Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kervansaray

Adam geldiği hâlde yüreğimiz hep bir şeyler bekliyormuş gibi vuruyordu. “Doğum günün kutlu olsun!” dedi Fer. Elden ele geçen kırmızı paketin kısa yolculuğuna hepimiz şahit olduk. Nerede kalmıştı ve neden bu kadar gecikmişti? Adama kim soracaktı? Bütün dikkatimizi ona verdik; yasak olan şeyin baharlı tadını arıyorduk, ağzından kaçacak bir kelime hatta bir dil sürçmesi bile işimizi görmeye yeterdi. Ağlarımızı gerdik ve beklemeye başladık.

“Annemden kalma alışkanlık,” diye tırnağıyla ambalaja yapıştırılmış bantları sabırla tırtıklarken, bir taraftan da Almanlar diyordu.

Jilet gibi ütülü beyaz gömleğinin manşetleri içinden uzanan esmer elleriyle paket kağıdını dörde katladı ve uzun, biçimli parmaklarıyla hediyesini tam ortasından açıp çiçek koklar gibi içine çekerken gözlerini yumdu. Biz kendimizden geçmiş onun bu tek kişilik gösterisini izlerken ağzımızın açık kenarından sızan şeyi kimse görmeden bir yudum içkiyle geldiği yere gönderdik. Kokladığı sayfayı kapatır kapatmaz rastgele açtığı yeni sayfadan kısa bir bölüm okudu.

“Bizim dilimizde Kervansaray anlamına gelen konaklama yerleri vardır. Bu büyük ve güzel binalarda ipekli kumaşlarla döşenmiş odalarda Büyük Han’a hizmet eden ulaklar kalır. Onlar, gelişlerinin uzaktan duyulabilmesi için bellerine küçük zillerin takılı olduğu kemerler takarlar ve birinden diğerine koşarlar.”

Avuç içiyle kitabın ördek yeşili zemini üzerine yaldızlı kapağını okşarken belli belirsiz mırıldandı. “Kubilay Han’ın Sarayında bir Venedikli.” Karısının ince, platin alyansının aksine onunkisi kalın ve sarı altındandı, 24 ayar. “Meloş akşamüstü gelecek,” böyle dedi, onu soranlara.

Kısa sessizliği fırsat bilenler birer yudum daha aldı önlerindeki şişelerden, bu fırsatı kaçıranlar “Almanlar diyordun?!” Der demez yumruk yaptığı eliyle ağzını kapatarak yalancıktan öksürdü. Her ne kadar aradığımız tat bu hikâyede olmasa bile onun anlattığı her şeye gülmeye, şaşırmaya, hatta peşinen beğenmeye bile gönüllüydük. Berlin’den gelmiş denetçiler, yoksa doğum gününde çalışmazmış. Vedalaşmışlar, daha eli elindeyken sormuş Alman, sesi dostane ve ilgiliymiş, hiç amirane değilmiş. “Neye küsersiniz?” Şaşırmış adam, denetçi Alman’a başını arkasına iterek, bir gökdelene bakar gibi bakmış, eğilip Türkler gibi yanaklarından öpmüş adamı. Rahatlamış bizimki, zira bir denetleme daha selametle bitmiş. Konuğunu taksiye kadar geçirmiş. “İyidir hoştur da çabuk küser!” diye yazmışlar yıl sonu yönetici değerlendirme raporuna. Asansörde yirmi küsur kat boyunca personele verip veriştirmiş.

“Şeffaf olun dediysek bu kadar da olmaz ki.”

Ellerini göğsünde bağladı, abartılı bir hareketle başını önüne düşürüp alt dudağını sarkıttı. Küsmüş onlara, personeline.

Evden çıkmadan hemen önceydi, kocaman iri beyaz kelebekler gibi, öyle aniden, yağacağından hiç haberim yokken başladı kar. Evin içinde koşturmaya başladım, sanki her yeri aynı anda görebilirmişim gibi oda oda dolaşıp bütün perdeleri açtım.

Pangaltı Metrosu’nun önü karınca yuvası gibi. İki kar yağdı ya, caddeler otobüslere dar gelir artık. Koca gövdelerini sağa sola yaslayıp motorlu ne varsa bekletirler. Trafik ışıkları bir yanıp bir sönüyor, korna sesleri insan seslerine karışıyor, ne zamandır kar görmeyen şehir sakinlerinin ritmine uyup, öğle yemeğinden dönen çalışanlarla ben de hızlandım.

Bir gariplik olduğu belliydi ama yine de hiçbir yaşam belirtisi görünmeyen katları büyük bir kararlılıkla çıkıyor, hedefime ulaşmaya çalışıyordum. Yan yana dizili asma kilitli odaların önünden eski tahtaları gıcırdatarak geçiyor yine de vazgeçmiyordum. Nedense teras katıydı hedefim. İç avlunun ortasındaki havuza kar taneleri nazlanarak iniyor ben katları çıktıkça onlar daha yavaş süzülüyordu. Bitişikteki otelin adıyla müsemma bu odalarda kimse konaklamıyordu artık.

“Arkadaşınız sizi içerde, alt katta bekliyor” dedi arkamdan bir ses. Ödüm koptu. Şey gibiydi, hani filmlerdeki beyaz eldivenli, siyah fraklı uşaklar gibi, sinek kaydı traşlı, biraz yaşlıca fakat dimdik duranlardan, nazik ve mesafeli. Bildiniz mi? Filmin sonunda ölen efendisinin ona bıraktığı mirasa elini bile sürmez ve bilinmeyene doğru yola çıkar. Kucağında içi anılarıyla dolu porselen bir sürahi sırtında ona eğreti duran kısa, yürüdükçe hışırdayan bir pardösü. “O senin hakkındı,” diyecek oldum fakat film daha yeni başlıyordu. Garsonun peşi sıra gerisin geri tahta yokuştan aşağı indim.

Günün en güzel saatleriydi bunlar, daha eve geç kalmaya çok vardı, herkes işinde gücünde, çocuklar okuldaydı. Bütün buluşmalarımızın hafifliği vardı üstümde.

Doğum günü kızının gözleri nemli, her şeyin üstüne vuran sarı bir gün ışığıyla boş birahanenin lambalarından sızan ışık birbirine karışmış meydana karşı oturuyordu. Kar topluyordu, ya da toplasın istiyorduk, Aralık ayındaydık.

Uzaklardaki kadınla, annesiyle konuşmuş. Her doğum gününde arar kutlarlarmış birbirlerini. İşaret parmaklarının sırtıyla gözlerini sildi.

“Adam gelmemiş!?”

“Gelmedi!”

“Ben de sandım ki…neyse”

Derken Mel geldi, adamın gelmeyişine pek oralı olmadı, çok acıkmış, kahvaltı bile yapmamış, doktordan geliyormuş, hasta filan olduğundan değil; yıllık rutin bakıma girmiş. Simir testi, momografi filan. Ee ne demiş doktor? “İçki ve sigara…”

“Ha! Tamam.”

Buranın mezeleri güzel miydi? Bilmiyorduk. Doğum günü çocuğu adamın mekanıydı burası. Nedense erkekler söz konusu olunca onlara kaç yaşına gelirse gelsinler çocuk diyor, hoş görüyorduk. Dil değişmeliydi. Söz! Bu konuya tekrar dönecektik. Garsonlara mı sorsaydık, adam nerde kalmıştı? Arası hep iyiydi onlarla, cömertliği bir yana muhabbet etmeyi sever, her birini adıyla sanıyla bilirdi.

Hah! Fer de geldi işte! Sarıldık, öpüştük. Doğum günü kızına en içten dileklerini sunar sunmaz adını eski posta hanlarından alan, meydandaki otele, Kervansaraya nazır karşılıklı oturduk. Nihayet ekip tamamdı. Adam hariç.

Geldi mi?

“Yoo biz de sana soracaktık, cevap vermiyor!”

“Gelir o gelir, kızla beraberdir” dedi fısıldayarak, etrafına bakarken elini ağzına siper etti, kimsenin umurunda olmasak da yerin kulağı vardı.

“Ay ne aldın? Adama da mı aynısını aldın?”

“İkinize de aynısı, kitap aldım.”

“Ama onun ki daha kalın!”

“Garsonlara sorsak mı onlar bilir, adam nerde kalmış?”

“Biz de biraz önce aynı şeyi düşündük ama sormadık tabi” dedi Al kıkırdayarak, doğum günü kızı çakırkeyif olmuştu artık.

Yağmur yağmaya başladı, dışardan gelen korna sesleri arttı, çocuklardan biri aradı, huzursuzlandık.

Adam hâlâ gelmedi.

Çocukların hepsi sırayla aradı, bir saat daha idare edebilirler miydi? Canlarına minnetti.

Ay ne çabuk büyümüşlerdi, daha düne kadar okuldan alıyor olmadı evde servis bekliyorduk. “O zaman bir tane daha.”

“Bir tane daha.”

Kimimiz müzmin evli, kimimiz nihayet boşanmış olsak da içinde eril sosu bol hikayelere katılarak gülüyor, kimin duyacağına aldırmadan muhabbeti çeviriyorduk. Hava kararmış, biz fark etmeden etrafımızdaki masalar dolmuştu. Erkekler “usulüne uygun” adabıyla demlenirken biz edepsizce güldük. Biraz daha, sonra biraz daha.

Şişeleri saymaya kalktık ama yarısında vazgeçtik.

Gıdı toparlama, detoks, botoks, gündem, sinema, eski radyo tiyatroları, edebiyat ve kim bilir daha kaç konuda gevezelik ederken, Yel elini saçlarının arasında gezdirdi, tarar gibi yaptı, “Karanlık kız,” diyecek oldu, yarım kaldı.

“N’oldu? Kime bakıyorsun Mel?”

Sigara kağıdını yalayan Mel kaşlarını kaldırıp çenesiyle işaret etti.

“Meloş geldi.”

Yelda Ugan Saltoğlu

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for SJack SJack says:

    Açıkçası fazla bir şey anlamadım öyküden. Fakat bazı betimlemelerinizi beğendim. Özellikle ilk iki paragraf öykünüz için iyi bir referans olsa da kalan kısımlar için aynı şeyi söyleyemem.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar