Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Güney Denizlerinde

(“Büyücü’nün Tuhaf Romantizmi” adlı hikâye serisinden takribi 20 yıl kadar önce geçen, Wyern Kızılaba nam büyücümüzün eski eşkıya Sansar’la henüz tanışmadığı, keşfedilmemiş bir adada geçen kısa macerası. Okumak şart değil ancak Wyern Kızılaba kimdir, Acunal ne menem bir diyardır, aşinalık yaratması açısından önerebilirim: http://songulyabanininyeri.blogspot.com.tr/2013/02/buyucunun-tuhaf-romantizmi-1.html, http://songulyabanininyeri.blogspot.com.tr/2013/02/buyucunun-tuhaf-romantizmi-2.html, http://songulyabanininyeri.blogspot.com.tr/2013/02/buyucunun-tuhaf-romantizmi-3.html. Bu hikâyeler gibi kısmen tiyatro metni gibi diyaloglara ve parantez içindeki duygu-durum ve hareketlere dayanmaktadır. Yukarıdaki hikayenin girişinde de belirttiğim gibi ilham kaynağı Terry Pratchett’ın Diskdünya’sıdır.)

Herhangi bir gezegen ya da paralel evrenlerden biri…

Burası Acunal…

Gökyüzünde arada bir görülen kaynağı belirsiz kızıl ışıltılara binaen böyle bir isim takmışlar. Burada bir sürü kıta, bir sürü ada, bir sürü şehir ve ülke, bir sürü insan ve tahmin edileceği üzere bir nice “mevzu” var… Dünyamızın zaman hesabına göre Orta Çağ ile Yeni Çağ arasında bir zamana tekabül etmekte olan bir dönemdeler…

Mizahi açıdan aşinalık uyandırabilir. “Bizim memleket lan aynı!” dedirtebilir. Ancak meçhul bir tarihçinin deyimiyle: “Doğrudan bizi anlatıyor diyemem ama bize yabancı bir yer olmadığı kesin…”

Evvelce aşinası olduğunuz Akdiyar’dan çok çok uzakta, iki kıtadan da güneye denk düşen, her daim sisli ve nemden yapış yapış olan tuhaf bir iklim özelliği gösteren güney denizinin bulanık diplerinde oynaşan tuhaf kollar vardı. Gece vakti karanlık deniz diplerinde ancak karanlıkta yaşaya yaşaya görebilen ucubik isimli ufak deniz canlıları fark etmişler ve inceden voltalarını almışlardı. Vantuzları olan bu gri kollar oldukça aç ve tehlikeli görünüyordu. Çünkü vantuzlar neredeyse bir insan boyundaydı ve metrelerce uzanan dev kolların üzerinde binlercesi bulunuyordu. Açtı zira en son kahvaltısını birkaç gün önce Orta Deniz’den yolunu şaşırarak o taraflara gelmiş olan koca bir balinayla gerçekleştirmişti. Çünkü kollarının bitimindeki kaleler büyüklüğündeki kafasının altında, kumlara sürünen ağzının içinde her biri insan boyunda ve bilenmiş kılıçtan keskin yüzlerce sivri diş bulunan, okyanusun sayılı dev ahtapotlarındandı. Kadim zamanın Agrabul (Akdiyar’lı, evrensel şöhrete sahip mitik bir kahraman) dâhil sayılı kahramanlarının kılıcından su altında nefes alamamaları ve alabilenlerin de derin denizlerle alakalı olmamaları sayesinde kurtulabilmiş yegâne deniz canavarlarındandı. Birbirlerine bulaşmamak için üreme zamanları haricinde (birkaç yüzyılda birdi) birbirlerinden uzak dururlar, beslenmek için dişlerinin kovuğunu doldurabilecek canlıları tercih ederlerdi. Deniz ejderhaları ve kıçı başka sıfatı başka deniz canavarları onun için mercimek çorbasının yanında kırılmış bir baş soğandı, iştah açmakla birlikte doyurmuyorlardı. Kocaman ve turuncu gözleri suyun yüzeyinde yüzen ufak ancak hatırı sayılı büyüklükte bir şeye takılmıştı. Dev bir canlı olduğunu düşünerek kollarıyla ona uzandı. Vantuzları ahşabın tadını algılayınca bıraktı, daha önce açlıktan tadına birkaç kez bakmak zorunda kaldığı, ufak kemikleri dişlerine takılıp sürekli ağrı yapan insanları taşıyan teknelerden biriydi. Denizin derinliklerinde dişçi de olmadığından (hekimlik üniversitesine deniz canlıları kabul edilmiyordu) yemeyi tercih etmiyordu. Gençlik dönemlerinde ergenliğin getirdiği isyan hissiyle zevkine batırdığı birçok gemi ve hatta olmuştu ancak yaşı ilerlediğinden bu tip fevriliklerde bulunmuyor, ekmeğine bakıyordu. Bu nedenle ahşabın tadını algılar algılamaz kısmetini başka derinliklerde aramak, denk geldiği mitolojik devirlerden kalma başka canavarlara denk gelebilmek umuduyla kumların, kayaların ve batık gemilerden kalma çürümüş tahtaların üzerinden sürünerek Gidilemeyen Okyanus’a doğru ilerledi.

İşte güneyin esrarengiz denizlerinde dalgaları yararak ilerleyen o geminin hamsi kokan güvertesinde Wyern Kızılaba adında sıradan bir büyücü dikilip durmaktaydı. Beşinci Seviyenin son demlerini yaşayan bir büyücüye göre oldukça kendinden emin duruyordu. Her ne kadar balık kokusundan rahatsız olsa, karanlık gecenin perdesi ve dipsiz deniz onu ürkütse de pek belli etmemeye çalışıyordu. Aslında bu cesaret hali tamamen ticari bir kaygıydı, kazıklanmamak için o yerin yerlisi gibi görünmeye çalışıyordu. Espri Tanrısı Celmyelez’in: “Lanet tekne-mil uygulaması nedeniyle bir yer ismini yanlış telaffuz etmek ve yabancı olduğunu belli etmek, bir gemicinin ve tayfalarının düğün masraflarını karşılamakla eş değerdir!” buyruğu sadece dini bir buyruk değil, Acunal’da yaşayan çoğu kimsenin hayatta kalma kurallarından biriydi. Ancak renkten renge giren suratı, Wyern’i bu yerlilik çabasında yalnız bırakmaktaydı.

Nasıl düşmüştü buralara, bu kadar uzağa yolu?

“İBLİS ÇAĞIRMA VE KOVMA ÜZERİNDE LANET VE UĞURSUZLUK BÜYÜLERİ VE BUNLARIN UYGULANMASI” başlıklı, neredeyse Büyü Tarihi’nin seyrini ve bilgilerini etkileyecek bir araştırma için, üstelik seviye atlamanın haricinde nişan da alabilmek için (kendisi paralel evrenlerden birinde 99 alsa intihar edebilecek türden bir inekti) on yıl süren bir dünya seyahatine çıkmıştı.

Acunal’ın bilinen kıtalarını ve adalarını kuzeyden güneye doğudan batıya gezmiş, şehir kütüphanelerinden şahsi arşivlere dek girip çıkmış, hatta nişan uğruna köylere kasabalara dek inip kocakarı beddualarına dek inen bir derleme gerçekleştirmişti. On yılın sonunda hastalık ve bürokratik işlemler gibi sayısız tehlikenin ardından en son güneye inmişti. En güneyde kalan Antiliya kıtasının da güneyinde kalan bilinen son ada olan Menzilahirya’ya doğru yola çıkmıştı. Görece sorunsuz, sakin bir ada olduğunu işittiğinden müdür yardımcısının muhabbet çevirdiği boş resim dersine gider gibi yanına sadece bir not parşömeni almıştı. Çoğu eşyasını Antiliya’nın güneyinde bulunan bir Güneş Tapınağı türbesindeki (Güneş Rahipleri Acunal’ın ilk ve tek bankacıları olarak bu sistemi Tapınak Alpleri’nden beri devam ettirmektedirler) kasalardan birine bırakarak Gidilemeyen Okyanus’un istikametinde bulunan Menzilahirya adasının yolunu tutmuştu. Adaya uzakta olduğundan istasyon sayılan ufak bir adadan aktarma yapılarak ulaşılıyordu. (“Öndeki araca geçelim, acele etmeyelim!”) Bindiği tekne de o istasyon olan adaya doğru ilerlemekteydi.

İşte şimdi sisler arasında, hamsi kokan bu teknenin güvertesinde dikilip duruyordu. Aynı şekilde tayfalardan biri de Wyern’in suratındaki mavi rengin sırrını çözebilmek için onun burnunun dibinde dikilmekteydi. Wyern adamın dikilip durmasına sinirlenince sormadan edemedi ve geyik tanrısı Cirene’nin (geyik yavrularıyla bağlantılı bir isimdi) ilhamlarına kapıldılar:

Wyern: (Bastırmaya çalıştığı sinirle) “Neden yüzüme bakıp durduğunuzu öğrenebilir miyim?”

Tayfa: (Şaşkın) “Daha önce hiç senin gibi birisini görmemiştim, ırkın ne?”

Wyern: “Büyücü?”

Tayfa: “Daha önce de büyücü gördüğüm oldu ancak yüzleri normaldi?”

Wyern: “Irkımla alakası yok! Sadece deniz tuttu!”

Tayfa: “Geçmiş olsun?!”

Wyern: (Mide bulantısını bastırmaya çalışarak)“Sağ ol…”

Tayfa: “İlk yolcuğun herhalde?”

Wyern: “Hayır daha önce de deniz yolculuğu yaptım. Çehremi etkileyecek bir bulantı yaşamamıştım sadece!”

Tayfa: “Sislerden ve nemden olmalı. Bu denizler gerçekten tuhaftır. Sislerin ardında nelerin olduğunu tanrılar bilir.”

Wyern: “Bu lanet olası sislerin ardını görebilirlerse tabi… Hep böyle sisli midir?”

Tayfa: “Çoğunlukla. İstasyondan sonra Menzilahirya’ya doğru açılır bazı bazı. Yani yanındaki bir kişinin burnun ucunu görebilecek kadar…”

Tekne sallana sallana ilerlerken sislerin ardında belli belirsiz bir soluk ışıltı göründü. Işık gittikçe koyulaşmaktaydı zira sisler çözülmemeye gayret ediyordu. Denizin ortasında tuhaf bir şekilde yükselmiş bulunan bir kayalığın üzerine inşa edilmiş kısa iskelenin ucundaki büyükçe lamba ile iskelenin hemen dibindeki taştan bir kulübenin çatısının altındaki bir başka büyük lamba aydınlanıyordu. Tekne iskeleye yanaştığında Wyern’in yanında bekleyen tayfa güvertedeki beyazlığa doğru: “İskele verilmeden atlamayalım!” diye seslendi. Yan yana çakılmış iki büyük keresteden ibaret sözde iskeleyi gören Wyern bunu güvenli bulmayarak bir sıçrayışta iskeleye doğru süzüldü. Tayfa şaşkınca ona baktıktan sonra: “Eşyan meşyan var mı?” diye sordu. Wyern kafasını hayır anlamında sallayınca iskeleyi kulübenin önündeki iskeleye uzatıp bıraktı. Tayfa: “Gemi sabaha gelir, istasyonda bekleyebilirsiniz!” diye seslenince kulübenin demir kapısının önüne geldi. Kapıyı yumrukladığında arkasından bir iskemlenin tahta zeminde sürtünmesi duyuldu. Akabinde kapının üzerindeki ufak bir gözetleme deliği açılarak feri sönmüş bir çift göz kendisine baktı. Yaşlı ve dumandan (tütün) can çekişen ejderha gibi rahatsız edici bir sesle istasyon bekçisi olması muhtemel biri: “Kim o?” diye sordu.

Wyern: (Karnını tutup kapının kenarına dayanarak, sinirle) “Yolculardan biriyim! İçeride beklememi söylediler!”

Muhtemelen istasyon bekçisi: “Doğru. Korsan olma ihtimalin yok, bu denizlerde pek olmaz. Hem zaten korsan olsan kapıyı niye çalasın basbayağı yolcusun?”

Wyern: (Kapının kenarına istifra etmeden hemen önce) “Ölmek üzereyim be adam aç şu kapıyı!”

Wyern yere çömelmiş kendine gelmeyi beklerken iskemlenin tekrar zeminde gıcırdadığını ve demir kapının açıldığını duydu. Kafasını çevirdiğinde iki büklüm, saçı sakalına karışmış bir adamın kendisine baktığını gördü. Yaşlı adam iskeledeki tekneye bakıp bağırdı: “Başka yolcu veya yük var mı?” Tayfa: “Tek yolcu var. Yük yok. Sende yük veya yük var mı?” İstasyon bekçisi: “Yolcu var ama Menzilahirya’ya gidecek. Bir de Menzilahirya’dan baharat yükleri geleceğini söylediler ama birkaç güne gelip alacaklarmış.” Tekne ihtiyarın sözleri üzerine iskeleden ayrılarak uzaklaşmaya başladı ve sisler içinde gözden kayboldu.

İhtiyar, Wyern’e dönüp tiksintiyle sordu: “Neden oraya kustun ki?”

Wyern: (Bezgince) Haklısın. Tuvalet gibi bir şey var mı burada?”

İhtiyar: “Tuvalet yok. Kayalıklara doğru işini görürsün, dalgalar halleder.”

Wyern: (Şaşkınca) “Peki banyo?”

İhtiyar: (Alelade bir şey söyler gibi) “Burada pek banyoya ihtiyaç duymazsın. Kokudan rahatsız olacak pek kimse gelip gitmez. Tüccarlar, kaçakçılar falan. Hoş görünmeni gerektirecek kimse yoktur… Bilirsin yani kadınlar pek uğramazlar…”

Wyern: “Amca ne pis geyiğin varmış senin de. Cirene rahibi misin nesin?”

İhtiyar: “Buralara pek gelen giden olmaz. Bazen tekneciler gelirler. Uzun süre sohbet edilecek kimse de olmayınca çeneye vuruyor haliyle. Bu istasyon görevini suçlular yürütür genelde. Seneler önce Akdiyar’dan bir korsan gemisine binerek buralara dek düştüm. Hattiya’da bir soylunun mücevherleri yüzünden zindanı boylayacakken buradaki görevi şans eseri öğrenip kabul ettim. Buradan ayrılmam yasak, zaten istesem de ayrılamam. Tüm işim gelen giden gemilere bakmak ve kaydını tutmak. Adaya teftişe gelen Hatti Liman Muhafızlarına tuttuğum kayıtları teslim ederim. Onlar da biraz Hatti akçesi, bir de birkaç fıçı yiyecek-içecek verdikten sonra geri dönerler.”

Wyern: (Tekrar istifra eder) “Bana ne be adam! Canımla uğraşıyorum burada. Lanet olası berbat hava yüzünden!”

İhtiyar: “İlk zamanlarda benim de midem bulanırdı böyle. Sonra dalgalara alıştım burada dura dura. Hem Hatti arpa suyunun ve Mısrus’un ballı şaraplarının da çok etkisi oldu. Haydi içeri geçelim de sana bir maşrapa Mısrus şarabı vereyim. Mide bulantısına iyi gelir…”

İhtiyar, Wyern’in yerden kalkmasına yardım ederek onu kulübeye aldı. Çatıya çıkan bir merdivenin altına denk düşen mahzen kapağı, iki tane koltuk ve bir tane uzun koltuktan oluşan, önünde alçak bir sehpanın bulunduğu, kapının hemen yanında belge ve kitaplarla dolu iki kitaplıkla köşede bulunan üzeri türlü çeşit kağıtla kırtasiyeyle dolu bir tür danışman masası, masanın arkasında kirli bir yatak ve sandalye… Wyern’in dikkatini bu keşmekeşin içinde kahverengi bir yağmurluk giymiş, gözlüklü ve altmışlı yaşlarında görünen, büyükçe bir çanta taşıyan tuhaf görünümlü bir adam çekti. İhtiyar bekçinin yardımıyla koltuklardan birine oturan Wyern iki kandille aydınlanan odaya daha detaylı baktı. Duvarlarda takvimin yanı sıra ihtiyar bekçinin libidosunun henüz ölmediği zamanlardan kalma neredeyse kendisiyle yaşıt (büyücüler biraz fazla ömür sürerdi ama genç gösterirlerdi) çıplak kadın tasvirleri gördü. Ancak bunlar Antilya adasının genel sanatını yansıtan profilden, paralel evrenlerden birinde piramitlerden aşina olabileceğiniz türde profilden resimlerdi.

Gözlüklü adam Wyern’e doğru eğilerek bir tutam kurumuş yaprak uzattı: “Sanırım buralara yeni geldiniz. Buraya özgü bir bulantı türüdür. İçtiğiniz bir şeye şu “dirgenotu”nu katıp içerseniz bıçak gibi keser…”

Wyern şüpheyle baktı önce. Büyücüler gerek uğraştıkları ilimden gerek akademik çekincelerden ötürü ziyadesiyle paranoyak olduklarından en önce bitkiyi adamın elinden alırken adamın zihnini yokladı. Herhangi bir kötü niyet emaresi görmeyince ihtiyar bekçinin uzattığı bir maşrapa dolusu ballı Mısrus şarabına katarak tepesine dikti. Gerçekten de kısa süre içerisinde bulantısının kesildiğini hissetmişti. İhtiyar bekçi koltuklardan birine çöküp uzun çubuktan bir dumanı ufak çak-çak ile yaktıktan sonra arkasına yaslandı: “İyi gelir demiştim. Kuşkusuz şu yaprakların da tesiri var.”

Wyern: (gözlüklü adama hitaben) “Siz de büyücü müsünüz?”

Adam gülümseyerek karşılık verdi: “Hayır efendim sadece bitki araştırmacı. Belki duymuşsunuzdur İhmit M’rangi. Kitaplarım vardır. Siz büyücüsünüz sanırım?”

Wyern: (bir yudum daha Mısrus şarabı içtikten sonra) “Beşinci seviye. Vusta, Havas ve Ayiniyye nişanlarına da sahibim.”

İhmit: “Hem de nişan sahibi! Oldukça meşakkatli bir çalışma hayatınız olmalı. Büyücülerin dünyası da en az bitkiler kadar ilginçtir bence…”

Wyern bu cümlenin şaşkınlığını (gökdelen ile gecekondu karşılaştırması gibiydi) atlatamadan ihtiyar bekçi araya girdi: “Peh! Büyücü mü? Tüm bu kılığından ve üstündeki parlak şeylerden anlamalıydım! Ancak mide bulantısına bile engel olamadıktan sonra onca hokkabazlığın ne yararı var anlamadım?”

Wyern: (ihtiyarı acı çekerek öldürmek ile sürüm sürüm süründüren bir lanete maruz bırakmak arasında kalmışken) “Uzmanlık farkı! Ben kara büyücüyüm. Uğursuzluk, Beddua ve Lanet alanları üzerine yaptığım çalışmalarla girdim üniversiteye. İyileştirme büyüleri bilebileceğim bir şey değil pek!”

İhtiyar bekçi: “Ben bu tür şeylerden pek anlamam. Ama sanırım bu arada bir denizde uzaktan beliren deniz kızlarıyla, gemicileri parçalamak için bekleyen sirenler arasındaki fark gibi bir şey olmalı…”

Wyern: (şaşkınlıkla) “İlginç bir benzetme. Birkaç denizde onlara da denk geldim ama burada rastlayamadım. Bu kayalığa da gelip gidiyorlar mı?”

İhtiyar bekçi: “Genellikle daha kötü şeyler geliyor. İlk geldiğimde bunu dışı demir parmaklıklarla kaplı küçük havalandırma pencerelerinden ve kalın demir kapıdan anlamıştım. Bazı geceler kapıya vurulan şiddetli kuyruk darbeleri ve acayip hırıltılar geldiğinde ise emin olmuştum…”

Bitki bilimci İhmit, istemsizce ürpermişti ancak Wyern’in ruhunda en ufak bir dalgalanma bile olmamıştı. Yolculuğunda Akdiyarlıların sadece kitapta görebileceği tehlikelerle, bazısı canlı olmayan canlılarla karşılaşmıştı. Üniversite’de büyü araştırmaları esnasında daha acayipleriyle boğuşmuştu. Daha üniversiteye kabul edilmeden önce bile kaldığı kasabayı yok edebilecek tuhaf bir iblis çağırıp sorunlu da olsa (kasaba gerçekten yok olmuştu) büyücüler tarafından kabul görmüştü. En önemlisi ise kara büyücüydü. Bir kara büyücü tuhaf mahlûklardan çekince duymazdı, yaşantısı zaten onlarla iç içeydi.

İhmit: “Sanırım siz de Menzilahirya yolcususunuz?”

Wyern: “Evet. Üniversite araştırmamın son kısmı orayı da içermekte, gidip bazı büyü uygulamalarını kayda geçireceğim.”

İhmit: “Ne hoş bir tesadüf. Ben de bazı bitki türleriyle alakalı son kitabım için gidiyorum. Dünyanın sonundaki ada neticede…”

Çizim: Devrim Kunter
Çizim: Devrim Kunter

Tam o esnada dışarıdan bazı bağırtılar duyuldu. İhtiyar bekçi: “Bu saatte tekne gelmeyecek ki?” deyip yerinden fırlayarak masasının arkasında duran tuhaf yazılarla ve ölçüm cihazlarıyla bezeli büyükçe bir kum saatinin yanına doğru seğirtti. Bitki bilimci bir hayli tedirgin olmuşa benziyordu: “Geleceği belirsiz birileri demek ki. Umarım sopanız falan vardır?” İhtiyar bekçi gözünü kum saatinden ayırmadan karşılık verdi: “Sopa mı? Burada sopaya ihtiyaç duyulmaz pek. Gelirler ve giderler. Ama çok istiyorsan merdiven altındaki dolapta bir tane süpürge var onu alabilirsin…”

Wyern: (şaraptan bir yudum alıp müstehzi bir ifade ile) “Merak etmeyin. İstenmeyen birileriyle kapıyı define ya da mezar lanetlerinden biriyle mühürleyebilirim. Ama üzerlerine bir başka lanet veya beddua salmak daha çok işime gelir doğrusu!”

İhtiyar bekçi, demir kapıya doğru seğirtirken karşılık verdi: “İstenmeyen birilerinden kastın korsanlarsa bu yana uğramazlar pek. Burası en uzak noktadaki istasyondur onlar daha işlek denizlerde dolaşır. Yolunu kaybetmiş bir balıkçı teknesi olabilir.”

İhtiyar bekçi kapının önüne tahta iskemleyi çekip üzerine çıkarak gözetleme deliğini açtmıştı. Delikten göz attığında sislerin bile örtemeyeceğiz büyüklükte bir geminin durduğunu görünce günyüzü görmemiş bir Akdiyar küfrü savurmuştu (Ünlü bir tanrıçanın pek ağza alınmayan bir uzvuyla alakalıydı). Küfrü duyunca istemsizce Wyern ile İhmit de yerinden kalkıp kapıya seğirtmiş, gözetleme deliğinden gemiyi görmeye çalışıyorlardı. Gördükleri büyük askeri seferlere katılan yahut namlı korsanların kullandığı türden muazzam bir kadırgaydı. Güvertesinde sağa sola hareket eden, nara atan korsan kılıklı adamlar görünüyordu ama konfederasyon bayrağıyla, Akdiyar limanları bayrağı taşıyorlardı. Gemiyi seyrederlerken iskeleye birinin atladığını gördüler. Normal saç traşlı, bıyıklı ancak uzun ve iri cüsseliydi. Akdiyar denizcilerinin kılığına sahipti. Deri çizmeleri ve paltosuyla, boynuna sardığı büyük siyah poşusuyla, denizcilere ve korsanlara has şapkasıyla, gözündeki tuhaf gözlükleri, sırtına dayalı olarak taşıdığı büyükçe tüfengi ile oldukça ilginç bir kılığa sahipti.

Bekçi: “Sırtında taşıdığı sopa çok garip…”

Wyern: “O sopa değil tüfenk. Bir tür silahtır. Acunal’da sadece Diyar-ı Azîm kıtasındaki sultanlıkta kullanılır. Sırrı ölümüne saklanan ve başka yerlere satılması yasak bir silahtır. Orada çok denk gelmiştim. Taşıyanların kaydı bilinir ve kıtadan dışarıya çıkarmaları yasaktır.”

İhmit: “Ben de birkaç seyahatimde denk gelmiştim. Ama nasıl çalıştığını görmedim?”

Wyern: “Benim gördüklerim iki türlüydü. Daha ufaktı bir tanesi diğeri de büyükçe. Daha büyüklerine de “top” diyorlar, dev taş gülleler atıyor. Kullandıkları malzemeyi sır gibi saklıyorlar. Ancak bu adamın elindekini daha önce bir yerde görmedim. Ötekilere göre büyükçe ve ip inceliğinde bir hortumla belindeki demirden bir kutuya bağlanmış.”

Bekçi: “Büyülü bir şey olabilir mi?”

Wyern: “Gerçekçi olmak gerekirse… Böyle bir cüsseye sahip olsaydım büyüye pek ihtiyaç duymazdım gibi geliyor!”

Tüfenkli adam: “Bir başka limanda muhakkak denk geliriz. Haydi selametle!” diye haykırınca gemi limandan ayrılarak sisler içinde kayboldu. Tüfenkli adam istasyon kulübesinin önüne gelip gözetleme deliğinde ikisi aynı suratta dört ayrı gözle karşılaşınca gözlüğünü çıkarıp gayri ihtiyari deliğe yakından baktı.

İhtiyar bekçi: “Şey… Sayın bay korsan. Sizi temin ederim ki burada soyulmaya değer hiçbir şey yok. Yanlış geldiniz!”

Tüfenkli adam: “Ben korsan değilim. Bu taraflara pek gelmediğimden tanıyamazsınız.”

Bekçi: “Menzilahirya yolcusu musunuz siz de?”

Tüfenkli adam: “Ben öbür gemi için gelmiştim. Alataç Adası’na gideceğim.”

Wyern: (Bekçiye dönerek) “Başka ada da mı var? Sormasak söylemeyeceksin!”

Bekçi: (Wyern’e dönerek) “Şey… Var ama kayıtlarda olan bir yer değildir. Yani bir ülkenin toprağı değil. Nasıl bir yer olduğunu bile bilmiyorum. Tek bildiğim genelde kaçakçıların gidip geldiği bir ada. Buraya çok yakındır. Menzilahir’ya haricinde yegâne gidip gelen tekne hattı oraya gider. Çok sık kullanılan bir hat değildir.” (Adama döner) “Kaçak göçek mevzusuysa hiç sorun değil, ben bir şey görmedim duymadım!”

Tüfekli adam: “Ben kaçakçı değilim ihtiyar! Yüzümü görmediysen bile namlı Kaptan Buzdağı’nı tanıman gerekir!”

Üçü bir ağızdan: “Kaptan Buzdağı!” diye tekrarladı. “Kaptan Buzdağı” Acunal’ın yaşayan efsanelerinden belki de sonuncusuydu. Artık tüccarların, muhasebecilerin, rahiplerin, iş bağlayanların ve politikacıların konuşulduğu, kahraman ve kurban ilan edildikleri bir çağda eski dönemin diyar diyar dolaşıp kız kurtaran yahut kaçıran, hazine yağmalayan, koca silahlı kahramanlarından biriydi. Yegâne farklı eski meslektaşlarının aksine devasa bir kılıç yerine devasa bir tüfenk taşımasıydı. Gözlük ise geçmişindeki yanlış bir tercihten (muhasebeci olacakken evden kaçması) kaynaklanmamaktaydı. Sadece nişan almasında yardımcı oluyordu.

Bitkbilimci İhmit: “Anladım. Bir tür macera söz konusu sanırım. Ancak kahramanların büyük kılıçlar taşıdıklarını ve kürkten yarı çıplak giysiler giydiklerini varsayardım.”

Kaptan Buzdağı: “Krallıklar Çağı’nı yaşıyoruz, o dediklerin eski moda! Beni ismen duyduğun belli. Ben daha kendine özgü yöntemler kullanırım. Hem bu keskin metalden daha etkili!”

“Ne gibi?” diye sorma gafletinde bulundu yaşlı bekçi. Kaptan Buzdağı, sırtında taşıdı tüfeği bezgince indirerek deniz kıyısına yakın tahtadan bir direğe nişan alıp ateşledi. Tahminen gaz yoluyla delikli demirden hızla fırlayan demirden, küçük bir gülle fırlayarak tahtayı tepesinden parçaladı. Ardından deliğe dönüp: “İsterseniz demir üzerindeki etkilerini de deneyebilirim!” teklifinde bulundu. Teklif, bekçinin hızla iskemleden inip kilidi açması ve Wyern ile İhmit’in koltuklara doğru gerilemesi ile sonuçlandı. Kaptan Buzdağı, içeriye girer girmez: “Alataç Adası’na giden tekne ne zaman gelir?” diye sorup, “Gecenin ilerleyen saatlerinde burada olur…” karşılığını alınca kapıyı örtüp, koltuklardan birine kuruldu. Tüfeğini yan tarafına dayadıktan sonra paltosunun iç cebinden çıkardığı Antiliya kıtasına özgü sarma dumandan bir tane çıkarıp sehpanın üzerinde duran ihtiyar bekçinin çak-çak ile yaktı. Boşta kalan yerlere oturan diğerleri Acunal’ın yegâne efsanesini kızmasın diye temkinli bir şekilde süzmektelerdi.

Kaptan Buzdağı: (diğerlerini işaret ederek) “Bunlar da mı Alataç Adası’na geliyorlar?”

Bekçi: “Menzilahirya yolcuları onlar. Biri büyücü, biri şifacı gibi bir şey…”

Kaptan Buzdağı: “Buralara çok sık gelip giden olmaz dediler.”

Wyern: “Doğrudur. Bizler basit araştırmacılarız sadece. Burada tanıştık.”

Kaptan Buzdağı: “Keşke siz de Alataç adasına gelebilseydiniz. Neyse.”

Wyern: (Bekçiye döner) “Bu Alataç adası kayıtlarda yoksa da bilinen bir yer olmalı. Ada üzerinde yaşayan birileri var mı? Hani başka kültür muhabbeti, yabancılık durumu?”

Bekçi: (tereddütlü) “Var tabi. Buralara yabancı kimseler oldukları söylenebilir?”

Wyern: “Aslında oraya da uğrayabilirim. Parası neyse veririm. Çalışmama kayıt dışı bir adayı da dâhil etmem fakültede notumu etkileyecektir… Yeni büyüler derleyebileceğim bir yer neticede…”

İhmit: “Ben de yeni bitki türlerine bakarım, benim de çalışmamı etkileyecektir.”

Kaptan Buzdağı: “Bence meseleye sadece iş gözüyle bakmayın. Bilinmeyen toprakları keşfetme duygusu, neler getireceği belirsiz serüvenlere atılma hissi her zaman yaşanabilecek bir şey değildir.”

Wyern: (Kaptan Buzdağı’na hitaben) “Kahramanlığınızdan şüphem yok. Sizin maceralarınızı her Akdiyarlı kadar duymuşumdur. “Yalnız” hareket ettiğiniz söylenir. Neden bize ihtiyaç duyasınız ki?”

Kaptan Buzdağı: “Buna bir ihtiyaç gözüyle bakmayın. Efsanelerdeki kahramanlar takımı gibi düşünün. Bir maceraya beraber atılan gözüpek dostları!”

Wyern: “Dostlar? Tanışalı birkaç saat olmuşken mi?”

Kaptan Buzdağı: “Ben şöhrete kapılmamış birisiyim neticede. Sizlere şöhretli Kaptan Buzdağı ile bir serüven vaat ediyorum!”

Bekçi: (endişeli) “Sanırım büyücü ile şifacının bazı çekinceleri var ki bu konuda haklılar. Tehlikelerden uzak durma düsturu falan filan…”

Wyern: “Benim gibi nişan sahibi bir kara büyücü için pek az korku dolu şey vardır. Çalışmam için yeryüzünde gitmediğim pek az yer vardır. Birçok hastalık ve bir nice yaratıkla uğraştım. Korsanlar ve deniz canavarları gördüğüm de oldu.”

İhmit: “Aşağı yukarı farklı zamanlarda ben de benzer şeyleri yaşadım…”

Wyern: “Benim söylemek istediğim bizim çekincemiz tehlike değil. Sadece size neden katılmamızı teklif ettiğiniz?”

Kaptan Buzdağı: “Alataç Adası’nda yüklü bir hazine söylentisi beni buralara kadar getirdi. İlk defa gördüğüm bir yer olacağından ve dahası oraya pek gidip gelen olmadığından yanımda gelebilecek pek kimse bulamadım. Malum bu zamanda pek fazla kahraman bulunamıyor. Yine tek başıma gidecektim, kader sizi karşıma çıkardı. Buralara kadar yolu düşmüş iki Akdiyarlı basit bir ada macerasından tırsacak değil ya?”

Wyern: “Benim için sıkıntı yok.”

İhmit: “İlginç bir macera olacak. Hem araştırma yapmış oluruz hem de ünlü bir kahramanla serüven! Epey ilginç olacak.”

İhtiyar bekçi bu durum karşısında bir hayli şaşkındı. Şaşkınlığını dile getirme zorunluluğu hissetti: “Daha önce bulunmadığınız belli oluyor ancak insanlık vazifemi yerine getirmek için söyleyeyim. Alataç adası insanların pek öyle koşa koşa gittikleri bir yer değildir. Oranın yegâne yolcuları kaçakçılar bile oradan koşarak uzaklaşma eğilimindedir.”

Wyern: “Neden?”

İhtiyar bekçi: “Pek bilmiyorum, gidip görmedim. Kaçakçıları da bilirsiniz ellerini çabuk tutan insanlardır. Sadece kaçakçılar hesabına çalışan, adadan buraya her gün sefer yapan Kaçık Esgar’dan duyduklarım var. Derin ormanların ardından sürekli duyulan davul seslerinden ve sürekli yükselen dumanlardan bahseder. O derinliklere dalmaya cüret eden, Kaptan Buzdağı’nın bahsettiği hazine benzeri söylentilerin peşine düşen kimselerden de bahseder…”

Wyern: “Peki orada tam olarak olan şey ne?”

İhtiyar bekçi: (bezgince) “Kim bilir? Geri dönüp anlatabilene rastlamadım pek…”

Ortamda haklı ve korkulu bir sessizlik peyda oldu. Sessizliği İhmit bozdu: “Neyse. En azından ben iyileştiriciyim, birimiz büyücü, birimiz savaşçı. Bu zamana kadar hayatta kaldık, daha kötüsü ne olabilir ki?”

Kaptan Buzdağı: “Kahramanlıkta ilk kural hazırlıklı olmaktır. Silahlanmamız gerekecek. Silahınız var mı?”

Wyern: (müstehzi bir ifade ile) “Ben başlı başına silahım…”

İhmit: “Ben silahsızım. Ama bekçi bey bir süpürgeden bahsetmişti sanırım…”

Bekçi: “Öyle bir adaya gidiyorsan süpürge sopası pek de iyi bir silah tercihi olmayabilir. Ancak elimde işine yarayabilecek bir şey var.”

Bekçi yerinden kalkarak masa arkasına seğirtti. Eğildiği masa altından elinde kısa, Mısrus tipi bir kılıçla kalktı. Tahtadan kınının içinde bulunan deri şeritli askısı bulunan kılıcın üzerinden asırlık tozlar sarkmaktaydı. Bekçi üzerindeki tozları üfleyerek havaya karıştırırken İhmit’in yanına gidip kılıcı kınından çekti. Yılların ve hiç kullanılmamanın etkisiyle körelmiş kılıç yine de soluk bir parıltı göstermekteydi.

Bekçi: “Buraya ilk geldiğimde bu eşyalarla birlikte üzerime zimmetlediler. Bekçi protokolü icabı. Pek kullandığım söylenemez. İlkin üzerimde taşıyıp caka satıyordum ama sonradan pek gelen gidenleri etkilemeyince bıraktım…”

İhmit: “Daha önce hiç kılıç kullanmadım ki…”

Bekçi: “Kulak çöpünden daha karmaşık değil. Hala kınından çıktığına şükret. Sadece savur ve sapla… Yalnız işin bittikten sonra bana geri verirsen iyi olur. Üstüme zimmetlediler, demirbaştır. Ölmeniz halinde Esgar’a bırakabilirsin…”

Demir kapı sertçe yumruklanınca bekçi kılıcı İhmit’in kucağına bırakıp kapıya seğirtti. Kapının önüne çektiği iskemle ile gözetleme deliğinden bakıp: “Esgar gelmiş, Alataç yolcusu kalmasın!” diye haykırdı. İskemleyi çekip kapıyı açınca içeriye delişmen gözlü orta yaşlı bir adam girdi.

Esgar: “Bunların hepsi kaçakçı mı?”

Bekçi: “Yok. Onlar ormanların derinliklerine gidecekler.”

Esgar: “Güzel. Ruhları ışığa varsın. Paramı ödedikleri sürece hiç sıkıntı yok.”

On dakika içerisinde kurulan kahramanlar takımı istasyon kulübesinden çıkıp Esgar’ın yük teknesine bindiler. İstasyondan uzaklaştıktan bir müddet sonra sislerin yavaş yavaş açıldığına tanık oldular. Karanlık olmakla birlikte uzaktan uzağa palmiye ağaçlarından geniş ormanların uzandığı Alataç adasını gördüler.

Esgar: (dümen direğine dayanmış bir halde) “Burası Antiliya kıtasında kaçakçılığın merkezidir. Uzak denizlerden buraya kayıt dışı mal iner, tekneler alır istasyona veya yakınlardaki diğer gemilere taşınır. Tabi merkez dediğime bakmayın, adanın kıyılarını kastediyorum.”

İhmit: “Bekçi bize bazı şeylerden bahsetti. Adayla ilgili korkutucu şeylerden…”

Esgar: “Korkutucu şeyler? Hayır beyim hayır, o moruğun bir şey gördüğü yok. Sinir bozucu davul sesleri ve yükselen dumanlar o adada korkulacak en son şeydir. Yıllar önce kaçakçılar Menzilahirya’yı kaçakçılığın üssü haline getirmişlerdi. Mısrus ve Hatti hükümetleri meseleye uyanınca, donanma beslemek yerine adaya Mısruslar garnizon yerleştirdiler. Kaçakçı sokmadılar. Kaçakçılar da Alataç adasına yönelmek durumunda kaldılar. Amaçları bu Mısrus istasyonunu tamamen devre dışı bırakmaktı. İlk zamanlarda bunda başarılı oldular. Ta ki kıyıdaki limana inşa ettikleri kaçak istasyonunun kulübesindekiler ortadan kaybolana dek. İlk başta Mısrus askerlerinin marifeti sandılar. Silahlı bir grup beslemeye başladılar. İlk gelen kafile birkaç gün sonra binadaki kanlardan başka hiçbir iz bulamadı. Malları değiştirip kısa sürede adayı terk etmeye baktılar. Mısruslar duruma uyandı, baktılar ada kimseye ait değil asker çıkardılar iskeleye. Ertesi gün haberi alan Hattilerin askeri birliği adaya çıkınca yine kanlı binayı bulabildi sadece. Terk ettiler. O gün bugün sadece kaçakçılar gelir gider. Kalmazlar, giderler. Ben de sürekli gider gelirim ama.”

Kaptan Buzdağı: “Canavar mı var?”

Esgar: “Görmedim. Belki o manyakça davul sesleriyle alakalı. Adada bir kabile var. Bir rahipleri olduğunu ve hazinelerin üstünde bir tahtta oturduğunu duydum.”

Kaptan Buzdağı: “Sana ücretini fazlasıyla vereceğiz. Sen de bizi bekleyeceksin.”

Esgar: “Sıkıntı yok. Ama ters giden bir şeyler olursa çeker giderim!”

Adaya yanaştıklarında palmiyelerin hışırtısı haricinde hiçbir ses yoktu. Esgar, teknenin iplerini iskelenin tahtalarından birine bağladıktan sonra Kaptan Buzdağı, Wyern ve İhmit iskeleye çıktılar. Biraz uzaktaki harap görünüşlü bir binaya doğru yollandılar.

Kaptan Buzdağı: “Ben tek başıma gözetlemeye ve keşife çıkıyorum. Civarda bir tehlike görmezsem birlikte devam ederiz. Binanın içinde saklanın ve dikkat çekmemeye çalışın.”

– DEVAM EDECEK –

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Güney Denizlerinde” için 1 Yorum Var

  1. Kalemine sağlık Mehmet, ilginç bir giriş hikâyesi olmuş. Bu uzunlukta bir metni okuyup da devam edecek ibaresini görmek biraz hayal kırıklığı oluyor ama vakti zamanında aynı şeyi ben de çok yaptığım için müstahaktır bana 🙂 İhmit karakteriyle bana bir gönderme mi yaptın bilmiyorum ama zevkle üstüme alındım, onu da ayrıca belirteyim. Bir de şu kronik yazım yanlışlarından ve uzun betimlerinden yakayı kurtarsan çok daha keyifli olacak yazdıkların. Tekrardan eline sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *