Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Biri Diğerinin Aynısı

Kadın o tarafa baktığı sırada cam kapı sadece yarım tur döndü ve dört kişilik bir aileyi kolaylıkla içeri aldı. Kök boyalı aynalı kilimlerin solgun suretleri gelenleri karşılayarak onlara resepsiyona kadar eşlik ettiler. Koltuktan aşağıya doğru kayan kadın diğerinin üstüne gevşekçe bıraktığı bacağını, sanki dünya umurunda değilmiş gibi sallasa da bir türlü ritim tutturamıyor, dilsiz bir uşak gibi yanı başında duran bavuluna düzensiz tekmeler atıyordu. Arkasına yaslandı, az daha kaydı. Sayfaları arasına saklandığı, iki eliyle sıkıca tuttuğu kitabı neredeyse burnuna girecekti. Etrafta ona biraz daha dikkatle bakan biri olsa, “iyi misiniz?” der, yetinmez, “emin misiniz?” diye de üstelerdi. Yüzü ateş gibi yanarken elleri buz kesti.

Geldikleri yer, Latmos dağlarının eteklerinde küçük bir oteldi. Adam ısrar etmişti burası olsun diye. Böylece çocuklar kırlarda oynayabilecek, çiçek toplayıp, sazlıklardan az ötede uçan, havada yarım tur dönen sahici balıkları yakından görebileceklerdi. Açık bir müze misali tarihi kalıntılar da cabasıydı. Kadın itiraz edecek olduysa da kocası ona güvenmesini istedi. “Söz veriyorum,” dedi adam. Bir türlü ikna edemediği karısına başka sözler de verdi. Köye girdiklerinde kavak ağaçlarının gölgesi henüz önlerinde ve boylarının iki katıydı. Çocuklar ağır adımlarla ilerleyen aheste ineklere de arka bacakları arasında süt torbalarını zar zor taşıyan meledik çan seslerini süren keçilere de yüz vermediler. O “tezek” denilen şey de çok kötü kokuyordu. Yol kenarlarında toprak eşeleyen tavuklar ve sarı kafalı civcivler de annelerinin tüm ısrarına karşın arka koltukta oturan iki küçük yolcudan beklenen ilgiyi görmedi. Adam arabanın camını hafif araladı, kırağı çalmış ot kokusunu ciğerlerine çekti ve herkesten aynını yapmalarını isterken kokuya methiyeler düzdü. Birazdan yapacakları kahvaltıda kestane balı, keçi peyniri ve gözleme olacaktı. O patatesli kıymalı yiyecekti, ya diğerleri? Kimse cevap vermedi. Bafa gölünün etrafını dolanacak, sonra da karşıdaki dağlara çıkacaklardı. Arabayı daha yavaş sürüyordu artık, nerdeyse gelmişlerdi. “Mavi,” dağlara dedi babaları, “hayır!” dedi kız “mor,” anneleri “gri,” dikiz aynasından oğlana baktı adam. Uyku mahmuru çocuk okuldaki gibi renklerle ilgili bir oyun oynadıklarını sandı, “turuncu” dedi burnunu çekerek, incecik bir sesle. Dördünün de aynı anda aynı şeye güldükleri o kısacık zamanı, bir kelebek misali uçup gitmesinden korkar gibi içerde tutmak istedi adam, camı kapattı. Dudaklarının kenarına minik bir zafer yuvalandı. Ne de olsa geçici savaşları daima kazanmıştı ve bu sefer de kazanacaktı. Boştaki eliyle karısının elini arandı.

Ağır ağır ilerlediler resepsiyona. Kız annesine akvaryumu gösterdi, kadın acıyan gözlerle baktı balıklara. “Günaydın,” dedi adam dirseğini bankoya yaslarken. Havadaki eliyle buruşturduğu yüzünü sıvazladı. Tek ayağına verdiği ağırlığıyla koyu kahve suntaya abandı bu sefer. Diğer eli yağ yeşili, iri fitilli kadife pantolonunun cebindeyken oğlan bacaklarına sarıldı babasının. Hafif göbek mi yapmıştı ne, yoksa hırkası mı toplanmıştı önünde.

Haroşa örgülü bir yeleği vardı. Bir ters bir düz. O zamanlar moda olan toprak renkleri bir karış aralıklarla değişir, sırasını uyumlandığı bir diğerine verirdi. Tütün rengi koyu kahveye, kök yeşili kaya kızılına. Kantinde, yemekhanede, meydandaki çimenlerin üzerine yayılmış beklerken kalabalıkta, kampüse çıkan otobüs durağında ya da sinemalar sokağında görür görmez tanırdı onu, annesinin ördüğü bu rengarenk yelekten bilirdi. Kadın siyahına saklandığı, çenesine kadar uzanan balıkçı kazaklar giyerdi. Şimdi sıcak basıyor, boğazına bir şey değsin istemiyor artık.

Aralarında çekiştirdikleri şey kızın elinde kaldı. Son dinlenme tesislerinde nöbetçi kuaföre uğramış kadar formda, zamanı saçlarından kavrayan genç anne, “lütfen ama,” diye, bir hışımla çıkıştı çocuklarına. Kocası söz vermişti, iki günde olsa onu rahat ettirecekti. Bu hafta sonu çocuklarla o ilgilenecek, ne istiyorlarsa yapacaktı. “Kime diyorum?” kadın bunu da söyledi ardından ve hiç o taraklarda bezi yokmuş gibi duran kocasına burnundan soluyarak, oğlanın istediğini vermek üzere çantasına davrandı. Çocuk annesinin uzattığı şeyi büyük bir iştahla kapıp çoktan elindeki aletin büyülü dünyasının içine kaçmış olan ablasına koştu. Çoluk çocuk ta nerelerden gelmişlerdi, saatlerdir arabada, koltuk tepesinde. Bu da ne demek oluyordu şimdi, müdürle görüşmek istiyordu. Resepsiyondaki kız, beyaz gömleğinin altına giydiği lacivert kazağı kadar mahcup, ter içinde kaldı. Bankoya gömülü bilgisayara bakıyor, sanki aradığı şey ordaymış, biraz daha kurcalarsa bulacakmış gibi başı önde mütemadiyen tuşlara basıyordu. “Sen de bir şeyler söyle!” der gibi hiddetle baktı kocasına. Adam sus pus. Gözlüklerinin altından yüzünü sıvazladı yine, sanki nerede olduğunu bilmiyor da anlamaya çalışıyormuş gibi sıkıntıyla etrafa bakındı.

“Aniden kalkınca telaşlandım, “bir durak daha var,” dedim, sorar gibi. Otogara kadar yürümek istiyormuş. Büyük parkın içinden geçecek, çifte güllerin arasından E-5 e çıkacakmış, ya da öyle bir şey. Sınava çeyrek kala ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi veda cümlelerimi kuruyor, zihnimde onları düzene sokuyordum. İnce eliyor sık dokuyor, en etkili sıraya bir türlü karar veremiyordum. Tek umudum onlardı. Hedefi on ikiden vurmayı planladığım son sözler. Birbirimize yazmayı severdik, bu konuyu sona bırakacaktım, hatta şöyle olacaktı, otobüsün merdivenlerinden inerken, son bir basamak kala arkamı dönecek “lütfen yaz olur mu?” diyecektim. Tek bir damla göz yaşı dökmeyecek ona iyi şanslar dileyecektim.

Otobüsten önce ben inseydim ki kurgu böyleydi, rüyamdaki gibi o değil ben.

Ama ne yaparsam yapayım ancak soğukta, içeri alınmayı bekleyen, üzerine yağmur yağan bir köpek yavrusu kadar metanetli olabilirdim. İçimde zerre kadar umut kalmadığı halde çırpınıyor, rüyama direniyordum.

O gün tam orada, parkın bittiği köşede, ortasında süs havuzu olan, her mevsim etrafı rengarenk çiçeklerle donanmış göbeğe varmadan bir buçuk dakika süren kırmızı ışığa yakalanacaktık. Son bir şans gibi, otobüs birinci viteste yeşil ışığı beklerken, başımla parkı, oturduğumuz bankı gösterecek, gözlerinin ta içine bakacaktım. O bakışlarını kaçıracak, elimi tutacak, belli belirsiz bir şeyler mırıldanacaktı. Ben cüzdanımdan daha önce kolayca alabileceğim bir yere iliştirdiğim küçük notu çıkaracak, geçen yaz parktaki festivale gitmeden önce birbirimize yazdığımız bir defterin ucundan yırtılmış küçük beyaz kâğıdı göstererek onu şaşırtacaktım. “Saklamışsın,” diyecekti. Birbirimize yazdığımız notlar arasından bunu seçmiştim. Konuşmanın bir yerinde her zaman olduğu gibi yorulup susacak ve aslında birbirimizi ne kadar sevdiğimizi itiraf ederek bitirecektik. İşte tam o sırada üzerinde “Bir sözcük ölür söylenince, diyor bazıları. Ben diyorum ki asıl o gün başlar yaşamı,” ikimizin de el yazısının birbirine karıştığı Emily Dickinson’dan yürüttüğümüz şiirin dizelerini uzatacaktım. Uzun uzun gülecek, ağlayacağımızı sanan burunlarımızı çekecektik. Biz bunu hep yapardık ve ben emindim ki yine böyle olacaktı. Olmadı.”

Telaşla kafasında unuttuğu yakın gözlüklerini çantasına tıkıştırdı kadın, heyecandan eli ayağına dolandı. Sanki o değildi bu karşılaşmanın provasını hayalinde defalarca kurmuş olan. Ani bir kararla, tek hamlede koltuğun diğer ucuna geçti. Klimt’in “Öpücük” resminin kötü bir kopyası duruyordu karşısında. Nerdeyse bir haftadır buradaydı ve duvardaki resim ilk kez dikkatini çekmişti. Yoğun bir koku aldı, sandal ağacı mı, yoksa gül kurusu muydu, hayır hayır yeşil çaydı bu ılık koku. Çıplak ayaklarına yürek yaprakları dolanmış, çenesini kavrayan elden kurtulmak isteyen resimdeki kadından dikkatini otel müdürüne verdi, gelen o olmalıydı. “Ayakta kaldınız, lütfen oturun,” dedi müdür, “ta nerelerden… Hemen kahve söyle kızım.” diye seslendi. İsmiyle hitap ettiği beyefendi sade içerdi, pahalı ve bir o kadar da etkileyici parfüm kokusunun geldiği tarafa döndü, “yenge hanım siz?” Su kabaklarının altından geçtiler, biri diğerine haber verdi, kabaklar tek notalı büyülü bir şarkı söylediler hep bir ağızdan. Göle bakan bir masaya oturdular, çok geçmeden kahveler yanlarında kaba, kesme bir cam kaseyle birer hurma biraz da dut kurusuyla geldi.

Çocuklar hiç hesapta yokken, kadının ucuna iliştiği uzun koltuktan kalan boşluğu sırayla doldurdular. “Koca lobide sanki hiç yer kalmamış gibi…” Ellerindeki aletlerden çıkan metalik sesler sinirini bozuyor. Çiftin internette gördükleri odayla ilgili müdürün söylediklerini duyamıyordu artık. Dik dik bakıyor çocuklara, kaşlarını çatıyor, işaret parmağını dudaklarına götürürken yarım saattir aynı sayfasına baktığı kitabı gösteriyor. Biri diğerinin aynısı, biri pembesi, öbürü mavisi iki velet, iplemiyorlar kadını.

“Kız benden hoşlanmıyor, karşılıklı restleşiyoruz, sayı yaptıkça ayaklarını sağa sola çeviriyor, kaçırdıkça botlarıyla halının tüylerini dövüyor, hırsla çiğniyor ağzındaki sakızı. Oğlan farkında bile değil, bir horoz kadar ince boynunu ellerinin içine sıkıca aldığı alete gömmüş, baş parmaklarıyla ekranda patlayan, kaçışan renkleri kovalıyor, kepçe kulakları kızarmış, burnunu çekip duruyor, İkisi de gözlüklü, babaları gibi. Kız oğlanı durmadan azarlıyor, “sen,” diyor “Daha ikinci levılı bile geçemedin de ondan.” Kendisinin sekizinci levılda olduğunu ekliyor övünçle. Oğlanın kafası karışıyor, kolunun yeniyle burnunu siliyor, ifrazat direniyor, bir ucu geldiği yerde kalmaya ısrar ederken diğeri kazağın yenine demir atmış. Onları sazlıklardan başka kimsenin görmediğine emin oldukları büyük balıklar küçüklere uçmayı öğretiyorlar. Ufaklıklardan biri, kavisin yarısına bile gelmeden daha fazla tutamadığı nefesini üflüyor, kendi etrafında yarım tur dönen kapıdan pırıl pırıl davetsiz bir Ekim güneşi giriyor içeri. Bir an oğlanın minik, soluk beyaz burnuyla kazağının kol lastiği arasında gümüşi menevişler parlıyor.

Tünelin ucunda belli belirsiz göz kırpan, varla yok arası bu ışık, yuvarlanarak kadının ayakları ucuna bir kedi gibi kıvrıldı. Kadın gittikçe kuvvetlenen, artık maviye çalan bu ışığın onun istediği her şekle girebileceğini defalarca provasını yaptığı, kapının önünde her an hazır bekleyen, uzay kapsülü adını verdiği hayallerinden biliyordu. Dönüp içerden dışa katlanarak büyüyen bu tuhaf yaratık dört ayağı üstünde durmaya çalıştı önce, teslim aldığı görevin idrakine henüz varmış gibi kavisli sırtını bir yay gibi gerdi ve ince belinin üzerine doğruldu. İri siyah gözleri ondan beklenmedik muzip bir sadakatle parladı, ince kasları sanki çelikten yapılmış gibi sağlam, bir kedi kıvraklığıyla kadının önünde öyle bir eğildi ki başı neredeyse yere değecekti. Kadın kaldığı yere ayraç koyup koymadığına aldırmadan elindeki kitabı koltuğa bıraktı. Dizlerine kadar uzanan çizmelerinin üzerinde doğruldu. Şimdi boyu neredeyse iki kat daha uzundu. Çocuklar birbirlerine sokulmuş, gözlerini bu sivri kulakları tüylü şeyden alamıyorlardı. Kadın ayağa kalktı ve uzun kuyruğunu havada bir soru işareti gibi tutarak “gidebiliriz,” dedi. Tuttuğu dört parmaklı yuvarlak elin sahibine. Binici pantolonu ve balıkçı kazağı dore Venedik maskesi ve dağ çileği kırmızı ruju dışında baştan ayağa siyah giymişti. Kapıya doğru sanki bir sahnedeymiş gibi yürüdü. Bir kedi gibi öne attığı adımları iç gıcıklayıcı, işveli ve kararlıydı. Düzenli bir kalp atışı gibi tıkırdayan siyah rugan çizmelerin topuk sesleri dinleyenleri hipnotize etmişçesine lobide kimseden çıt çıkmıyordu. Omuz başından yarım döndü, karısı adama iyice sokulmuş, lobideki parlak ışıktan ikisinin de gözleri kamaşmıştı.

Şimdi herkes burnunu cama dayamış dışarı, otelin önünde etrafı büyük saksılarla çevrili taş avluya bakıyor, kadının, tuhaf yabancının ayağının altına koyduğu kadifeden mor taburenin yardımıyla nasıl da sepete atladığını şaşkınlıkla seyrediyorlardı. Kadın iki sıçrayışta kolaylıkla atladı sepete. Harlı alevler balonun ağzından içeri üflerken güzel düşünceler sepetin yerle olan bağını kesti. Öyle alçaktan uçuyorlardı ki, balonun sepeti neredeyse ağaçlara sürtüyordu.

Balon yükseldikçe kadın çevresindeki manzaranın güzelliğini fark etti. Gelirken de aynı yollardan geçmiş, kestane ağaçlarını, bir istiridye gibi açılmış meyvelerini fark etmemişti. Yolun iki yanında beyaza boyanmış çitler, arkasında da mısırlarla dolup taşan tarlalar vardı. Balya yüklü römork, dereye düşmüş bir saman çöpü gibi kıvrımlı toprak yolda ilerliyor, gittikçe küçülüyordu. Balon güneş ışığını tamamen kestiğinde bir ses duydu ve aniden arkasını döndü. “Game over” yazıyordu ekranlarda. Birinin mavi, diğerinin kılıfı pembeydi, rengarenk balonlar patlıyor, yıldızlar çakıyordu havada. Derin bir nefes aldı. Daha sık gelmeliydi buralara.

Yelda Ugan Saltoğlu