Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Birbirine Dolanan Yumaklar

“Yirmi bir… Yirmi iki… Yirmi… Üç… Yoksa yirmi dört müydü; yine kaçırdım…”

Başını okuduğu kitaptan kaldırıp önce sabahtan beri örgüyle cebelleşen anneannesine, sonra da yün yumaklarını çekiştire çekiştire yerde yuvarlanan Kozmo’ya baktı.

Kış tatilinin en sevdiği yanı İstanbul’un keşmekeşinden uzaklaşıp anneannesinin Bolu taraflarındaki tek katlı evine gitmekti. Buradaki sessizlik ve huzur içerisinde dilediği gibi kitaplarını okuyor, hatta ara ara kendisi de bir şeyler karalıyordu. Bazen kitapları bir köşeye koyuyor, anneannesinin sevgili kediciği Kozmo ile oynuyor, bazen de pencereden dışarıdaki bahçeye düşen iri kar tanelerini Kozmo ile birlikte izliyordu.

Bugün de yine herkes yerini almıştı. Ozan yerdeki halıya yüzükoyun uzanmış, kalınca bir kitaba gömülmüştü; anneannesi her zamanki gibi pencerenin önüne konuşlanmış sallanan sandalyesinde oturmuş, bir kazak örüyordu; Kozma ise kaloriferin üzerinde biraz zaman geçirip dışarıda lapa lapa yağmakta olan karı seyrettikten sonra yumaklarla hummalı bir savaşa tutuşmuş gibiydi.

Anneannesinin iç çekişleriyle dikkati dağılıp kitap okumayı kesen Ozan, olan biteni izlemeye başlamıştı. Kozmo ipleri bütün gücüyle çekiyor, iki yumağı birbirine doluyor, üçüncü bir yumak da ona dolanıyordu; normalde kediciğin bu hareketlerine oldukça sinirlenen anneanne, olan bitenin farkında değildi. Elindeki şişin üzerindeki ilmekleri bir doluyor, bir söküyordu. Bir türlü yaptığı işe yoğunlaşamıyormuş gibi bir hali vardı.

Sonunda dayanamayıp: “Anneanne iyi misin?” diye sordu Ozan. “İyiyim oğlum, iyiyim” dedi kadıncağız dalgın dalgın. “Anneanne emin misin? Bak normalde iki günde bir kazak bitirirdin sen, bu kazakla bir haftadır cebelleşiyorsun. Ayrıca Kozmo’nun haline bak.” Bizim kedi sanki tüm yumakları dağıtan, kuyruğuna, orasına burasına ipler dolanan kendisi değilmiş gibi sırtüstü uzanmış, patilerinden birini özenle yalamaya başlamıştı. “Senin aklını bir şeyler meşgul ediyor belli. Benimle paylaşmak ister misin? Belki yardım edebileceğim bir şeydir.”

“Yok oğlum…” dedi anneanne “Ya da tamam… Tamam… Aklımı bir şeyler kurcalıyor ancak anlatsam da derdime pek çare yok.”

“Hayrola anneanne? Sen bir anlat hele…” İşte Ozan’ın en sevdiği kısım başlıyordu. Anneannesini her ziyaret ettiğinde eskiye dair dokunaklı bir öykü işitiyordu, böylelikle hem anneannesine kendini daha yakın görüyor, onu tanıyor, hem de ileride yazmayı düşündüğü öykü kitabı için fikirler biriktiriyordu.

“Peki yavrum…” dedi anneanne; derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.

“Bundan tam elli beş yıl önce olmalı. Öyle olmalı ki aklıma takıldı kaldı zaten sabahtan beri. O zamanlar öğrenciydim senin gibi. Enstitüye gidiyordum İzmir’de. Sınıf arkadaşlarımdan birinin, Gülşah’ın yaş günü vardı ekim ayı gibi. Tüm sınıf toplanmış, Gülşah’ın üzüm bağları arasındaki evine gitmiştik. Doğa o kadar güzeldi ki, fotoğrafını çekmişçesine hâlâ aklımdadır o manzara; tam bir tablo gibiydi. Asmalar sonbaharın her tonuna bürünmüştü; sarı, kavuniçi, kırmızı… Neyse, lafı uzatmayayım. Hepimiz enstitüden geldiğimiz için, Gülşah’ın birkaç kuzeni ve konu komşusunu saymazsak hepimiz kızdık. Kahkahalar, gülüşmeler, koşuşturmacalar gırlaydı. Derken yaşımıza başımıza bakmadan saklambaç oynamaya karar verdik. Uçsuz bucaksız gibi gözüken bahçeye çıkıp, asmaların arasında saklanmaya başladık. İlk iki oyunda kolayca bulununca, üçüncü sefer biraz daha uzaklara saklanmaya karar verdim. Gövdesi kısmen kalınca olan bir asmanın arkasına atıverdim kendimi soluk soluğa; işte o anda görüverdim O’nu. Birkaç adım ileride durmuş, saklanmış, beni izleyen bu oğlan, Gülşah’ın ikiz kardeşi Hakan’dan başkası değildi. Tanrım, ne de güzel çocuktu. Bir an için oyunda olduğumuzu unuttuk sanki. Yanıma geldi. Konuşmaya başladık. Gülşah’ı okul çıkışları almaya geldiğinde gözlerinin hep beni aradığından, doğru zamanı yakalayamadığı için bana açılamadığından bahsetti. Hem şaşırmış, hem de etkilenmiştim. Açıkçası ben de Hakan’a karşı boş değildim, ancak en yakın arkadaşımın kardeşi olması, şimdiye kadar beni durdurmaya yetmişti.

“Orada öylece ne kadar kaldık bilemiyorum. Sanki bir ömür geçmiş gibiydi. Birbirimizin gözlerinin içine bakıyor, sanki birbirimizin kafasına girip birbirimizi tanımaya çalışıyor gibiydik. Derken, yaklaşan ayak sesleri duyar gibi olduk. Hakan ani bir hareketle bana yaklaşıp dudaklarımdan öptü ve ‘haberleşelim’ dedi. Sonra da kendini, saklananları aramakta olan ebenin önüne attı. Ben bir süre daha yerimde kalakalıp öylece düşündüm. Sonradan fark ettim ki, bir tek ben kalmışım bulamadıkları.

“O günden sonra birkaç kez daha görüştük Hakan’la. Oldukça yakınlaşmıştık. Ancak önce benim ailemle birlikte İstanbul’a taşınmam, ardından da Gülşah’ın ölümüyle bunalan Hakan’ın nefes almak için yurtdışında gidişi, bir süre sonra bağlarımızın kopmasına sebep oldu. Sonuç olarak aramızdaki en büyük bağ Gülşah’tı. Derken ben dedeni buldum. Evlendim, torun torba sahibi oldum işte. Ama ara ara aklıma geliyor Hakan. Ne yapıyordur acaba? Hâlâ hayatta mıdır?”

“Eh, hemen internetten aratalım anneanne!” diye haykırdı Ozan.

“İnternetten mi?” dedi anneannesi.

“Evet ya, artık uzaklar o kadar uzak değil anneanne. Belki bir bağlantı buluruz, belli mi olur? Neydi seninkinin soyadı?”

“Hakan… Hakan Hepgülen.”

“Tamamdır, peki nereye taşınmıştı Hakan hatırlıyor musun?”

“Kanada olması lazım… Ancak üzerinden kaç yıl geçti oğlum. Kim bilir nerelerdedir şimdi…”

“Burada önce Toronto’da eğitim gören, sonra da Ohio’da bir üniversiteye atanan bir profesörle ilgili bilgiler var ama… Sosyal hesaplarda adını göremedim; ancak Gülşah Hepgülen diye biri var. Ohio’da oturuyor gözüküyor. Bir bağları olabilir mi acaba?”

“Gülşah mı?” dedi anneanne yarı şaşkın, yarı korkmuş. “Gülşah öldü yavrum…” dedi.

“Eh zaten bu Gülşah bayağı genç anneanne; benim yaşlarda” dedi Ozan.

“Acaba torunu mu ki?”

“Olabilir; bir şansımızı deneyelim. Yazmaktan zarar gelmez.” dedi oğlan.

Yaklaşık bir saat, hayatı durdurup ekrana kilitlendiler. Kozmo bile şaşkın şaşkın onlara bakıyordu. Ancak mesaj attıkları kızdan hiçbir karşılık gelmedi. Ta ki iki gün sonraya kadar…

Mesajda yanıt olarak dedesinin adının Hakan olduğunu, ancak Ohio’dan emekli olduktan sonra İzmir’e geri döndüğünü, mesajlarını aldıktan sonra hemen dedesiyle irtibata geçtiğini ve dedesinin en kısa sürede Sevinç’le görüşmek istediğini, mümkünse bir de adresini rica ettiğini söyleyen uzun bir karşılık aldılar.

Sevinç Anneanne’nin gözleri doldu. Hemen kıza yanıt olarak anneannenin adresini yazdılar.

Bir hafta sonra anneanne bir mektup aldı. Mor zarfın içerisinde bir kart ve bir fotoğraf vardı. Kartta şöyle yazıyordu:

Hangi çiçeği sevdiğini bilemedim,
Ancak moru sevdiğini biliyorum,
Bu sümbüller sana,
Lütfen beni affet ve unutma.

Not: Cumartesi görüşmek üzere…

Hakan

Kartın yanına iliştirilmiş siyah beyaz fotoğrafta ise genç Sevinç ve Hakan kol kola girmiş, gülümsüyorlardı. Sevinç’in elinde sümbüller, Hakan’ın elinde ise, anneannenin elinden çıktığı belli olan yün bir kazak vardı. Fotoğrafları çektirdikleri stüdyonun bir marifeti olsa gerek, çiftimizle uyumlu olarak yerde de top top yumaklar ve birkaç tane de sümbül vardı. Fotoğrafın arkasında ise “Haziran’45 – Birbirine sevgiyle dolanan sümbül kokulu yumaklar gibi…” yazıyordu.

Anneannenin gözleri dolmuştu; hatta sessiz sedasız, birkaç damla gözyaşı yanaklarından süzülmeye başlamıştı.

“Yola çıkmadan önce beni ziyarete gelmişti Hakan,” dedi yavaşça. “ ‘Hangi çiçeği seviyorsun bilemedim, ancak moru sevdiğini biliyorum’, demişti. Hiç beklemiyordum çiçekleri. Çok duygulanmıştım. Ben de ona Kanada’ya, soğuğa gidiyor diye kazak örmüştüm. O da kazağı hiç beklemiyordu. Gitmeden önce fotoğraf çektirmek üzere Eminönü’ndeki bir stüdyoya gitmiştik. Bu fotoğraf da o günden işte…”

Ozan’ın bile gözleri nemlenmişti. Daha fazla konuşmaya gerek yoktu. Tüm bunlar olup biterken Kozmo ise bu sefer renkli, sümbül kokulu yumakların üzerine kıvrılmış, tatlı rüyalar görüyordu.

S. İpek Ortaer Montanari

87 yılında İstanbul’da doğdum. Müzikle, kitaplarla, dostluklarla büyüdüm. Saint Joseph Fransız Lisesi’nden mezun olduktan sonra İÜ Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümünü bitirdim, İsviçre’de Eğitim Teknolojileri alanında mastırımı yaptım; bu süreçte yurtdışına taşındım, evlendim. Şimdiye kadar İthaki Yayınlarından basılan 4 çevirim bulunmakta; çevirmenliğin yanı sıra yazmakla, müzikle ve yeni diller öğrenmekle ilgileniyorum.

Birbirine Dolanan Yumaklar” için 19 Yorum Var

  1. Kedinin ismi kozmo! Güzel hikaye. Eskileri can kulağı ile dinlemek lazım yaşanmış güzel ya da yaşanmamış buruk anılar. Tebrikler:)

  2. Bu arda elimde maymunlar gezegeni kitabı var ve fransızcadan çevirilen kitabın çevirmeni olarak sizin isminiz var:) Bu bir isim benzerliği rastlantısı ise gidip milli piyango bileti alıcam. Rastlantılar Rastlantılar çeker değil mi? Yok hayır çevirmen siz iseniz hayatında ilk kez maymunlar gezegeni kitabını sizin çeviriniz le okuyacak biri var karşınızda:)

    1. -Baska bir isim benzerligi olacagini sanmiyorum ama isi garantiye alayim-, Itahki yayinlarindan cikan Maymunlar Gezegeni ise, evet, çevirisi bana ait 🙂 Cok zevk alarak çevirdigim bir kitapti, umarim siz de okurken benim aldigim zevki alirsiniz 🙂

  3. Muhakkak ki zevk alarak okuyacağım bir kitaptır. Maymunlar gezegeni kendini kanıtlamış bir eser olduğunu biliyorum ve eserin yazarına saygım olduğu kadar siz çevirmene de saygım vardır. Kitabı okumaya başlamadan o genelde atlanılan kitabın çevirmeni kapak tasarımı ve ya editör kısımları okuyup isimleri aklımda tutmaya çalışırım. Çünkü sağlam eserlerde güzel çalışma ortaya koyan kişiler ileride başka sağlam eserlerde isimleri bulunacaktır. İthaki bilim kurgu klasikleri dizisinde bulunduğunuz için tebrik ederim ve okuyucu olarak teşekkür ederim.

    Sözümü Fight Club filminde uçak sahnesindeki repliği ile bitireyim:)

    Montanari, sen şimdiye dek tanıştığım kesinlikle
    en ilginç tek yorumluk ( sohbetlik) arkadaşsın…

    1. Cok tesekkürler Sayin Izmirli 🙂 Bir kitabi tüm unsurlariyla degerlendirip, incelemeniz gerçekten cok güzel bir sey. Ne yazik ki cogu insan emek veren bunca kisiyi pek umursamiyor, ne güzel ki sizin gibi insanlar da var.

      Baska öykülerde ve kitaplarda görüsmek üzere diyorum (üstünkörü okumamak icin sürekli olarak okumayi erteledigim diger öykülere el atabilirsem, sizin öykünüzün altinda da muhakkak görüsecegiz :)).

      Sevgiler

  4. Öykünüzün, okuduktan sonra bende bıraktığı hissi sanırım “huzur” kelimesiyle anlatabilirim. Yazının sadeliği ve anının sıcaklığı böyle hissetmemde etkili oldu diye düşünüyorum. Hakanla Sevinç bir zamanlar birbirine dolanmış yumaklar ve hayatta çoğu ilişki, çoğu seçim beraberinde bunu getiriyor. Elinize sağlık 🙂

  5. Merhaba. Yoruma başlarken özellikle belirtmek istiyorum ki öykünün doğallığına hayran kaldım. Kedinin ismi, girişteki sayışta “Yirmi Üç” denmemesi… Bir simülasyonu denetleyen bilimci gibi hissettim 🙂 Ve, denetlemekte olduğum şey beni heyecanlandırdı diyebilirim.

    Hımm… Anneanne ve kedi dahil herkesin hareketleri, sözleri çok gerçekçiyken, anneannenin geçmiştreki o anı anlattığı kısım ile önceki konuşmalarındaki tarz biraz… Farklı gibi geldi bana. Geçmişi anlatırken, bir şeyler anlatan yaşlı kadından ziyade, öyküsünde bir şeyler anlatan bir yazar canlandı gözümde. Karakterin önceki imajıyla birazcık çelişir hareketler sergilemesi pek büyük bir sorun olmasa da (çünkü, anısını anlatış tarzı güzel) dikkatimi çektiği için belirtmek istedim.

    “vardı ekim ayı ” Emin değili ama “Ekim” şeklinde yazılması gerekiyor sanırım? Eğer haklıysam, öykü boyunca denk geldiğim ilk yazım hatası 🙂 Bu, iyi bir iş çıkarttığın anlamına geliyor. Tebrik ederim. Minik birkaç şey hemen hemen herkesin gözünden kaçar zaten.

    “Gülşah’ın birkaç kuzeni ve konu komşusunu saymazsak hepimiz kızdık.” Imm… Karakterin kendi kültürüne göre konuşması çok normal ama açıkçası burada “kız” derken, dişiliği mi yoksa “evlenmemiş dişi”liği mi kastettiğini henüz anlayamadım :/ Belirtildiğine göre, öykünün kalanı için önemli bir özellik olmalı :/ Ama, evet… Yani, karakter bu şekilde konuşan bir tipse başka bir kelime kullanması pek beklenemezdi zaten.

    “Birbirimizin gözlerinin içine bakıyor, sanki birbirimizin kafasına girip birbirimizi tanımaya çalışıyor gibiydik.” Bu ve bunun gibi bir cümle daha vardı yukarıda. Kelime tekrarlarının işlevsel kullanımına her zaman hayran kalmışımdır. Evrende sadece ikisinin varlığını ve her birisinin diğerine yönelişini çok güzel hissettirmiş. Tebrik ederim.

    ” Oldukça yakınlaşmıştık. Ancak önce benim ailemle birlikte İstanbul’a taşınmam, ardından da Gülşah’ın ölümüyle bunalan Hakan’ın nefes almak için yurtdışında gidişi, bir süre sonra bağlarımızın kopmasına sebep oldu. ”
    Açıkçası, uzun bir cümle. Uzun cümleleri severim. Buradaki işlevinin de olayların dur durak bilmeden yaşanılmasını ve bu konuda araya girerek hiç bir şey yapılamamasını hissettirmek sanırım. Yine de… Biraz fazla mı hızlı ne? Sanki… Bilemiyorum :/ Uzunluğu ve virgüllerle bölündüğü yerler çok doğru gibi ama tanımlayamadığım bir şeyleri rahatsız etti beni.
    Belki de, ilk öpüşme anlarının girşinin bile yazılı bir öyküye yakışacak ama bir sözlü anlatıma pek yakışmayacak tarzda ayrıntılı olmasına rağmen bu kısımların fazlaca “önemsiz”miş gibi, hızlıca sunulmasıdır? Emin olamadım :/

    ““İnternetten mi?” dedi anneannesi.”
    Yukarıdaki “geçmiş anlatımı” kısmıyla ilgili söylediğim şey burada da var. Yaşlı kadın bir anda, üniversite okumuş ve dünya hakkında az çok bilgi sahibi birisinden, dünya hakkında pek de bilgisahibi olmayan veya “kendi halinde” denebilecek birisine dönüşüveriyor. Şey… Elbette Üniversite veya Enstitü’de bulunmuş olmak, yıllar sonra ortaya çıkan internetten yetkince haberdar olmayı gerektirmez fakat genelde bunu sağlar :/

    ““Burada önce Toronto’da eğitim gören, sonra da Ohio’da bir üniversiteye atanan bir profesörle ilgili bilgiler var ama… ”
    Sanırım bilgisayara ya da internete giren cihaza uzanış sahnesini betimlemeye gerek görmemişsin? Yine de, öykünün buraya kadarki kısmı an be an aktarıldığı için, buradaki ani geçiş gözüme çarptı. Karakterin ne kullanarak internete girdiğini bile bilmiyorum :/ Önemi var mı emin değilim gerçi :/

    “Fotoğrafın arkasında ise “Haziran’45 – Birbirine sevgiyle dolanan sümbül kokulu yumaklar gibi…” yazıyordu.”
    Çok “huzurlu” bir betimleme. Yazarların anlatım tarzlarına ilişkin önerilerde bulunmaktan hoşlanmam fakat böylesi “vurucu” kısımların tüm güçlerini, en sondaki kelimelerinden ya da durumlarından aldıklarına inanırım. Acaba şöyle olsa dahamı iyi olurdu?
    “Ve fotoğrafın arkasında tek bir yazı : ““Haziran’45 – Birbirine sevgiyle dolanan sümbül kokulu yumaklar gibi…”

    Kedinin hareketleri öykünün duygusal değişimi takip eder gibi… Hoş bir ayrıntı.

    Anlattığı olaylar çok basit ve belki de pek çok yerde görülebilecek tarzda olsa da anlatış tarzıyla çok gerçekçi ve güzel olmayı başarmış bu öykü. Tebrik ederim 🙂
    Başım biraz ağrıdığı için pek düşünerek yazamadım. Umarım haddimi aşmamışımdır.

    1. Merhabalar Selçuk,

      Aslinda senin yorumunu okuyali bayagi oldu ancak müsait bir vakit bulup rahat rahat yazayim derken üzerinden aylar geçirmis bulundum 🙁

      Oncelikle zaman ayirip degerli elestirilerini benimle paylastigin icin tesekkür ederim.
      Anneannenin anlatim tarzindaki farklilik saniyorum birden bire benim de olaylari yasiyormus gibi yazmamdan kaynaklandi. Belki de zaten böyle bir olayi anlatmak icin yan karakterlerle baslangiç kismini kurmaya calistigimdan bir farklilik olustu. Baska yorumlarda da hafif bir kopukluktan bahsedilmis. Bundan kaynaklanmis olabilir.

      « Kiz » sözcügünden kastim aslinda ortalama 14-15 yasindaki kiz cocuklari manasindaydi. Belkide « kiz cocuklari » seklinde tamamlamam gerekiyordu cümleyi. Özellikle cinsiyeti belirtmem ise enstitüde sadece kiz arkadas edinebilmesinden, çevrede gördügü oglan cocuklarinin da kuzen ya da arkadaslarin erkek kardesleri olmasindandi. Nitekim en yakin kiz arkadasinin erkek kardesiyle yakinlasiyor.

      Evet saniyorum, biraz da öyküyü ne kadar uzun tutmam gerekip gerekmedigini bilemedigimden hizli geçmisim Hakan ile ayrilislarini. Biraz daha ayrintilandirabilirmisim.

      Anneannesi dedesi internete uyum saglamis pek cok arkadasim var aslinda, ancak bana genel olarak yaslilar böyle seylerden uzak duruyor gibi geldi. Biraz isin icine girmek ya da girmemekle alakali belki. Internetten bilgi aranabilir, ancak uzun zaman önce baglarini koparttigin birini bulamazsin gibi. Sanirim benim anneannem böyle davranirdi en azindan 🙂

      Fotograf arkasindaki yaziyi da aslinda söylediginiz gibi oturtabilirmisim, ancak sanki yazinin genelindeki tarza aykiri olurdu gibi geldi birden. Yine de üzerinde biraz daha düsünerek farkli bir sekilde kurabilirdim cümleyi.

      Tekrardan tesekkür ediyorum, iyi günler diliyorum.

  6. Uzun uzadıya bir yorum yazmakta zorlanıyorum. Bir yandan insanın içini ısıtan bir yandan da hüzünlendiren çok güzel bir öyküydü. Gereksiz ayrıntılardan kaçınmanız ve yeterli düzeyde sade bir anlatım tercih etmeniz de yerinde bir karar olmuş.

  7. Teknik olarak kendini tamamlamışsın. Kurgu da harika.

    Eleştiri olarak, içerikten bahsetmek istiyorum. Olay öyküsü yazmışsın, sana çok yabancı bir durumu anlatmışsın. Halbuki ne güzel bir giriş yapmışsın. Ozan ile, hatta Kozmo ile bütünleştim, fakat Anneanne çok sert geldi. Öyküyü de Anneannenin üzerine yığmışsın.
    Halbuki Ozan, en ufak bir duygu yaşasaydı, biz özlem, bir huzur, bir korku, endişe, kesinlikle öykün tamamlanmış olacaktı.

    Kendine güvenmelisin. Kalemin güzel, biraz kalbini aç, sonuçlarını alacağından eminim.
    Eline sağlık.

    1. Merhabalar Deniz,

      Değerli yorumun ve eleşirin için çok teşekkür ederim. Ancak cevap verebildim. Sanıyorum Ozan’ı biraz fazla perde arkasına atmış bulunmuşum istemeden de olsa. İleride yazacağım öykülerde buna dikkat etmeye çalışacağım, umarım başarırım 🙂

      Güven konusunda da haklı olabilirsin belki. Teşekkür ediyorum yüreklendirici sözlerin için.

      İyi günler diliyorum

  8. Harika bir öykü olmuş okurken insanın içini gıdıklayan bir sıcaklığı var her hayatta yaşanan ama kimsenin dile getiremediği bir pişmanlık geçmişe duyulan bir merak var. elinize sağlık cok güzel olmuş.

  9. Hoş, samimi ve etkileyici. Ninenin mutluluğunu kıskandım. 😛 O yaşa gelip unutmaması güzel yansıtılmış. Adama ulaşmalarına da sevindim. 🙂 Sadece şeye takıldım. Az da olsa torununun önce bir şaşırmasını veya ilginç tepki göstermesini beklerdim. Ellerinize sağlık.

    1. Merhaba Maviadige,

      Öncelikle ilginiz ve değerli yorumunuz için teşekkür etmek ve geç yanıtım için özür dilemek istiyorum.

      Evet belki dediğiniz gibi bir tepki eklenebilirdi; ancak genel olarak torun-anneanne arasındaki ilişkinin oldukça sıcak ve derin olduğunu düşünerek buna gerek görmedim sanırım. Yine de gelecekte yazacaklarımda bu ayrıntılara da dikkat etmeye çalışacağım. 🙂

      İyi günler

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *