Öykü

Ahenkli Ölüler Panayırı

“Ecel vakti gelmeyince kimse ölmez,
Ölen adam dirilmez,
Çıkan can geri gelmez”

İnsanlar soluklaşıyor. Ölmüyorlar. Silikleşmek, toz tutmak ya da karanlıkta kalmak denebilir. Sonra panayıra katılıyorlar. Dans edip şarkı söylüyorlar. Bir destanda ses çıkarıyorlar.

Destanlarda daha farklıdır her şey gerçekte olanlardan. Müdahale ettiğinde önüne geçilmez facialardan birinin içine yuvarlanabilirsin. Tahammülü elden bırakırsan tahammül de senin elini bırakır. Yaşamayanların destanı panayırlarda yazılıyor. Bu destan şöyle başlıyor:

Bol pantolonunu iki yanından kavradığı terli avuç içleriyle çekiştiriyor Kazan Bey. Son panayırı bekliyor. Her güne bu son diye başlıyor. Fazla yaşanılası bulunup erkenden sona ermesine karar verilen hayatı için yas tutuyor. Günün bazı saatlerinde, yaşamaya geri dönmek isteyenlerle buluşup müzik yapıyorlar. Ağızlarıyla, ayaklarıyla. Diş gıcırtılarıyla. Ahenkli Ölüler Panayırı, diyorlar adına. Bir gün öyle gürültülü bir panayır yapacaklar ki, sesleri duyulacak diye umuyorlar. Yaşayanlardan biri sesi aklına kazıyacak. Ahenkli ölüler artık bir yerde yaşayacak, yeniden. Şansları varsa renkleri canlanacak, aynı dünyayı paylaşacaklar, yine yeniden.

Geniş, taş yoldan oluşan renksiz meydanda kırmızı, turuncu, mavi, beyaz çizgili, paçası lastikli şalvarıyla kendi etrafında dönüyor Kazan Bey. Başında fes. Sırtındaki yelekten püsküller sarkıyor. Sarı bıyıkları, sivri çenesi, ince bir burnu ve yorgun bakışları var. Boynunu sıkan, ısrarla çıkarmadığı papyonu bitli.

Boyu hiçbir ağacın altında eğilmesine gerek olmayacak kadar. Gül dondurmacısı Kazan Bey eskiden de neşeliymiş çoğu zaman.

Meydan gri. Sıkıcı hayatlar kadar soluk. Cüretini elinden söküp alan bir donukluğu var. Boş. Boş ve ıssız. Yalnızca rengârenk adamlar, kadınlar ve gül dondurmacısı ortaya çıkınca başlıyor nefes alıp vermeler. Sadece taş kaldırımlara çarpan topuk sesleri, alkışlar ve sloganların yankılandığı saatler. Gökkuşağının eşit dilimler hâlinde kayık tabağa dilimlenip üzerindeki tüm yemeklerin tek çeşit olduğu bir masanın ortasına indirilmesi gibi.

Aynı sokaklarda, evlerde, odalarda yaşayıp birbirine dokunamayan iki dünya.

Sen o sandalyede oturup elindeki kitabın kapağını kırarak okurken aynı sandalyede bir başkası, aynı saniyede bir yemeği kaşıklarken huzursuzlaşıyor. Bu sokağın ölmüşleri bu düzeni pek beğenmiyor.

Gün biraz ilerleyince, yaşayanlar güneşin en dik olduğu saatlerde güzel kafalarını sıcaktan uzak tutmak için ortalıktan çekilince panayır başlıyor.

Taş kaldırımların ufka doğru sürüklediği sokakta birbiri ardına inen ince topukların üzerinde kırmızı saten fırfırlarıyla bir etek zıplıyor. Topuk sesleriyle ahenkli eller saçlarına kocaman kırmızı gül takılı esmer kadının sol omuz hizasında çırpılıyor. Bu sesi yaşayanlar duymuyor. Henüz. O sırada diğer tarafta camdan hasır bir sepet sarkıyor. Ufak bir dükkândan kollarına süt, yumurta ve iki ekmek sığdıran çırak boyunun yetmediği sepete asılıyor. İpi gevşek tutan kadın sepetin üstündeki hükmünü kaybediyor. Süt ile yoğurt paketleri yere düşüp patlıyor. Kırmızı eteğin dansına hiçbir şey sıçramıyor. Topukla taşın çarpışma seslerini duyan Kazan Bey, en eskisinden tazesine, tüm mahalle sakinlerini tek tek panayıra davet ediyor.

“Bu son, efenim, bu son oluyor, son panayır.”

Bir kadın öyle bir ölü ki, hayattan ikinci emekliliğini alıp yeniden ölmek üzere. Kazan Bey hazırladığı gül dondurmalarından birini kadının burnunun dibine sokup bağırıyor:

“Annem yapıyo, ben satıyom, dondurmadan gül yapıyom.”

Dişsiz ağzıyla duyduğu kadarına gülen kadın ağzında aniden bir soğukluk fark ediyor. Kazan Bey dondurmayı giriş engeli bulunmayan ağza yerleştiriyor.

“Ahenkli Ölüler Panayırı’nın son müziği başlıyor.”

Bakkaldan takkeli, bastonlu bir yaşlı çıkıyor. Yeşil yeleğinin düğmeleri göbekten kapanmamış. Tam olarak dik duramıyor. Bir eli belinde. Kaşları çatık. Ağzını durmadan şapırdatıyor. Bastonuna ihtiyacı olmadığını çırağın kıçına birkaç kez isabet ettirip vururken koştuğunda anlıyor.

“Bu kez hayata geçiyoruz, katılmayan kalmasın, ne kadar ses, o kadar nefes!”

Kazan Bey’in panayır yanlısı söylemleri çığırtkanlık boyutuna ulaştığında meydan silik ve neşeli vücutlarla doluyor. Kırmızının en ateşlisi biraz içini gösterir gibi. Civciv sarısı beyazlarla yıkanmış. Mavi, mor ve yeşil bozuk mideleri yüzünden kendilerini gösteremiyorlar. Panayırın renkleri. Müzikleri diğer taraftan duyuldukça canlanacaklar.

Yaşlı ile çırağı sokakta yukarı aşağı koştururken bakkalın önüne geldiklerinde durup soluklanıyorlar. Ahenk, panayır başlarken her yerden kendini göstermeyi biliyor. Bastonuyla yerden biraz yoğurt sıyırıp çocuğa doğru atıyor yaşlı. Şap! Dişsiz ölünün önüne çocuk avucunu dolduracak kadar yoğurt düşüyor.

Gül dondurmacısı Kazan Bey, sokağı dolduran danslar arasında kıvrıla kıvrıla dondurma dağıtıyor. Onun davet eden sesini bastıran müzik, sonuncusu olduğu umulan Ahenkli Ölüler Panayırı’nın sesi. Ölülerden her biri, çıkarttıkları seslerle doğurdukları müziğe itaat ederek dans ediyor.

“Annem yapıyo, ben satıyom, dondurmadan gül yapıyom,” derken Kazan Bey’in kalçasını görmeniz lazım. Yapıyo derken sağa, satıyom derken sola, yeniden yapıyom derken hem sağa hem sola atılıyor. İnce topuklarıyla taş kaldırımlarda nasıl dans ettiğine hayret edilen kadın, büyülü kuşları kıskandıran sesiyle bir şarkı mırıldanıyor. Bu tarafa gelişi yürek burkan ufak bir oğlan la la la demekten öteye gitmiyor. Bugün herkes damağını yırtarcasına sesler çıkarıyor.

Diğer taraftan panayır sesine kulak kabartan yok. Güneşten kaçıp evinin ücra köşelerinde uyuklayan insanlar yaşlı ile çırağın bitmek bilmeyen koşturmaca sesi için pencerelere çıkıyorlar.

“Deyyusun dölü, ömrü tükenesice lanet velet! Veled-i zina! İt soyu!”

“Ay amca bırak çocuğu,” diyor sepetin ipini elinden kaçıran kadın, “vah talihsiz çocuğum nereden düştü bu herifin eline?” Dizlerine vuruyor. Sonra uflayıp vurduğu yeri okşuyor. Çırak yakınmanın buncasını henüz hak etmiyor.

Dağıldı dağılacak köseleleriyle bastonu iki adım ötesine indirip kendini çocuğun peşine veren yaşlı, kendi sesini bastıran bir ses duyar gibi oluyor. Ağzında atan kalbinin sesidir diye kulak asmıyor.

“Ula gavur, günlüğünden kesmeyen senin gibidir!” Ellerini dizlerine koyup hızla nefes alıp veriyor. Ağzında biriken tükürüğü tek seferde uygun bir yere bırakıyor. Dönüp dükkâna girecekken daha da yükselen seslere dikkat kesiliyor. Camlardan sarkıp yaşlının hâline gülenler boş sokaktan yükselen sesi fark etmeye başlıyorlar. Alt kattaki üstten sarkan komşusuna bakıp, “Bu da nesi,” anlamına gelen göz kırpma, baş sallama hareketini yapıyor. Üst kattan, bilmem, der gibi iki yana kalkan eller şaşkınlıkla açık kalan ağza yapıştırılıyor.

Bakkalın önünde, yaşlının birkaç adım ilerisinde topuklarını tak tak tak tak yere vurarak ellerini şak şak şak şak çırpan kırmızı elbiseli, ateş gibi bir kadın beliriyor. Ahenkli ölülerin sesleri onları yeniden var etmeye başlıyor. Yolun ötesinde kanalizasyon kapağının üstünde oturan çırağın hemen yanında şalvarlı, yelekli ve papyonlu bir adam, “Dondurmadan gül yapıyom,” derken ortaya çıkıyor. Sonra sırasıyla panayırın tüm katılımcıları diğer taraftakilere görünür oluyor. Panayırdan yeterli yükseklikte ses çıkmış anlamına geliyor.

Camlardan çığlıklar yükseliyor. Gördüklerine inanamayanların evlerinde ahenkli ölüler yaşıyorlardı zaten. İnsan görmediğinde her şey kolaylaşıyor. Bu anı bekliyorlarmış gibi apartman kapılarını zorla açıp sokağa fırlayan çocuklar Kazan Bey’in etrafını sarıyor.

“Annem yapıyo,” demeye kalmadan tüm dondurmalar kapışılıyor.

Dişsiz kadın ağız şapırdatmalarıyla tutturduğu ritme uygun figürlerini sokağın tam ortasında, yaşayanların arasında sergilemeye başlıyor. Yaşlı, kalbini tutarak yere yığıldığında sadece yaşayanlar başına üşüşüyor.

Ahenkli Ölüler Panayırı son defa bugün düzenlenmiş oluyor. Ölülerin hayata dönme destanı, bittiği yerden başlıyor.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. İzmir’de büyüdüm. İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalında doktora yapmaktayım. Öykü yazıyorum. İki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Ahenkli Ölüler Panayırı” için 10 Yorum Var

  1. SJack dedi ki: dedi ki:

    Ölümsüzlüğün Destanı olarak adlandırabileceğim güzel bir öykü olmuş. Anlatımınız da öykünüzün ismi gibi ahenkliydi. Öykünüze farklı bir tat katmış. Kaleminize sağlık :slight_smile:

  2. Artık her şey bitse de umut bitmiyor demek ki. Yaşamak umudu. Ölünün bile umudunun olduğu güzel bir öykü okudum. Selamlar.

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Elif

    Ölüm-Hastalık-Kapalı Mekan gibi kısıtlanmışlığın çaresizliği içinden çıkan hikaye,filmya da romanları genelde çok boğucu bulduğumdan okuyamıyorum. Ancak sen bunu öyle bir dozda vermişsin ki öykünün başında hissettiğim çaresizlik yerini arkadaşlarında dediği gibi zarif bir yazınsal yetenekle bir umuda bıraktı.

    Bu sırada özellikel değinmek istediğim bir husus var: Hikayeye başlaman, sonra onu düğümlemen hatta neredeyse karakterler arasında abir kaos yaratma noktasına getirmen ve sonra bu düğümü açman çok ustalıkla yapılmış.

    Ayrıca hep söylerim, hikayelerinin sadece başlangıcı bile okuyuculara ilham veriyor.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. Merhaba,

    Sizin öykünüz de, yorumlamadan önce bir kaç defa okuduğum öyküler arasındaydı. Yarattığınız destanı ve fikri çok beğendim. Öykünüzün ismi, ben bunu okumalıyım dedirtti bana. Özellikle kendi yazılarıma başlık bulma özürlü biri olarak :slight_smile:

    Bazen bir metni okuduğumda, yazarın duygu durumunu, aklından neler geçtiğini düşünürüm, o akışı yakalatan cümleler benim hoşuma gidiyor. Sizin metniniz de buna bir örnek. Yani bir nevi yarattığınız hayal dünyasına beni çekip, gözümün önünde canlanan panayıra beni de misafir ettiniz. Bunu yapabilmek hiç kolay değil. Tebrikler ve teşekkürler.

    Dikkatimi çeken bir kaç küçük nokta oldu, belki bakmak istersiniz.

    Diyelim ki iki ayrı evrenden bahsediyoruz, birbiri üzerine oturmuş zamanları farklı. Ki aşağıdaki bölümler bana bunu işaret etti

    Aynı sokaklarda, evlerde, odalarda yaşayıp birbirine dokunamayan iki dünya.

    Sen o sandalyede oturup elindeki kitabın kapağını kırarak okurken aynı sandalyede bir başkası, aynı saniyede bir yemeği kaşıklarken huzursuzlaşıyor. Bu sokağın ölmüşleri bu düzeni pek beğenmiyor.

    Gün biraz ilerleyince, yaşayanlar güneşin en dik olduğu saatlerde güzel kafalarını sıcaktan uzak tutmak için ortalıktan çekilince panayır başlıyor.

    Bu iki dünyanın - yaşayanların ve ölülerin dünyasının- birbiriyle çakıştığıyla ilgili noktayı çok beğendim Sanki bana öykünün can damarlarından biri gibi geldi ve bu yüzden de biraz daha ön planda olmasını istedim. Belki sandalye örneği gibi bir kaç örneksel anlatımla burayı açabilirsiniz. Çünkü aşağıda alıntıladığım anlatım bu gücü vermiyor sanki.

    Gördüklerine inanamayanların evlerinde ahenkli ölüler yaşıyorlardı zaten.

    Ve bu iki dünyanın birbirine görünür olmasını da yine belki biraz daha detaylandırabilirsiniz, çünkü diğer can damarlarından biri de bu bence.

    Sonra sırasıyla panayırın tüm katılımcıları diğer taraftakilere görünür oluyor. Panayırdan yeterli yükseklikte ses çıkmış anlamına geliyor.

    Demek istediğim, “zaten” kelimesi ve “anlamına geliyor” tanımlaması yerine, buraları açsanız, metninizde var olan o ahenkli bütünlüğü daha çok desteklemiş olursunuz.

    Umarım düşündüklerimi dökebilmişimdir kelimelere.

    Elinize, kaleminize sağlık

  5. “Ölülerin Dansı” Ortaçağ’da sık işlenen bir tema. Cehennemde yer kalmadığı için dünyada yürüyen ölülere Ortaçağ sanatında epey yer verilmiş. Hikâyeniz bu temayı başarılı bir biçimde işlemiş :slight_smile:

    Okurken kendimi panayırda buldum. Panayırdaki atmosferi çok iyi vermişsiniz. Bence bu uzun soluklu bir hikâye dizisinin parçası olabilir.

    Yorumumu Camille Saint-Saens’in Ölülerin Dansı temasını konu alan bir bestesiyle bitireyim. İlham vereceğini düşünüyorum.