Öykü

Derinden Gelen Dehşet

Akdeniz’de bir balıkçı kasabası olan Uzunova’da yazın ortasında birden ortaya çıkan anormal serin hava, halk arasında şaşkınlığa yol açmıştı. Tüm o hayat veren sarı topu, çoğunluğun aksine kökten rahatsız edici bulan 27 yaşındaki Arya için bu tuhaf değişiklik son derece neşe vericiydi.

Cahil ailesine hiçbir şeyi belli etmeden sessiz sakin şekilde yaz tatilini geçirirken, bir şeylerin, iklimden farklı olarak denizin ortasındaki fısıltılarla yaklaştığını hissediyordu. Sadece düş gücü duyarlı olabilenlerin hissedeceği anomalilerin nabız gibi yaklaşan kıvılcımlarını aldığı nefeste duyuyor, her geçen gün soğuyan havayla birlikte gözü; denizin Uzunova Koyu’na yaklaşık birkaç kilometre ötede bulunan hizasındaki tuhaf dalgalanmalara daha çok takılıyordu.

Geceleri ava çıkan balıkçılar, sabahları yüzlerinin feri gitmiş şekilde perişan ve eli boş döndüğü yetmezmiş gibi, neredeyse medyaya yansıyacak denli kulağa deli saçması gelen deniz şeytanlarına dair söylentileri korku dolu dudaklarıyla fısıldıyorlardı.

Balıkların birden bire çılgına dönmüş şekilde toplu göçleriyle kasabanın temel geçim kaynağının sanki vakumlanmış gibi ellerinden kaçması, tüm ahalinin asıl canını sıkan olay olmuştu. Bunun üzerine çeşit çeşit dualar, yakarışlar, kurban kesmeler gibi her türden ilkel dini ritüellere başvursalar da değişen bir durum olmamış, üstüne üstlük hava, yazın ortasındaki iğrenç Ağustos ayına rağmen neredeyse Ocak’ın soğuklarına yaklaşmıştı. Üstüne üstlük günlerdir güneş açmıyordu

Oysa Arya ağustos ayından tam anlamıyla nefret ederdi. Tüm o hayat dolu organik yapış yapışlığın, insan çiftleşmesinin ve viral mutasyonların doruğa çıktığı üreme ve çoğalma ayı onun için tiksinç bir kusmuk yığınından başka bir şey değildi. Aklında tekinsiz kuzeye dair fısıltılar her geçen yılla artan asosyalliğiyle zihnine yüklenirken, böylesi tuhaf olaylar ve denizin üstündeki garabet dalgalanmaların oluşumuna neredeyse şaşırmadığı ve hatta beklediği bile söylenebilirdi.

Bulunduğu Orta Doğu coğrafyasının geri kalmış zihinleri arasında fazlaca vakit geçirmiş ve İskoç Riti’nin; fısıltılarını dinleyerek çağlardır dünyaya köklerini saldığı Uğursuz Ahtapot Tanrısı’nın nerede olduğu bilinmeyen gizemli mezhebinin çağrılarını fazlaca duyumsamaya başlamıştı. Artık zamanı gelmişti. Derinlikler ve dalgalar onu çağırıyordu.

Günden güne ailesinde artan huzursuzluklara, anne babasının kavgalarına, ablasının sevgilisinden hamile kalması gibi patlak veren skandallara ve ablasının babası tarafından evde duvardan duvara tokatlanarak dayak yemesine bile aldırış etmedi. Kendini zaten hiçbir zaman bu aileye ait hissetmemişti ki.

Ara ara, her şeye rağmen denize girmeye devam ediyorken usulca o tuhaf kabarmaların olduğu akıntı bölgesine yaklaşabildiği kadar yaklaşıyor ve gözlemlemeye çalışıyordu. Yeri geldiğinde sahil caddesi boyunca uzanan muz satıcılarının ardındaki sivri kayalıklara tırmanarak dizlerini kan içinde bırakmak pahasına bile olsa tepelerden o bölgeyi gözetliyordu.

Her seferinde biraz daha netleşen, akli melekeleri ziyana uğratacak bir siluetin boğuk dehşetiyle dolu hatlarını görüyordu.

Havanın günden güne kararıp bozmasıyla kasabadaki uğursuzluklar da artmaya başlamıştı. Normalde oldukça sakin bir yer olan Uzunova’da her gün yeni bir kavga, saldırı, taciz, kapkaç, intihar ve cinnet vakaları duyulmaya başlıyor, kasabalının huzuru günden güne bozuluyordu.

Ancak Arya esas bozulumun nerede olduğunu,o mide bulandırıcı hastalıklı parıltılarla yakalamıştı: Eski rezil eril düzenin çöküşünün başladığını görmüştü. Çoğunlukla geleneksel muhafazakar aile düzeni ve onun bürokratik işkence düzeneği olan devletçi parti sisteminin içindeki çatırdamaların başlangıç tetiği bu önemsiz kasabada çekilmişti. Ailelerin içinde isyanlar, babalarıyla yumruk yumruğa kavga eden oğullar, evden kaçıp bir daha ebeveynlerinin suratlarına bile bakmayan kızlar, belediye yönetimindeki aşağılık yozlaşmadan gelen para üzerine anlaşamayıp birbirine giren başkan ile yardımcıları gibi olaylar, çözülmenin en tehlikeli boyutunda; yani kurulu düzenin rasyonel mental zincirlerin düzleminde olduğunu gösteriyordu.

Arya günden güne neşeleniyor ve keyifleniyordu. Tüm kasabadan başlayarak dalga dalga yayılacak olan bu özgürleştirici tuhaf mor rengi çağrıştıran entropik zincir kıran kangrenin gelişimini zevkle izliyordu.

Rüyalarındaki hararetli sancılar had safhaya çıkmıştı. Düşlerinde, denizin altında, harçsız taşlardan yapılma anormal açılara sahip insanlık dışı bir geometriyle inşa edilen ısırgan otu kaplı tapınakların içinde, yarı insan yarı balina birleşimi acayip yaratıklar ona göz kırpıyor ve en derin bilinçaltı düşlerini tetikleyerek uykularından nefes nefese ter içine uyanmasını sağlıyorlardı. Son gördüğü düşte bazı korkunç imalar artık açıktan açığa belli olmaya başlamıştı. Daracık pullu kafasında tuhaf bir elips biçimli hastalıklı sarı renkli bir taç takan grotesk balina-insan karışımı yaratık; üzerinde kuru kafaların oyulduğu üç çatallı mızrağıyla denizin içinden ona doğru kaygan iç gıcıklayıcı kuyruğunu sallayarak yaklaşıp zaman geldiğinde içinden dürten bir hisle gökyüzüne bakmasını, o zaman göreceği o dayanılmaz fantastik şehir kubbelerinin üstünden Hiçlikten Gelen Hakikat’ın ona bakıyor olacağını söylemişti. İşte o zaman zamanın geldiğini anlayacak ve yapması gerekeni bilecekti Arya.

Günden güne az yiyip zayıflamaya başlamıştı. Artık nihayetinde akşam yemeğini tamamen reddettiği bir gece, aile içindeki kavgaların doruğa çıktığı ama onun yine umurunda olmadığı fırtınalı yağmurlu bir tuhaflık gecesinde birden zihnine binlerce kırbaç vuruluyormuş gibi hissetti. Sanki gözlerinin önünde fırtınalı doruklarıyla Deliliğin Dağları’nın o korkunç, sıra sıra küpleriyle dizili kafir manzaraları gelmişti. Bir an kusacak gibi olsa da kendini toparladı ve evin balkonuna koşarak gökyüzüne baktı.

Her ne kadar kendini hazır hissettiğini sansa da hayatındaki en dehşetli çığlığı attı.

Düşlerindeki o bilinmeyen karanlık denizaltı diyarlarına ait balık-insan yaratıkların ona sözünü ettiği “Şey” i görmüştü. O gözlerinin içindeki hastalıklı kusmuk sarısı akının fokur fokur kaynayan tabakası içinde dikey yılan irisleri kendine bakan; dört bir yanından vıcık vıcık vantuzları sürekli aç şekilde kıpırdayan, şişkin ve duyargalı bir kafaya sahip Hiçlikten Gelen Hakikat ‘ı görmüştü. Günden güne kabaran denizdeki akıntı bölgesinde o hayal meyal seçip de korkuyla irkildiği şeklin ta kendisi, ama çok daha net ve tamamlanmış haliydi bu. Lanet olasıca şey tam da denizin dibindeydi aslında! O insansız, tanrısız, Batıni cehennemlerin dibinden çıkagelme deniz şeytanlarının tapındığı iblis tanrısıydı. Eski insanların adını uğursuzca söz etmekten sakındığı, Mısır’daki Gnostik Nag Hammadi tabletlerinde bile üstün körü bir gönülsüzlük içinde ima edilen, Necronomicon’un yazarı deli Arap Abdul Alhazred’in tiksinti dolu birkaç paragrafla söz ettiği, en önemlisi sadece yüksek bir hayal gücüyle bunları ürettiği sanılan deliliğin eşiğinde yaşayıp ölen ünlü gotik korku yazarı H.P. Lovecraft’ın sayfalar boyunca yarım yamalak titrek imalarda bulunduğu ve balina-insan mutasyonu yapışkan grotesk elçilerinin gelişini duyurduğu Tek Gözlü Hakikat’tı o: Yücelerin Yücesi Cthulhu! Yıldızlar doğru açılarla hizalanmış, cehennemin kapıları denizin dibinden aralanmıştı.

Ömründe ilk defa, gündelik hayatında tutunmuş olduğu temel akıl sağlığı prensiplerinden mahrum kalmıştı. Bir an düşecek gibi olduysa da, gecenin içinde çın çın yankılanan sinir bozucu çığlığını duyan aile bireyleri, kendi hengamelerini bırakıp balkona koşmuş ve Arya’yı düşmek üzereyken yakalamışlardı.

Artık harekete geçmiş ve organik bedenler üzerinde kendini manifeste edebilmenin fitilini ateşlemiş olan Tek Gözlü Hakikat’in, o duyargalı ve pullu kafasıyla sonsuz hiçlikten gelen kafir tanrının ölümlü elçileri üzerinde hiçbir ebeveynin, hiçbir otoritenin, hiçbir silahın engelleyiciliği olamazdı. Ömründe daha önce duymadığı bir deli kuvvetiyle anne babasını tek hamlede yere devirdi. Korkuyla ağlayan kız kardeşinin yanından hışımla geçerek kendini sokağa attı.

Artık kasabada tam bir toplu anarşi hakimdi. Nereden türediği belli olmayan, sakin bir balıkçı kasabasında hiç rastlanılmayacak mafya fedaileri çarşıya çıkan sokağın yukarısında polisle çatışıyordu. Onlarca ölü ve yaralı vardı. Sokağın yukarısından aşağı doğru yağmur sularıyla birlikte insan kanı akıyordu. Oysa Arya’nın burnuna, kabaran ve şimdi akıntı bölgesinde anormal büyüklükte dev dalgalar oluşan Akdeniz’in yozlaşmış yüzeyinden tuzlu çürümüşlük kaplı anormal kokular geliyor, onu deliliğin okyanuslarına çekiyordu.

Nereden bildiğini bile bilmeden, istemsizce belli bir korkunç kafirlik mantrasını gittikçe yükselen bir kreşendoyla söylemeye başlamıştı:

“Iä Iä Cthulhu fhtaghn!”

“Ph’nglui mglw’nafh Cthulhu R’lyeh wagh’nagl fhtaghn.”

Sahildeki soğuk kumlardan geçti. Arkasından koşturan ailesinin seslenmelerini hayal meyal duyuyordu ama zihni orada bile değildi. Kıyıda çırılçıplak soyundu ve kendini kabaran deliliğin tatlı ıslaklığına bıraktı. O andan itibaren sanki yüzmüyordu da dalgalar onu gitmesi gereken yere götürüyordu. Çılgınlığın nemli dalgalarının arasından kendisinin de eşlik ettiği, yıldızların uğursuz dölüne olan tapınma ilahileri daha net, kulak tırmalayıcı şiddette duyuluyordu.

Başı dönerek kendini bıraktığı suların yükselip alçaldığı hengamenin arasında, Kıbrıs’ın Beş Parmak Dağları’nın; tüm perspektif ve uzay-zaman kuramlarını alt üst edecek biçimde sahile çok yaklaşıp sanki görünmeyen yeni bir ufuk çizgisinde süzülür gibi durduğunu gördü. Aynı zamanda Dağlar’ın çıplak tepesindeki zayıf hastalıklı ateşlerin çevresinde dans eden orantısız korkunç gölgeler, ağza alınmayacak acayiplikteki bilinmeyen dillerde Ahtapot Tanrısına ilahiler okuyordu.

Arkasındaki çığlıklar, bağırışmalar, silah ve polis sirenlerinin sesleri artık zor duyulmaya başladığında bilinçli dalgalar onu hedefine getirmişti.

Korkunç bir derinliğe açılan karşı konulamaz girdap onu nefes almasına bile izin vermeden içine çekti ve Arya, anında bilincini yitirdi.

O andan itibaren, buğulu kaygan, rasyonel düzlemlerin ötesinde gerçekliğin anormal bir çarpıtılması olan Düşler Alemi’ne girmişti. Bir yandan biliyordu ki bedeni ölmemişti ve denizin diplerinde o tariflerini yapmaya çalışanları delirtecek olan Yüce Cthulhu’nun balina-insan melezi anormal mutasyonlu elçileri tarafından alınmıştı.

Telepatik olarak onunla Düşler Alemi’nin sınırsız denizaltı diyarlarından sesleniyor, aralarına hoş geldiğini ilan ediyorlardı. Yücelerin yücesi, sıradan, gündelik yaşama tutunan kaba saba insanlara fısıltılarını aktarmaz, aktarsa da zaten onlar duyamazdı. Ancak Arya gibi, dünyanın her köşesinden sanatsal ince duyarlılığa sahip, deliliğin ahtapot vantuzlu tanrısının anormal yankılarını tüm insanlığa mor renkli bir kangren gibi yayabilecek olanları seçerdi.

Arya için reddetmek gibi bir şey söz konusu dahi olamazdı. Bedeni Eski Tanrılar’ın yabanotları ve zehirli cadı tohumları ile kaplı unutulmuş korkunç sunaklarında kurban verilerek ona yeni, yapışkan küfürlerle dolu balina-insan melezi bedenlerinden verilecek ve o da Cthulhu’nun ölümsüz kafir elçilerinden biri olacaktı.

O perişanlık içindeki çamurlarla kaplı asla ölmeyen kötülüğün uyuduğu harçsız anormal şehrin telepatik zihin yakıcı görüntülerine hasretle baktı. Artık uyanışın zamanı gelmişti. Sonsuza dek, tanrısız Batıni boşluklarda ölümlülerin hiçliğe karıştığı, dünyayı kasıp kavuracak olan entropik çürümenin kafir elçilerinden biri olarak Cthulhu’nun çağrısını yanıtlamış ve olmak için doğduğu şeyi olmuştu.

Can Çelikel

12.03.1992 Alanya doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. Şimdilik Adana’da yaşıyorum.