Öykü

Bil Bakalım Sen Kimsin

Sonra öylece çıkıverdi karşısına. Yalanlarla dolu hayatına, ardında bıraktığı facialara aldırmadan devam ettiği günlerden bir gün. Konuşmadılar ya da tanışmadılar. Öyle bir şey değildi. Yalnızca uzaktan gördü onu. Görür görmez de ruhuna kazındı. Fethettikleri gezegenler, galaksiler boyunca marşladıkları hüzünlü ezgileri unutturan tek şey onun yüzüydü. Çehresiydi. Bir kez görmenin aylarca hatta belki de yıllarca ona yettiği bir şeydi. Nasıl denir, tuhaf bir durum yani. Öyle işte. Belki alışık olmadığı masumiyetiydi onu kendisine çeken. Kim bilir belki de başka yerlerin esrarlı gizemlerini saklıyor olma ihtimaliydi. Yine de çamur gibi tükenmiş ruhunun daha önce hissetmediği şeylere sebep oluyordu.

Aynadaki çökmüş yüzüne, göz altındaki morluklara, niye ve neden geldiğini dahi henüz çözemeden gidiyor oluşuna, toprakla buluştuğu gün adının unutulacağına, ne beraber yokuş çıkıp yol gezeceği ne de çiçek-böcek üstüne felsefe yapacağı kimsesi olmayışına, karmaşanın ağıdını doyunca yakamayışına, gecenin karanlığına kararınca yakaramayışına, aydınlığı tadamayışına, hep ıskalayışına, zehirli tahtında satıp durduğu kendisinden başka alıcısı bulunmayan cakasına ve daha nicelerine isyan etti.

Yine akşamdan kalmaydı. Dün boyunca söylediği yalanların hesabına uyanarak geçiyordu günleri. Aynada kendisini, özellikle de burnunu biraz daha inceledikten sonra tatmin olmuştu. Çekici aldı ve burnunun sağ tarafına dayayıp sol eliyle sertçe vurdu. Çatırdama sesine eşlik eden, yüz yıllık mazisi olan bir ‘ahhh’ işitildi. Bir kez daha vurarak burnuna asılı duran tahta parçasını lavaboya gönderdi. Ardından da oluk oluk kan boşaldı. Kanı durdurmaya hiç zahmet etmedi. Yalnızca acıyı hazmetmekle meşguldü. Ellerini lavabonun yanlarına koyarak derin derin nefes aldı. Aynadaki kanlı ve bıkkın yüzüne bakarken hiç tanımadığı biri için yaptıklarına şaşırmış olacak ki yüzünde bir tebessüm belirdi. Oysa başka bir zaman olsa şuncacık bir uzama miktarı için kılını bile kıpırdatmazdı. Burnunu kısaltmak için şu anki halinden en azından iki üç misli daha uzun olmasını beklerdi.

Arkadaşlarının sözleri geldi aklına. Keşfe çıktıkları gezegenlerde çok fazla kalmamalarına dair birbirlerini sıkı sıkı tembihlerlerdi. Gezegenler arası uyumsuzluk teorisine göre farklı bir gezegende gerekli önlemler alınmadan uzun süre zaman geçirmek akla hayale gelmeyecek rahatsızlıklara sebep olabilirdi. Zihin ve beden arasında tuhaf bir korelasyona sebep olup ürkütücü sonuçlar doğuruyordu. Ve buna bizzat şahit de olmuştular. Birçok arkadaşı bu şekilde ölmüştü. Öyle ki, bazı gezegenlere yapılan bir haftadan daha kısa süreli ziyaretler bile ölüm sebebi olarak yeterliydi.Sonunda kendisi de aynı hastalığın pençesine düşmüştü. Herkeste farklı bir şekilde nükseden bu rahatsızlık onda ise yalan söylediğinde uzayan bir burunla çıkmıştı ortaya. Zamanla öylesine ünlenmişti ki adına destanlar yazılır, masallar anlatılır olmuştu. Her gittiği gezegende de farklı bir adla anılıyordu gerçi ya, neyse.

Kan hâlâ akıyordu burnundan. ‘Ne çok can varmış be sende de,’ diye geçti aklından. Yüzü gözü kan kırmızıya boyanmış, halsizlik ve acıdan yorgun düşmüştü. Pare pare kırdığı burnunun münasip boyutlara denk düştüğüne kanaat getirince eline ıskarpelayı aldı. Ağzından nefes alıp vermeyi sevmiyordu. İki delik açarken burnuna, savurdu ağzında biriken tükrüğü karanlığa. Acı yüzünden yana yakıla burnunun girinti çıkıntısını düzelttikten sonra yatağa yığıldı. Burnu kanamıyordu artık. Titreye titreye üstüne bir gömlek geçirdi. Altına da bir kot pantolon giydikten sonra çıktı evden usulca.

Bu gidişin bir dönüşü olmadığını anlamıştı müptelası olduğu gezegenin atmosferine girince. Tüm cennetten kovulmuşlar gibi yağıyordu o da alevle toprağa. Dağılırken her bir parçası başka bir yana, yaktı bir sigara tüm unutulmuşların hatırına. Ne içine çektiği nefes rahat bırakıyordu ne de ayağını bastığı toprak. Her halinden belli ki buraya ait değildi. Pis havanın her bir nefesi yaka yaka geçti ruhunun her bir zerresini. Bu çaresizliğe bitap düşmüş bir halde etrafta dolandı biraz. Ve sonra onu her daim bulduğu o yere vardı. Çöktü oturduğu masaya, tam karşısına. Bir müddet yorgun ama keskin gözlerle kadına baktı. “Ölüyorum,” dedi. “Bana mı sordun?” diye karşılık verdi kadın.
“Sana sormadım ama sana ölüyorum yine de,benim gibilerin kıymetini yokluğunda anlarsın. Burun kıvırır, beğenmezsin. Fakat bir kez kaybettin mi de bir daha asla bulamazsın. Kayıp masalların gizemli hazinelerinden biriyle farkında olmaksızın geçirilmiş bir ömrün sonunda ah vah etmeye benzer bu durum. Bil bakalım ben kimim?” dedi odun adam. Kadın, adama doğru yanaşarak “Boşuna heveslenmeyin, zamanın sonunda gelmesi beklenen herhangi bir baş kötü yok. Böylesi masum hayallerin ötesine geçeli çok oldunuz. Karanlık, zaaflarıyla yüzleşip ruhuyla yani müziğiyle buluştuğundan beri iyilik düştü. Ey Pinokyo, burnun bugün ne kadar da viran. Söyle hangi rüzgâr seni buraya atan?” dedi.

“Bu eseri senin için yazdım,” dedi adam. Kadın devam etti:

“Söyle ey uzun burun, yol çileli ve uzun
Var mı ki senin gibi sanatkar, her fırça darbesi kalbe vurgun?”
Adam sigarasından bir nefes aldı. Yorgun bedenine, yangın yeri ciğerlerine düşman kalbiyle yanıtladı: “İkilemle çevrelenmiş, ütopyaya uzun patika
Belki o zaman ruhum özgür kalırdı, uzanmışken soğuk bir taşta
Ebediyetin en karanlık çağlarının kıyısında”

Sonra kadın konuştu usulca:

“Ölüm, şiirimin kederidir; saklı olanın şiiri
Vadi büyük, vadi derin; söyle bana ahh uzun burun
Ve dolayısıyla var mı ondan başkası, bir kuzgun.”

Sonra adam devam etti:

“Ahhh biliyorsun, ben yalnızca bir burnu uzunum, bir yalancı
Kütükten bozma sıradan bir adam
Yolumun cevapsız bulmacalarını çözmeye çabalayan
Kutsanmış bir kalp, kanayan bir kalp
Hiç için yalvaran ve maskaralığa hiç olan.”

Bunun üzerine kadın tekrar arkasına yaslandı ve o da bir sigara yaktı. Sonsuz gri kasvetli gökyüzünün altında ne de mutlu olurdular oysa ki. Şimdilerde masallara terk edilmiş ve yüzleri unutulmuş perilerin hatırlanmayan şarkılarını söyleyerek tarifi mümkün olmayan bir huzura erebilirdiler belki de. Kayıp masumiyetin çocuksu huzuruna eren herkes gibi kanatlanıp evreni bir baştan bir başa gezebilecek kadar sarhoş olmuştu adam kadına bakarken. Ömründe hiç bu kadar mutlu hissetmemişti. Ve sonra kadın devam etti:

“Beni peri masallarının diyarlarına götürebilir misin?
Belki o zaman korkularının kapılarını açabilirim
Bin yıllardır manayı arıyorken
Hiç kimse değil ama
Bir burnu uzun buldum ne de olsa”

Adam iyice sevindi. Kendinden geçti. Yalnızlığı hiç bu kadar hakarete uğramamıştı. Neden olmasındı ki? Her kahır kusuşu bir yalnızlık şarabında boğulmuyor muydu sanki? Bari son nefesi mutlu vermek icap etmez miydi? Bunun üzerine açtı ağzını Pinokyo:

“Ahhh biliyorsun, ben yalnızca bir burnu uzunum, bir yalancı
Daha fazla yaklaşmaman gereken, kalpsiz bir kütük belki
Yoldayım, hazcı yalanlara
İkimiz için de, daha iyi dağılmak vedalara.”

Ve sonra kadın masayı şaşkın ve kırgın bir halde terk etti. Adam neden öyle söylediğine bir anlam veremeyerek, lanetler okuyarak kendi kendine açıklamaya çalışırken bakakaldı kadının arkasından. Artık iyice tükenmiş ciğerlerinden hırıltılı bir ses işitildi. “Seviyorsun değil mi? Acıyı her şeyden daha çok seviyorsun. Ondan, uğruna ölmekte olduğun o kadından bile daha fazla. Kederine aşık bir kereste yığınısın sen.” Hemen burnunu yokladı. Uzamamıştı. Hiç olmazsa kendini kandırmıyor oluşu onu biraz da olsa memnun etti.

Kadın iyice gözden kaybolmuştu. Bir daha asla bulunamayacak bir maziye dönüşmüştü. Çevresindeki her şey bulanıklaştı. Yalnızca kendi bilincinin farkındaydı adam artık. Tatsız bir karanlığın ortasında kendiyle baş başa kalmak onu ürkütmüştü. Aceleyle ceplerini yokladı. Sigara arıyordu. Son bir sigara içmeliydi. Lanet olası gezegenin havası zaten ciğerlerini mahvetmişti. Hiç olmazsa son bir nefesle ölmeliydi. Son bir sigara daha. Son bir nefes. Son bir tane. Son bir… Son… S…