Öykü

Kanlı Ayın Gölgeleri

Kızıl renkli aya bakıyorum. Bulutların arasından tekinsiz bir şekilde göz kırpıyor. Henüz uzaklardaki dağların arasında… Yeni doğmuş. Kendi uğursuzluğunun farkında değil.

Zaman yaklaşıyor.

Fırtınanın ilk ıslığını işitiyorum. Tepeye çıkmak için başlama düdüğüm oluyor. Çünkü beni tepede beklediklerini biliyorum, ancak kanlı ay doğana kadar gitmek istemiyordum. Şimdiyse gitmek zorundayım. Ay yükselirken ben düşüşüme gidiyorum.

Derin bir soluk alarak tepeyi çıkmaya başlıyorum. Kanlı ay doğduğundan beri büyü, tenimin altında bir nabız gibi atıyor ve ben damarlarımda dolaştığını hissedebiliyorum.

Tepeyi ağır adımlarla tırmanmaya devam ederken attığım her adımda ayaklarımın altında ezilen kuru yaprakların ritmik sesini işitiyorum. Tatlı bir esinti yanağımı okşarken bilmediğim çayırlardan yaban çiçeklerinin kokusu geliyor burnuma. Belki de az sonrası için doğanın getirdiği son bir armağan.

Rüzgâr şiddetlenirken esinti artık bir okşamadan ziyade şiddetli kırbaç darbelerine dönüyor. Siyah renkli gök, barut rengini alıyor fırtına bulutlarıyla… Ne var ki kanlı ayın ışıltısını bastıramıyor fırtına bulutları.

Biraz daha…

Kukuletalı siluetleri görene dek hızımı kesmiyorum. Kesik kesik aldığım soluklar yorulduğumun ilk işareti olsa da yanan kaslarıma aldırmadan devam ediyorum. Ara sıra çevremdeki artık anlam ifade etmeyen şeylere kayıyor gözlerim. Kurumuş bir yaprak, yapraksız bir ağaç, köpüklü dalgalar, kum kaplı beyaz ayakkabılarım. Ancak hiçbiri, içimde yavaş yavaş kabaran ve ciğerlerimi sıkıştırıp onlara yer bırakmayan korku kadar gerçek değil. Diğer şeyler başkasına ait bir rüya gibi.

Tepeye varıyorum.

Kukuletalar birer siluet olmaktan çoktan çıkıyor. Ama cismani değiller, hepsi birer gölge. Bazıları heyula misali hareket ediyor, mırıldanıyor, fısıldaşıyor. Ölülerin gölgesi olmaz. Sadece kanlı ayın ışığı onların ruhuna vurur. Ve böyle gecelerde ruhların gölgesi yeryüzünde yürür.

Adrenalin bıçak gibi kesiliyor bedenimde, geriye kalbimin can havliyle pompaladığı kanın kulaklarımdaki uğultusu kalıyor.

Cüppelerin altında tanıdık birer yüz aramaya kalkışsam da çabalarım nafile. Korkunun son damlası bedenimden silinirken son hissetmek istediğim şeyin soğuk olduğunu fark ediyorum. Derin bir nefes alırken serin hava göğsüme dolup beni dinçleştiriyor. Hâlâ bir parça insan olduğumu hatırlatan küçük bir detay…

Gölgeler beni kendilerine çağırırken ceketimi çıkarıp yere atıyorum. Ansızın mor renkli bir şimşek çakıyor bulutların arasında. Işığın etkisiyle gölgeler kısa bir an kayboluyor.

Cebimdeki gümüş git gide ağırlaşıp kendini hatırlatıyor. Dudaklarımın kenarları yavaşça yukarı doğru kıvrılıyor. Başkasının bilmediği bir şeyi bilmenin verdiği hazzının engel olunamayan tebessümlerinden biri… Özellikle de onların bilmediği şeyleri. Bilmiyorlar ama bilecekler.

“Birazdan görüşürüz.”