Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Gulyabani’nin Asası – 2

NOT: Bu öyküyü okumadan önce GULYABANİ’NİN ASASI adlı öyküyü okumanız, devamlılık açısından önem teşkil etmektedir.


Elma ağaçlarından birinin gölgesinde nefeslenip susuzluğunu gidermek üzere otururken aklından bir türlü atamadığı düşünceler yine seslenir olmuştu kulağına. Ta derinlerden gelen bu sesler kah onu zafere taşıyor kah bataklara atıp cesedini kurtlara yem ediyordu. Lakin sonunda iki tarafa da kulağını tıkamayı başarabilen Hami yalnızca içinde bulunduğu zamana kilitleniyor, gelecekte olacakları Allah’ın takdirine bırakıyordu.

Artık önünde aşması gereken sadece bir tepe kalmıştı. Koca Babasının tarif ettiği mağara o tepenin zirvesinde bulunmaktaydı. Güneş yavaş yavaş şarka yüzerken karnını doyurmuş, sarf ettiği kuvveti geri kazanmıştı ki artık yolculuğunun son demine devam edebilirdi. Yanında sadece artık yarılanmış azık bohçası, boynundan hiç çıkarmadığı cevşeni ve zorlu yollarda kendisine destek olan sopası vardı.

Hava kızıla iyiden iyiye boyanıp büyük aydınlık yerini küçük aydınlığa bırakırken Hami tepenin zirvesine ulaştı. Önünde küçüklüğünden beri hikayelerini dinlediği mağara girişi duruyor, ardında tarlalar ve orman yan yana sıralanıyordu. Bismillah deyip havanın kararıyor olmasına aldırmadan örümcek ağı bağlamış mağara ağzından içeri adım attı. Daha o anda içini saran ürperti sadece bir an sürdü.

Ne tarafa yürüyeceğini, mağaranın ne derinlikte olduğunu, içeride yabanıl hayvanların tüneyip tünemediğini bilmiyordu. Tek bildiği şey kaderinde mağaradakilerle yüzleşmek olduğuydu ve Hami şu an tamamıyla tevekküldeydi. Sopasının ucuna sağlam şekilde sardığı yağlı bezi tutuşturarak aydınlattığı yolda yürümeye koyulmadan önce önünü ardını kolaçan etti. Az evvel kabir kadar karanlık olan boşluk şimdi kızıllığa bulanmış, yolunu aydınlatıyordu lakin Hami değil de bu görüntüye başka bir göz şahit olsaydı eğer manzarayı cehennemî bir aydınlık olarak tasvir ederdi. Yüreğinde taşıdığı cesarete ve kanındaki kutsiyete rağmen Hami de kendisini kusursuz ve korkusuz görmüyor; ancak korkularını bastırmayı, onlarla baş etmeyi en iyi şekilde becerebiliyordu. Dışarıdaki havadan daha taze olan mağaranın havasını içine çekerek nemli taşların arasında yürümeye koyuldu.

Bin yıllar boyunca tavandan damlayan ve yerden sızan su damlalarıyla aşınan ve kayganlaşan zeminde rahat yürüyemese de bir müddet sonra mağaranın sonuna varmıştı. Geniş bir gölün, sarkıt, dikit ve oyukların bulunduğu alanı gözleriyle tarayıp Gulyabani’nin asasını aranmaktayken gözleri bir anda dikitlerden birinin önündeki kayaya ilişti. Kayanın üzerinde öylece durmaktaydı asa. Üç metreyi geçkin uzunluğu bulunan asa dümdüz değil, yamuk yumuktu ve iki ucunda iki farklı oyma baş vardı. Bir tarafındaki yusyuvarlak, ay kadar pürüzsüz, diğeri yamuk yumuk ve şekilsizdi.

İçinden bir kez daha besmele çekip bir iki dua okuduktan sonra asanın bulunduğu kayaya yöneldi. Gölün suları mağaranın her yanına vurduğu gibi asanın bulunduğu kayaya ve bizzat asanın kendisine de vuruyor, dalgalandırıyordu, böylece asada oluşan görüntü adeta sihirli bir nesneyi, bir öte dünya alametini gördürüyordu gözlere.

Elini asaya uzattı. Daha teni ona yaklaşır yaklaşmaz bir karıncalanma hissetmişti parmaklarında ki dokunduğunda, yıldırım çarpmışçasına irkildi. Bu his bir an sonra bütün vücuduna dalga dalga yayılan ve sonunda aynı şekilde geri çekilen bir ürperti, bir ölümle yüzleşme anının habercisiydi.

Hami kendini zar zor geri çektiğinde asa olduğu yerde dönmeye, onun varlığının farkında olduğunu belirtmek ister gibi hareketlenmeye başladı. Önce yatay şekilde daireler çizerek dönmekte olan asa bir müddet sonra hafif bir açıyla dikilerek hareketine devam etti. Hızı öyle kuvvetliydi ki Hami’nin gözleri asayı seçemiyor, sadece onun buğusunu görebiliyordu.

Asa öyle hızlı dönmekteydi ki mağaranın muhtevasındaki taze ve soğuk havayı etkisi altına alıp kısa sürede bir girdap oluşturdu. Ve Hami’nin tek yapabildiği, olduğu noktadan asanın fırtınasını izlemekti.

Sonunda vücudundaki elektrik şokunu ve ruhundaki şaşkınlığı atlattığında asanın fırtınası sadece havayı değil çevresindeki taşları da içine katmış, gölün suyunu köpürtmeye başlamıştı. Bu noktada Hami ayakta durmakta zorlanıyor, asanın fırtınasına kapılmamak için yakınlarındaki bir dikite sıkı sıkıya yapışıyordu.

Bir eliyle tutunduğu dikitten ayrılamazken diğer elinde taşıdığı meşaleyi yere çoktan atmıştı. Hala devam etmekte olan sahte fırtına şiddetini sabitlemişken dönmekte olan asadan sesler yükseldiğini fark etti. Islık, haykırış, ağlayış benzeri bu sesi Hami o anda her şeye yorabilirdi ki fırtınanın başlaması gibi kesilmesi de bir anda oluverdi. Aniden eski sessizliğine bürünen mağarada o ve asa tekrar yalnız kalmışlardı. Asa sanki konuşmasını bitirmişti de sözü ona vermişti.

Bu sefer kayanın üzerinde, çakılmış gibi dimdik durmaktaydı. Hami cevşenini bir kez daha öptü ve asaya tekrar yöneldi. Koca Babasına onu yok edeceğine dair söz vermişti ve bunu ona dokunmadan yapmanın bir yolunu bulamazsa tekrar asaya dokunmak zorunda kalacaktı. Yine olağanüstü şeyler yaşamaktan çekinen Hami’nin gözüne yere attığı meşale iliştiğinde onu nasıl yok edebileceğini kavramıştı. Cehennem! Bütün günahkarların temizlenme yeri…

Asayı yakarak yok etmek üzere meşaleyi alıp ona doğru yöneldi, alevi yanaştırdı ve onu tutuşturması için bir müddet bekledi ancak umduğunun olmayacağını anlaması beş dakikayı bulmuştu. Onca zaman harıl harıl yanan meşaleyi demire tutsa demir erir, kocaman bir keçinin altında olsa beş dakikada pişerdi ancak asanın ahşabında en ufak bir yanık belirtisi bile görülmüyordu.

Onu bu şekilde yok edemeyeceğini anladığında çaresiz tekrar ona dokunmaya karar verdi. Bu habis nesneyi dünyadan azat etmeli, bir şekilde onu yok etmeliydi lakin aklına bir türlü fikir gelmiyordu. Her zaman yaptığı gibi her şeyi oluruna, kadere bırakmaya ve ölecekse de şahadete erişerek ölmeyi diledi.

Sonunda Allah’a sığınıp asayı avuçladığında gözleri bir anda karardı. Aynı anda gözlerinin önünde bembeyaz bir ışık patlaması meydana geldiğinde arzusuna ulaştığını sandı lakin öyle olmadığını anlaması yine saniyeler sürmüştü.

Etrafını saran ışık, gücünü yitirip tekrar görebilir olduğunda karşısında asayla birlikte duran gulyabaniyi de görünce afallayıp kalmıştı. Beş metrelik dev cüssesi ve yerleri süpüren boz sakalı ile karşısında asasına tutunmuş dikilen yaratık koca gözlerini belertmiş ona bakıyordu. Ve sonunda ölüm sessizliğine bürünen mağaranın duvarlarında yankılanan sesiyle konuştu gulyabani.

“İnsanlar arasından ayrılıp kovuğuma gelebildiğine göre alelade bir soydan gelmiyorsun! De hele, kimsin sen?”

Hami tir tir titreyerek dikildiği yerde dururken cinin büyüsünden midir nedir dudakları istemsiz şekilde hareket etmeye ve kelimeler dökülmeye başladı. Kendini ve soyunu tanıttıktan sonra gulyabaninin yüzü değişivermiş, korkutuculuğu katmerlenmiş, siniri hoplamıştı adeta.

“Be hey gafil! diye mağaranın taş duvarlarını zıngırdatan sesiyle gürledi. “Ruhumu öte diyara taşıyanın dölünü sağ koymayacağımı bilmez misin ki böyle bir cahilliğe kalkıştın! Hele de bırak insanları cin âleminin bile değmeye cesaret edemediği asamı imha etmek niyetiyle?”

Bu sözler karşısında bir şey söyleyemeyen Hami’ye doğru bastonunu ıslak zemini döve döve yaklaşan Gulyabani çocuğun tam karşısına dikilince asasını havaya kaldırıp büyük bir gürültüyle yere vurdu.

DEVAM EDECEK

Adil Öztürk

Yazmaya şiirle başlayıp kısa öyküyle devam ettim. Fantastik kurguyla tanıştıktan sonra öykülerim çeşitli edebiyat sitelerinde ve e-dergilerde yayınlandı. Epik fantezi şiiri denemelerim olsa da henüz paylaşmaya cesaretim yok. Her gün bir haiku yazarım. 2015 En İyi Canavar Hikayesi Yarışması ‘nda “Yaltar Han Efsanesi” adlı öyküm birinci seçildi.

Gulyabani’nin Asası – 2” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *