Evet, doğru tanrı toplulukları. Hemen ne olduğunu hatırlayalım. Tanrı toplulukları neydi… tanrısı, Kadim Olan tarafından topluluğundan önce oluşturulmuş olanlardı. Peki ikincisini de sen söyle Lurt.”

“Tanrısız topluluklardı öğretmenim.”

“Çok güzel. Peki bu neydi… tanrısı olmadan oluşmuş topluluklar. Bu topluluklar gerekli kriterleri doldurduklarında tanrıları ya seçilmiş bir üye ya da topluluğun lideri olur. Bu da o topluluğun yapısına göre değişir. Yani bir topluluğun tanrısının ne zaman oluştuğu belirleyicidir.

“Bunları hatırladığımıza göre Uro Druid topluluğunun nasıl oluştuğunu öğrenmemiz gerekir. Başta Uro Druid Ormanı diye bir ormanlık alan yokmuş ama Telk ağacı varmış. Farklı ırklardan oluşan bir doğa büyücü grubu Telk ağacını bulmuş. Onun, gördükleri ağaçlardan farklı olduğunu ve türünün tek örneği olduğunu düşünmüşler. Bu ağaca Telk adını vermişler ve zaman içinde bu ağaca tapınmaya başlamışlar. İki yıl içinde bu grubun üye sayısı beş katına çıkmış ve kendilerine Druid demeye başlamışlar. Evrendeki diğer Druid yerleşkeleri ve toplulukları da Uro Druidlerinden gelmişler. Ne yazık ki içlerinden bazıları sadece Telk ağacını kesip büyü araç gereçleri yapmak istiyorlarmış. Neyse ki Telk’e zarar vermeden durdurulabilmişler. Tehlikenin ne kadar büyük olduğunu görünce de Telk’i koruma amaçlı bir orman oluşturmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. Bazı üyeler büyü güçlerini kullanıp kendilerini kurban ederek ağaca dönüşmüşler ve şu anda bildiğimiz Uro Druid Ormanı’nın ilk ağaçları olmuşlar. Kendilerini feda edenleri onurlandırmak ve üyeleri ritüele katılmaya teşvik etmek için bu özel günün ismini Ağaçlaşma Günü koymuşlar. Son sınırlarına ulaşmak ve ormanı hep canlı tutabilmek için zaman zaman Ağaçlaşma Günü’nünde ilk Druidleri taklit ederek bugüne kadar ormanı ağaçlandırmaya devam ettiler. Ormanın ilk zamanlardaki ve bugünlerdeki sınırlarını Esas Coğrafyası kitabında bulabilirsiniz.

“Buraya kadar anlaşılmayan bir şey? Yok mu, peki devam edelim o zaman. Nota’nın sorusunda da söylediği gibi Tanrılar Anlaşması’yla beraber kurban kabulü yasak sayılıyor. Tanrılar, Ağaçlaşma Günü’nü fark ettikleri zaman neler olduğunu araştırmaya başlamışlar. Bunun sonucunda bu ritüelin pek kurban vermek sayılamayacağını düşünerek kadim Olan’a başvurmuşlar. Kadim Olan, Druidlerin başka bir canlıyı korumak için kendilerini feda etmelerinden çok etkilenmiş ve Druidler tam bir topluluk olabilsinler diye Telk ağacını onların tanrısı yapmış ve ağaçlaşan Druidlerin ruhları ve büyü kaynakları ağaçlarınkine uygun olabilsin diye izin vermiş. O zamanlardan beri de ritüellerini gerek buldukları zamanlar yerine getiriyorlar.

“Dersimizin bitmesine bir dakika kaldığına göre ödevinizi de vereyim artık. Öfleyip pöflemeyin bakayım. Ödeviniz geçen hafta işlediğimiz Sentor Törelerini tekrar edip önümüzdeki hafta yapacağımız Uro Druid Ormanı gezimizin rehberi olan Bay Tero’ya uygun bir hediye bulmanız. Hediyenizi ortak deftere yazın ki ben de uygunluğuna göre size not vereceğim. Çıkmadan önce, ailenizden portal yolculuğu için izin kağıdı almayı unutmayın!”

Oruç Can Hasmaden

Finlandiya’da gıda mühendisliği okuyorum. Fantastik ve bilim kurgu edebiyatı, filmleri ve oyunları tüketmeye bayılırım.

Ağaçlaşma Günü” için 6 Yorum Var

  1. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar.
    Başta dil biraz masala uzak geldi. Sonra ders olduğunu anlayınca taşlar yerine oturdu. İlk paragraflarda -dı ve - mıştı geçmiş zamanları bir iki yerde yanlış kullanılmış ama sonradan düzeliyor. Çok ufak detay bunlar. Ben öykünüzü beğendim. Elinize sağlık.

  2. Güzel bir öyküydü. Öykü başlığını beğendim. 'Ölümün çırağı ’ üzerine düşündüm.

  3. Yorumunuz için teşekkür ederim. Haklısınız, zaman eklerinin içinde kaybolduğum olmuştu yazarken.

  4. O zaman bu başlıkta kaldığıma sevindim. Yorumunuz için teşekkürler.

  5. Oruç Can merhaba,

    Senin kaleminle yeni tanışıyorum, okuduğum ilk öykündü bu. Gayet iyi bir ilk izlenim uyandırdı bende bu hikaye. Kafamda canlanması gereken sahneler yerlerine geçerek sırasıyla onları okumamı bekliyor gibiydiler aynı. Dilini ve akıcı yazım stilini beğendiğimi söylemeliyim.

    Eleştirel olarak baktığımda, küçük bir detaya takıldım sadece. Bu da muhtemelen benim düşünce şeklimden kaynaklanıyor olabilir. Hocanın ders anlatım şekli biraz fazla ağır değil mi sence de? Yani diyaloglar falan mükemmel, sıkılmadan okunup bitirilebilecek düzeyde fakat karşısında duranlara bir nevi masal öğretisi yapan bir kişinin biraz daha çocuklara yönelik bir üslup benimsemesi daha samimi olurdu bence. Öyküdeki hoca ise daha çok bir akademisyen edasında, olayın bütün arkaplanını ve geçmişini gözler önüne seriyor. Töreler, ritüeller, gelenekler, tanrılar, topluluklar, kurallar…

    Bunların hepsi bir arada bulunduğunda, bir çocuğun hafızasını fazlasıyla zorlayacak türden bilgi birikimleri gibi göründü bana. Bu da doğal olarak hikayenin o kısmının inandırıcılığını azaltıyor. Tamamen kişisel fikrim bu benim, katılmıyorsan lütfen dikkate alma ve kendini kötü hissetme. Farklı bir pencereden bakmaya çalışıyorum sadece. Belki işine yarar birkaç şey alırsın diye.

    Eline, emeğine sağlık. Gayet güzel bir öykü okudum sayende.

    Başka seçkilerde görüşmek dileğiyle. :call_me_hand: