Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Micca’nın Sınavı

Gözlerindeki bağlar çözüldü ve Micca karşısındaki şeye bakakaldı.

Labirent.

Ve çocuk labirente girdi.

Korkmamıştı, sadece biraz şaşkındı. O asla korkmazdı. Bazen biraz sakar veya şapşal -köydekiler böyle söylerlerdi- olabilirdi, hatta biraz şımarık bile olabilirdi ama asla korkak olamazdı. Daha çok küçük olduğu zamanlarda bile bu böyleydi. Belki de babası öldükten ve annesi buna dayanamayıp onu terk ettikten sonra geceleri evde yalnız başına oturmaya alışmasının da bunda payı olabilirdi. Bu olay olduğunda yalnızca yedi yaşındaydı. Annesi sadece gitmişti. Onu özlerdi, ama artık değil. Artık kalbinde kimseye yer yoktu.

Adımlarını hızlandırdı.

Labirent taştan veya bitkilerden yapılmamıştı. Oluştuğu, katranımsı siyah madde mide bulandırıcı bir şekilde sürekli hareket halindeydi. Çocuk, bunu neyin sağladığını ve dokunduğunda ne olacağını düşünmedi, ama içinden bir ses onu bu maddeye karşı uyarıyordu. Tamam, diye düşündü, İlk kural: dokunmak yasak. Sanki çok meraklıydım da.

Labirent çok yüksekti. Öyle ki, yüksekliğine bakabilmesi için kafasını ağrıtacak derecede kaldırması gerekiyordu. Masraftan kaçınmamışlar, diye düşündü Micca. Sanki kaçacakmışım gibi! Sümüklü Nels’i öpmek bile bu iğrenç şeye dokunmaktan daha iyidir.

Micca’nın kulakları sessizlikten rahatsız olmaya başlamıştı. Kendi ayak sesinden başka bir şey duymuyordu ve yumuşak zemin yüzünden ayakları da pek fazla ses çıkarıyor sayılmazdı. Burada yürümek, ağır işittiğini zannetmesine sebep oluyordu. Ayrıca, bu sessizlikte garip bir şey vardı. Bu sessizlik huzur verici değildi. Tehlikeliydi.

Birden durdu. Bir şey mi duymuştu? Hızla bir ok çekti ve elinde ne kadar sıkı tuttuğunu yeni fark ettiği yayına yerleştirdi. Savaşmak için bu aleti seçmişti. Labirent olacağını bilse seçmezdi elbette, ama bilmiyordu işte, zaten ilk anda şaşırmasının sebebi de buydu. Kulakları içgüdüsel olarak dikleşti ve kıvırcık saçlarının arasından sivri uçları daha da görünür oldu. Bu kabilesine verilmiş nadir özelliklerdendi, iyi duyarlardı.

Kafasını bir milim kadar sağa çevirdi. Dikkat kesilmişti. Bu anlarda alaycı düşünceleri bile yok olurdu. Bir iş üzerinde yoğunlaşmışken. Demircide çalışırken mesela. Ya da avlanırken. Micca, hiçbir şey göremedi. Göz bebekleri karanlık ortamda iyice irileşmişlerdi. Aslında ortam zifiri karanlık sayılmazdı, ama ilerledikçe hava daha da garip bir hal alıyordu. Yoğunlaşıyordu sanki. Micca önünde iki yol olduğunu biliyordu. Sesin geldiğini anladığı sağ taraftan gidecekti ya da sol tarafı seçecekti. Çok geçmeden karar verdi ve sağa doğru bir adım attı. Adımını atar atmaz görünmez bir şeye doğru çekilmesi bir oldu. Sanki bir jölenin içerisine kafasını sokmuştu.

Ve anılar kafasına doluştu.

“Ne söylediğini aklın alıyor mu senin, seni lanetli piç!”

Bir tüccar ona bağırıyordu. Bu ilk Tanrılara baş kaldırmayı dillendirdiği andı. Sekiz yaşındaydı.

“Sen bir ucubesin, ucube! Şu haline bak!”

Komşusu yaşlı Bark suratına doğru kızgın bir demir sallıyordu. Bu ona işe yaramaz yaşlı bir bunaktan başka bir şey olmadığını söylediği zamandı.

“Nels bu gece seni bekliyormuş, ucube! Sana sümüklerinden harika bir yemek hazırlamış!”

Köydeki çocuklar ona gülüyorlardı.

“Bu delilik, Micca.”

Irk Sınavı’na gireceğini, ona kötü davranmayan tek kişi olan Demirci Joass’a söylüyordu.

“Sen delisin, oradan asla çıkamazsın, geri zekâlı. Katıl, katıl da al boyunun ölçüsünü.”

Sınava girmek için başvuru yapmıştı.

“Bir ucube gibi öleceksin işte! Asla bizim gibi olamayacaktın. Yasını bile tutmayacaklar! İzlemeye bile gelmeyecekler!”

Bu adamı tanımıyordu bile.

Ve üzerindeki baskı bitti.

Anılar da kayboldu. Olduğu yerde öylece kalakalmıştı. Birinin keyifle güldüğünü duydu. Gülümsedi. Aşağılamalara alışmıştı. Eh, bayağı popülermişim, diye düşündü keyifli bir şekilde ve yayını gerdi. Eğer orada kimse yoksa, ok labirentteki maddede kaybolacaktı.

Ve oku bıraktı.

Tak!

Hafif bir inleme.

“Şanslı günümdeyim,” diye mırıldandı yürürken. Gözlerini kısarak baktı ve beklemediği bir şey gördü. Turuncu bir yaratıktı bu. Onu tanımıştı. Bu yaratıkların kafasında turuncunun daha koyu bir tonunda benekler bulunurdu. Ama şuan pek belli olmuyorlardı. Küçük burunları, büyük kafatasları, iri gözleri ve sivri çeneleri vardı. Köylüler bunlara İşgüzarlar derdi. Micca, daha önce birkaç tanesini ormanda görmüştü; ama neden onlara ‘işgüzar’ dediklerini anlamamıştı. Şimdi ise, köşede karnına giren oku Micca’ya yabancı ama kulağa küfür gibi gelen kelimeler söyleyerek çıkarmaya çalışan yaratık ona oldukça işgüzar görünmüştü.

“Ne yapıyorsun sen?” dedi, şaşkınca.

“Sssence ne yapıyorum, sssalak Melnit?”

Melnit, resmi olarak kendi ırkının adıydı. Ama diğer üstün ırklar, Mayronlar ve Tanrılar onlara ‘köylü’ dediklerinden, Melnit kelimesi sadece belgelerde kalmıştı. Bir de ırklar arası diyaloglarda. Irklar birbirlerine asla özel isimlerle hitap etmezlerdi. Etseler dahi, mutlaka ırkını da söylemeleri gerekirdi. Mesela bir Mayron onunla konuşurken ‘Melnit Micca’ demeliydi. Bu pek de önemli değildi; zira Melnitler’in diğer ırklarla pek bir ilişiği olduğu söylenemezdi. Her yıl garip yaratıkların çektiği arabalarla bir Mayron gelir, Melnitler’in yıllık mahsulünün yarısını alır giderdi. Onlar da kendi kazançlarını Tanrılara götürürlerdi. Bir de yaratıklar vardı, tıpkı bu İşgüzar gibi. Çok azı konuşma yeteneğine sahipti yaratıkların. Onlara daha farklı yetenekler verilmişti. Düşünme yeteneği dışında şeyler. Yaratıklar Tanrılara ait köpekler gibiydiler. İstedikleri ırkın arasında yaşar, ama istedeklerini yapamazlardı. Birine ait olmaları gerekirdi. Ne fark ediyor ki, diye düşündü Micca, onlar köpek, biz de köleleriz. Ama en azından bir yaşamımız var.

Micca bu sınava işte bu yüzden girmişti. Sınıflar arası mücadele olmazdı, Melnitler Mayronlar’a, Mayronlar da Tanrılar’a boyun eğerdi. Sistem basitti. Ama sınıflar arası geçiş olurdu. Micca da bu geçişten yararlanacak, yükselecek, yükselecek ve herkese gününü gösterecekti. Nasıl yapacağını sonra düşünmeye karar vermişti, çünkü önce bu lanet sınavı geçmeliydi.

“Ne bakıyorsssun öyle sssalak sssalak, Melnit? Çıkar şu oku üzerimden!” diye homurdandı İşgüzar.

“Nasıl ölmedin, bu boyla?” dedi Micca sinirlenerek. Doğru düzgün düşünemeyen bi İşgüzarı bile öldürememişti.

“Bissse kolay kolay bişey olmaz… sadece güçsssüz düşeriz.. Çıkarsssana şunu!”

Micca ona baktı ve gülümsedi. “İki şartım var.”

“Neymiş?” dedi İşgüzar. Koca gözlerini merak sarmıştı. Micca da meraklandı. Demek sadece S harfinde problem yaşıyor, diye düşündü.

“Bana itaat edeceksin ve ihanet etmeyeceksin.”

İşgüzar bakakaldı.

“Ben sssadece efendilerin emirlerine uyarım.”

“Efendilerin burada değil ve seni kurtaramazlar!” diye bağırdı Micca. Ama içinden gülmek geliyordu. Labirent’i unutmuş, İşgüzarla eğlenceye dalmıştı. İşgüzar ise koca gözlerini açmış öylece bakıyordu. Micca, söyleyecek bir şey bulamadı herhalde, diye düşündü.

“Dediğimi yaparsan canını bağışlayacağım.”

İşgüzar hafifçe kafasını yana eğdi. Elleri karnındaki okla oynamayı bırakmıştı.

“Öyle osssun.”

Micca eğildi ve İşgüzar’ı omzundan tutup çekti. Omzunda da koyu turuncu benekler olduğunu görmüştü. Sırtına ise maddenin bulaşmasını bekliyordu, ama herhangi bir şey yoktu. Okun ucunu kırarken, “Madde sana zarar vermemiş,” diye mırıldandı.

“Sssadece ssana,” dedi İşgüzar ve Micca hızlıca oku çekti. İşgüzar kikirdeme-acı arası bir ses çıkardı. “Efendiler yaptı… Karanlık Madde’yi büyülediler.”

“Karanlık Madde mi?”

“Bize öyle söylendi…”

Demek başkaları da vardı.

“Söyle bakalım, biraz önce yaşadığım şey de neydi?”

“Hafıza duvarı,” dedi İşgüzar itaatkâr bir sesle. Micca kendini gülmemek için zor tuttu.

“Neymiş o?”

“Biz yapıyoruz, hafızalara giriyoruz, azıcık oynuyoruz ama bazen…” bir süre düşündü. “Bazen de hafızalardan duvar yapıyoruz… Biz oraya hafızaları koyuyoruz, sssiz de görüyorsssunuz…”

İşgüzar’ın dikkat edip etmediğini bilmeden, Micca anladığını belirtircesine kafasını salladı. Onu caydırmaya çalışmışlardı. Kötü anılarla direncini kırmaya çalışmışlardı. Ama bunun için fazlasına ihtiyaçları vardı.

“Tamam, gidebilirsin,” dedi İşgüzar’a. Birkaç adım atmıştı ki, onun seslendiğini duydu.

“Sssen sözsünü tuttun. Şimdi benden bir şey issste.”

Micca neden diye sormadı, aklına ilk geleni söyledi.

“Işık.”

Ve Labirent aydınlandı. Sanki birden gün doğmuştu. Micca, iri gözlerini kıstı. Işığa alışana kadar böyle yürüdü ve hiç arkasına bakmadı. İşgüzar’dan da ses gelmedi, herhalde gitmişti.

Micca bir süre sağa sola dönerek öylece yürüdü, Karanlık Madde ise sanki sabırsızlanıyor gibiydi. Kıvrılıp bükülüyor, dalgalanıyordu. İşin aslı, Micca da sabırsızlanıyordu, çünkü içinden bir ses aynı yerde dolanıp durduğunu söylüyordu. Tabi bunu anlamasına imkân yoktu. En azından karanlık değil, diye düşündü.

Bir süre sonra Micca durdu. Hiç sürekli farklı yönlere döndüğü halde, ilerleme kaydedemiyor gibi hissediyordu. Yeni bir karar verdi ve hep sağdan gitmeye karar verdi. Bu arada kafasını kaldırıp, tam tepesinde süzülen güneşe baktı. Demek öğlen oldu, diye düşündü, yemek vaktidir şimdi. Micca, sürekli sağ tarafı seçerek birkaç dakika daha öyle ilerledi ve birden bir açıklığa çıktı. Bahçe gibi bir yerdi burası ve labirent ilerisinden devam ediyordu. Çıplak ayaklarını gıdıklayan çimenlerin üzerinden birkaç adım yürüdü, ama sonra durdu. Ortada yeşil yapraklarla sanki sarmalanmış büyük bir ağaç vardı sadece, ama bir şeyler onu tedirgin etmişti. Eli okuna doğru giderken, biri onaylamayan homurtular çıkardı.

“Hiiiç gerek yok genç Melnit! Evet, evet seni ilk görüşte tanıdım. Tabii ya, tanımaz olur muyum! Bu yüzleri nerede görsem tanırım.”

Micca etrafına baktı. Hiçbir şey göremiyordu. Kulakları sesin ağaçtan geldiğini söylüyordu. İçgüdüsel olarak donuk mavi gözleri kısıldı ve küçük Melnit burnu büzüştü. Bu genelde bir şey avlarken olurdu. Micca bir süre bekledi; ama ağacın içerisini görmesi imkânsızdı. Yavaşça okunu çekti ve yayına yerleştirdi.

“Savaşmaya mı geldik canım!” dedi tiz sez. Micca daha önce böyle bir ses duymamıştı.

“Sen de kimsin?” diye seslendi ağaca doğru. Bu ona çok komik gelmişti. Mizahı daha fazla sürdüremedi, çünkü ağaç hareketlenmişti. Bir dakika önce ağacın bir parçası olduğuna yemin edebileceği yeşil bir şey, yaprakların arasından süzüldü ve yumuşakça yere indi. Yeşil bir yumurtaya benziyordu. Onu yumurtadan ayıran pek de fazla şey yoktu aslında. Yanlardan çıkmış küçük kollar, küçük bacaklar, sırıtan bir ağız ve nokta kadar küçük siyah gözler.

“Merhabaaa Melnit! İndir bakalım o güzel parlak şeyi, savaşmayacağız ki canım!” dedi ince sesiyle. Neşeyle ellerini –ağaç dalına benziyorlardı- çırptı ve genişçe gülümsedi.

“Sen de nesin böyle?” dedi Micca. “Mayron değilsin. Tanrı da olamazsın! Bir canavara da benzemiyorsun.”

“Ha-ha, ben ağaç perisiyim!”

Karşısındaki şey periden başka her şeye benziyordu.

“Beni nasıl tanıdın? Ben seni daha önce hiç görmedim.”

“Melnitler’in tarifini iyi bilirim! Sivri kulaklar, kıvırcık saçlar, keçi gibi bacaklar!”

“Niye bu kadar mutlusun?” Micca en çok bunu merak etmişti.

“Bahar geldi da ondan! Ha-ha, biz baharı çook severiz, Melnit, çook!” Gülümsemesi daha da genişledi.

“Eh, iyi.”

Birbirlerine öylece baktılar. Ağaç Perisi hala sinir bozucu şekilde gülümsüyordu. Micca ondan bir saldırı veya bir şey bekledi veya bir bilmece, hani şu sınavlarda sorulanlardan, ama Ağaç Perisi tıpkı iki dakika önceki yerinden ne kıpırdamış, ne de bir şey söylemişti.

“Eee,” dedi Micca. “Eh, ben gideyim öyleyse.”

“Aaa, nereye canım? Acıkmışsındır sen!”

Karnı guruldadı. Ağaç Perisi bunu duymuş gibi bir kahkaha attı.

“Acıkmışsın, tabii ya!” dedi neşeyle el çırparak. “Gel sana ağaçtan yiyecek bir şeyler vereyim.”

“Bu ağaçta yiyecek bir şey yok ki,” dedi Micca.

“Sen istediğini söyle, ben de sana onu vereyim!”

“Biraz elma iyi olur,” diye cevapladı. Ama nedense bunu istememesi gerektiğini düşünüyordu. İşgüzar’dan aldığı şeyin karşılığını ödemişti, ama bu Ağaç Perisi’ne hiçbir iyilikte bulunmamıştı ki. O böyle düşünürken, Ağaç Perisi kıkırdayarak etrafında döndü ve ağaç elmalarla doldu.

“Oldu işte, şimdi onları yiyebilirsin! Ancak tırmanman gerekecek, ağaç uzanabileceğin kadar alçak değil ne yazık ki.”

Micca tereddüt etti. Karnı sanki onu ikna etmek istercesine gurulduyordu. Sonra, aman bana ne yapabilir ki? diye düşündü. Ağaca doğru ilerledi, elmalar ona hayatında gördüğü en güzel şeymiş gibi geliyorlardı. Öyle kırmızı ve parlaktılar ki düşüncesi bile ağzını sulandırmıştı. Tırmanmak zor görünmüyordu. Tek eliyle uzanabileceği dallardan birini tuttu ve ayağını da ağaca dayayarak kendini yukarı çekti. Hızla diğer eliyle başka bir dal yakaladı, diğer ayağını da ağaca dayamıştı. Tekrar kendini çekti, şimdi bir ayağı da dala basıyordu. Micca gittikçe sabırsızlanmaya başlıyordu. Öbür boştaki ayağını diğer ayağının yanına koyduktan sonra, ağacı izlemeye başladı. Gövde kısmında insana benzer şekiller vardı… Şaşkın yüzlere benziyorlardı, acı çeken yüzlere…

“Bu da nesi!” dedi heyecanla. Ağaç Perisi bıraktığı yerde, aynı gülümsemeyle onu izliyordu. “Bu da nesi!” dedi yine Micca.

“Ah, onlar mı, onlar başarısız olanlar! Ha-ha, halbuki eğlenceliydiler!”

“Başarısız olanlar mı?” diye sordu Micca, şimdi biraz daha yukarı çıkmıştı. “Neden bahsediyorsun sen?”

“Bilirsin işte, ağacın yuttuğu insanlar! Hiç Yutanağaçlar’ı duymadın mı?”

Bir elmayı koparmış ve neredeyse yemek üzere olan Micca dondu.

“Yutanağaç mı? Nasıl yutuyor? Neden?” diye ardı ardına sordu şaşkınlıkla. Ağaç Perisi zevkten dört köşe olmuş halde etrafında döndü ve yine ellerini çırptı.

“Yersen meyveyi, alırım seni, tıpkı senin beni aldığın gibi!” diye şarkı söylemeye başladı. Micca bu şarkıyı hiç duymamıştı, ama bir şey düşünmesine engel oldu. Ağaca yasladığı bacağı, yavaş yavaş içeri doğru girmeye başlamıştı.

“Tanrılar!” dedi panikle. Ayağını çekmeye çalıştı, ama başaramadı. Bir dal onu kucaklar gibi tuttu ve ağaca doğru itti. Micca başka bir dalı tuttu ve diğer bir dal da Micca’yı. Ağaçla sarmaş dolaş olmuş ve hiçbir şey yapamayacak halde, gittikçe ağaca doğru yaklaşıyordu.

Ağaç perisi, “Ve sonunda benim olursun, ama meyveyi verirsen kurtulursun!” diye şarkı söylemeye devam ediyordu. Şimdi ağacın çevresinde koşturmaya başlamıştı.

Micca geriye doğru kaçmak isterken dallardan biri kırıldı ve ağaç kükrer gibi sallandı.

“Özür dilerim!” diye bağırdı ayağını çıkarmaya çalışırken. Elindeki elmayı sıkıca tutuyordu. Elmayı tuttuğu eli de bir dal sıkıca tutuyordu; ama içinden bir ses Micca’ya elmayı bırakmamasını söyledi. Belki sonra yerim, diye düşündü Micca. Şimdi diğer ayağı da ağaca girmek üzereydi.

“Bana yardım et!” diye bağırdı, kafasını çevirmeye çalışarak.

“Ediyorum ya!” dedi Ağaç Perisi. “Yersen meyveyi, alırım seni, tıpkı senin beni aldığın gibi! Ve sonunda benim olursun, ama meyveyi verirsen kurtulursun!

Micca birkaç saniye gözlerini kırpıştırarak Ağaç Perisi’ne baktı. Sonra, elmayı tuttuğu elini daldan kurtararak, elmayı ağaca doğru itti. Bu çok komik bir görüntüydü, Micca da sırıtmadan edemedi, ama işe yaramıştı. Elma, gittikçe ağacın içinde kayboldu ve ağaç duruldu. Ellerini kurtaran Micca, ayaklarını da bir çekişte çıkarmıştı. Ağaç Perisi şimdi onu alkışlıyordu şimdi.

“Tadı nasıldı? Ha-ha!” dedi sırıtarak.

“Harika,” diye cevapladı Micca. “Ağız sulandırıcı. Bir daha elma yemeyeceğim.”

“Bu isabet olur!” dedi Ağaç Perisi. Ve Micca gözlerini devirerek yoluna devam etti.

Labirent, Micca merkeze yaklaştıkça karanlıklaşıyordu. Labirentte neye doğru gittiğini ve onu neler karşılayacağını bilmiyordu. Ama ilerledi. Karşısına daha önce görmediği yaratıklar çıkmıştı. Bir tanesi siyah, kahverengili benekli üç tane gözü olan ve sekiz tane kulağı olan garip bir yaratıktı. Ona ok atmaya çalışarak oklarının yarısını harcamıştı, okları Karanlık Madde’ye çarpıp kayboluyorlardı. Sinirlenen Micca kalan oklarından birini eline almış ve yaratığın üzerine çullanmıştı. Sonrası kolaydı, oku hançer gibi gövdesine saplayınca, yaratık toz olmuştu. Bir diğerini de aynı yolla öldürmüştü. Bu taktiği birkaç yaratıkta daha kullandıktan sonra, üzerine gagaları bir bıçak kadar keskin olan -Micca bunu acı yoldan öğrenmişti- ve normalden daha hızlı uçan kuşlar ona saldırmıştı. Micca savaşmayı bile denemeden, kendinden utanarak hızla oradan kaçmıştı. Sonra kolundan akan kanlara bakmış ve üzerindeki eski kıyafetten bir parça koparıp sarmıştı. Artık herhalde istese de ok kullanamazdı.

Micca yaralı kolunu tutarak bir köşeyi daha döndü ve neredeyse akşam karanlığı çökmüş labirentte gördüğü şey gözlerini aldı. Sağlam eliyle gözlerini siper eden şey, hiç kıpırdaman bekledi. Micca gözlerini kırpıştırdı. Karşısındaki şey bir kız çocuğuydu. Ama fazlasıydı da.

Bir Melnit’i tanımak kolaydır. Micca da bunu biliyordu. Kendisinin büyük mavi gözlerini, küçük burnunu, kıvırcık kızıl saçlarının üzerinden görünen sivri kulaklarını, gövdesini taşıyan keçi gibi kıvrılmış ayaklarını görüp inceleyen herkes kolaylıkla onun bir köylü, bir Melnit olduğunu söyleyebilirdi. Ama bu kızı incelemesine gerek yoktu. Aklına ilk gelen şey Tanrı oldu.

Bembeyaz, diye düşündü Micca hayranlıkla, gözleri hariç. Gözleri gri.

Saçları beyaz-sarı arasında gidip geliyordu kızın ve yüzü öylesine güzeldi ki, insan asla o yüze sahip biri kötü olamaz diye düşünüyordu. Micca da öyle düşündü. Onun narin kollarına, etrafında uçuşan elbisesine baktıktan sonra da öyle düşünmeye devam etti. Kızın yüzünde mağrur bir gülümseme vardı, küçük bir çocuğa göre gri gözleri zekâyla parlıyordu ve orada öylece dikilmiş, Micca’ya bakıyordu.

“İlk kez bir Melnit görüyorum,” dedi kız, sakin, hayal gibi bir sesle.

“Ben Micca.”

O an Micca’ya bu söylediği aptalca gelmemişti, çünkü ne dediğinin pek farkında değildi.

“Merhaba, Melnit Micca. Ben Elathoria.”

“Elathoria…” diye fısıldadı Micca. “Çok güzel bir isim.”

Kız konuşmadı. Gülümsemeye devam ediyordu.

“Parlıyorsun,” dedi Micca sonra. Bu söylediği de ona aptalca gelmişti.

“Karanlıkla parlarız, çünkü biz hep ışıkta yaşarız,” diye cevapladı Elathoria. “Işık korur bizi ve karanlığa düşsek de bir gün ışığa döneriz.”

“Benim köyümdeki odam da çok aydınlıktır çünkü hep güneş alır.”

Kız yine konuşmamıştı. Micca, kendine gelmek ister gibi kafasını silkeledi ve bir süre kıza bakmadı. Mantığının yavaş yavaş yerine geldiğini hissediyordu.

“Neden buradasın?” diye sordu, bakışlarını tekrar kıza kaldırarak. Elathoria biraz önceki haliyle tamamen aynıydı. Bu Micca’ya biraz garip geldi.

“Seni bekliyordum,” dedi kız.

“Beni mi?”

“Evet.”

“Peki neden?”

“Geçmene engel olmak için.”

Micca’nın mizah anlayışı geri dönmüştü. Hafifçe güldü. “Peki bunu nasıl yapmayı düşünüyorsun?”

“Savaşarak.”

“Seninle savaşmam,” dedi Micca kararlılıkla. Hiçbir şey, hiçbir oyun, onu bir kız çocuğunu öldürmeye zorlayamazdı.

“Korkuyor musun?” dedi kız.

“Beni kışkırtamazsın,” dedi Micca.

Ve kız ilk kez gülümsemesini bozdu. Şimdi yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı, ama bu ifade bile ona çok yakışıyordu.

“Halkına kendini kanıtlamak istediğini sanıyordum,” dedi. “Ve ben de oyun oynamak istiyorum.”

“Kendimi bir kız çocuğuyla savaşarak kanıtlayamam,” dedi Micca. Kararlılığı, kıza duyduğu hayranlığın önüne geçmişti.

“Ben yaklaşık…” kız düşünmek için durdu. “Beş yüz otuz iki yaşındayım. Bizler yavaş büyürüz, bizler zamanın ötesindeyiz.”

Micca ona bakakaldı.

“Ben…” dedi. Ama sonra sustu. Söyleyecek bir şey gelmiyordu aklına. Karanlık Madde hızla dalgalandı, Micca bunu onun sabırsızlanması olarak yorumluyordu. Eğer uzun süre yerinde dikilirse oluyordu bu.

“Savaş benimle Melnit Micca, ve Tanrı Elathoria’yı yen. Bu senin son sınavın olacak.”

Micca iradesini zorladı, ama yapamazdı. Ona göre Elathoria hala küçük bir kızdı. Silahı yoktu. Ona saldırmıyordu. Micca ona dokunamazdı.

“Sana saldırmak için sebebim yok,” dedi Micca. “Gitmeme izin ver.”

“Sebebin var,” dedi Elathoria. “Kazanmak için buna mecbursun.”

“Hayır,” dedi Micca.

“Öyleyse git, terk et burayı. Çünkü geçemezsin.”

Micca birkaç saniye ona baktı. Eh, buraya kadarmış, diye düşündü ve arkasını döndü. Adım atmak için ayağını kaldırdığı anda birkaç şey oldu.

Hayatında duyduğu en güzel kahkaha kulaklarında çınladı.

Ve karanlık madde son kez dalgalandı. Şimdi, etrafında hareket ediyor ve onu çevreliyordu. Geniş bir daire olana dek etrafında dolanmaya devam etti ve durduğunda oraya büyük bir sessizlik çöktü. Sonra, Micca ikinci büyük şaşkınlığını yaşadı.

Tanrıların Şövalyesi ona doğru geliyordu. Kudretli Savaşçı atını ona doğru sürüyordu. Karanlığı yararak, tüm varlığıyla. Gecenin içinde onu tüm netliğiyle gördü. O, geceden bile daha siyahtı.

Atı normalden iki kat daha büyüktü. Kafası oldukça net olan at, bacaklarına doğru saydamlaşıyordu. Kudretli Savaşçı ise tüm kudretiyle onun üzerinde duruyordu. At birden durdu.

Zırhı, mızrağı, miğferi sanki geceden yapılmış gibiydi. Her tarafını kaplayan bu geceden zırh, tüm vücut uzuvlarını gizliyordu. Gözleri hariç. Miğferinin ardında görünen buz mavisi gözleri insanın kanını donduruyordu. Şimdiki karanlıkta bile, Micca onun nefes verirken burnundan çıkan karanlık buharı görebiliyordu. Micca aniden fark etti, buhar, Karanlık Madde’ye doğru ilerleyip, ona katılıyordu.

Bunu o yapıyor! diye düşündü Micca.

Bir şey hissetti. Daha önce hiç hissetmediği bir şey.

Korku.

Ve Kudretli Savaşçı mızrağını ona doğru savurdu.

Micca’ya sorsanız, ölmeden önce hayatın gözlerinin önünden geçtiğini söyleyen başka bir evrendeki insanların yalan söylediğini söylerdi. Onun gözlerinin önünden geçen tek şey, ona doğru ilerleyen mızraktı. Micca acıyı bekledi ve mızrak tam göğsüne girdi.

Hiçbir şey olmadı.

Micca hayal meyal Kudretli Savaşçı’nın, “Benim mızrağımdır kötülüğü öldüren yüreklerde ve senin kalbin değil kötülükte. Tanrılar’ın Şövalyesi’dir Kudretli Savaşçı ve mızrağım şimdi seni son kez sınadı!” dediğini duydu. Sonra Savaşçı, öylece gitti.

Micca ve yaşlı bir Mayron bir platformun üzerinde duruyorlardı.

“Ve Micca, Mayronlar’dan biri artık! Ona saygı gösterin!” dedi yaşlı Mayron. Ayaklarına kadar uzanan bir cüppe giymişti. Mayronlar’a özgü uzun boyuyla Micca’yı neredeyse ikiye katlıyordu. Saçları beyazlamış olmasına rağmen gürdü ve kısacık kesilmişti. Uzun saçlı Mayron göremezdiniz. Ve kahverengi gözleri badem biçimindeydi.

Onun sözlerinden sonra, köy halkı dizlerinin üzerine çöktü. Ama ağızları şaşkınlıkla açılmıştı. Demirci Joass ise gururla gülümsüyordu.

“Hayır,” dedi Micca onlara bakarak. “Mayronlar’dan biri değilim.”

“Ama sen kazandın,” dedi yaşlı Mayron, şaşırmaktan ziyade kaşları çatılmıştı.

“Evet kazandım. Ama Mayron olmayı kabul etmiyorum.”

Ve sonra platformdan inip evinin yolunu tuttu.

Köylüler o geçerken ona yol verdiler ve ilk kez kimse ona kötü tek kelime etmedi.

Onun arkasından baktılar, kölelikten kurtulabilecekken, bunu reddeden çocuğa. Onun arkasından baktılar ve bir daha hakkında tek kötü kelime etmediler.

Mayronlar da ona bakıyordu, kendilerini aşağılanmış hissediyorlardı. Bu köylü nasıl onlardan biri olmayı kabul etmezlerdi ki!

Ve Tanrılar da bulutların üzerindeki krallıklarında ona bakıyorlardı, binlerce yıllık ömürlerinde, ilk kez bu kadar şaşırmışlardı. Baş Tanrı güçlü bir kahkaha atınca, diğerleri şaşkınlıklarını gizlemeden ona baktılar.

“Işığı bulacak!” dedi Baş Tanrı gür sesiyle. “Işığı bulacak ve göreceğiz!”

Micca’nın Sınavı” için 12 Yorum Var

  1. Selamlar Kardeşim,

    Beni kırmayıp bir şeyler karaladığın için teşekkür ederim. Lakin bu hikâye için “bir şeyler” diyip geçiştirmek, hakaret olur. Daracık zamanda, 1% randımanla yazmana rağmen, gerçekten harikalar yaratmışsın. Ama zaten ben böyle bir şey bekliyordum, değil mi? : P

    Gelişi güzel gözükse de, üzerine biraz düşüldüğünde enfes bir karışım olacağı her halinden belli olan ırklar mesela. Evren yaratmak adına küçük; ama son derece başarılı bir adım atmışsın bence.

    Karakterin gelişim süreci de aceleye gelen bir diğer unsur. Yine de bu kısa zamanda okuyucu kendisiyle Micca’yı özdeştirebiliyor. Bu da bizi hikâyeye bağlayan en önemli unsur. Hatta, “İyi ki aceleye gelmiş ya,” bile dediğim oldu.

    Kurguya gelirsek, “Klasik şeyler, karakter labirente düşüyor, maceralar yaşıyor falan!” olayından çokça uzak bir durum senin yaptığın. Çünkü ikinci paragrafta dediğim gibi, yoktan var edilen hiçbir şeye, “Öyle bir şeyler işte!” damgası vurulamaz. Hayal gücünün ne kadar geniş olduğunu söylememe gerek bile yok sanırım.

    Değinmek istediğim bir diğer noktaysa eğlenceli tekerlemeler. Eh, özellikle o ağaç perisiyle muhabbeti çok şahaneydi. Sırıt sırıt bir hal oldum. : P

    Başarılı bir sonla da hikâyeni toplamışsın… İleride devam bile çakabilirsin, hiç belli olmaz tabii senin işin. : P Kalemine sağlık, demekten başka ne gelir elden?

    Belki bu yıl ve sonraki yıl için değil ama, sonrasında nasıl olsa hep dizimin dibinde olacağına göre; doğmak üzere olan bu eşsiz kalemi asla harcatmayacağımı bilmeni isterim. : ) Yani şimdi çektirdiğim bir ‘hiç’ diyebiliriz. : P

    Hem zaten, daha bizi bekleyen koca bir “Latemrad” serisi var. Unutmuş değilim ki! : )

    Arada bir böyle, o tatlı parmakların tarafından yoğrulmuş hikâyelerini seçkimizden eksik etme lütfen. : )

    Görüşürüz Küçük Kardeş, seviliyorsun!

  2. Bu güzel yorumun için çok teşekkürler, kardeşim! (: Bana hikayem çok klasik gelmişti nedense, hani ne bileyim, yazı konusunda kendime güvensizliğimdendir belki. Öyle değilse de çok mutlu oldum. (: Bide bide senden çekeceğim var onu anladım 😛 Teşekkürler tekrar. ^^

  3. Eylül harbiden mükemmel bir hikayeydi ya… Okudum ve kaldım böyle. Ellerine sağlık hacı.

    Hayal gücünün zengin olduğunu biliyordum da bunu okurken bir kez daha anladım. Yarattığın canavarlar, ırklar, labirente yaşananlar cidden muhteşemdi.

    Micca ve ağaç perisi arasında yaşananları pek bi’ sevdim. 😛

    Ellerine sağlık hacı. 🙂

  4. Teşekkür ederim zahmet edip de okuduğun için. Beğenmene sevindim. 😛 Evet ya bu evren güzel oldu sanki, belki bunun üzerine bir şeyler daha yazarım.

  5. Bu kadar hayal gücü beklemiyordum gerçekten. Şaheser olmuş bu. :)Bulduğun isimler falan şirin şirin (:
    Güzel olabilir devam gibi bir şeyler yazmak. 🙂 Ellerine sağlık.

  6. Gerçekten başarılı bir hikaye olmuş. İlk başlarda labirentti, oyundu, oktu, ırktı falan, aklıma direk Hunger Games geldi ama, sonra gördüm ki o sadece sana elektrik vermiş, trafoyu yapan senmişsin. – bu nasıl bi’ benzetme, ama sen anladın 😛 – Ne kadar güzel kurgulamışsın ama. Ve bence bu böyle bitmemeli. Buna devam edebilirsin, hem sonu çok açık bitmiş, hem de merak uyandırıcı. Işığı görecek, görecek de ne zaman ? 😛 Gerçekten beğendim, hatta vakit bulabilirsem şu okumadığımı da okumak isterim bir ara 🙂 Ellerine sağlık, gayet de başarılı bir hikaye olmuş Labirent temasına. 🙂

  7. Hikaye bitti bir oyyyyyy çektim. Bu ciddi bir yetenek gerektiriyor bence kurgu, isimler, olay vb. Kimi yerlerde öyle bir dalmışım ki okumaya aşağı inipte devamını okumak için zulüm uyguladım bilgisayara, hikaye bitince bir garip oldum zaten 😀 ablam çok güzel ve değişik olmuş özellikle benim gibi bazı şeylere takıntıları olup onlar haricinde başka hiçbir şey okumayan biri hiç sıkılmadan okudu ellerine sağlık 😀

  8. Koraycım, çok teşekkür ederim. Hmm Açlık Oyunları demek. Yani sonuçta labirent oyun vs bi çağrışım yapmış olabilir elbette. :)Bunun devamı olmaz da belki bu evrene ait birşeyler yazabilirim geliştirip, kim bilir. Belli olmaz:) Okuyup yorumladığın için sağol:)

    Başakçım sana da çok teşekkürler, takıntılarına rağmen okuduğun için. Beğenmene sevindim. : )

  9. Leziz bir hikayeydi bu. Eksikleri yok mu, var elbette. Ama ağızda öyle güzel bir tat bırakıyor ki o eksiklikleri görmezden geliyorsunuz ister istemeden. Özellikle de İşgüzar’ın Gollumvari diyalogları ve Ağaç perisinin tekerlemeleri harikaydı. Kaleminize sağlık…

  10. Eveettt, şimdi ne diyeyim ki? Diyecek bir şey bırakmamışsın bana. Gerçek anlamda bu kadarını beklemiyordum.

    Onur bana “Abi çok güzel yazıyor gerçekten.” derken, pek fazla dikkate almamıştım ama tamamıyle o anki yoğunluktan. Fakat bileydim böyle bir hikayenin geldiğini, acil işleri düşünür müydüm hiç?

    İlk olarak, mekan, kurgu, karakterler, yeni ırklar, dünya, işleyiş… gerçek anlamda hayrete düştüm. Bunu kesinlikle burada bırakmamalı, böyle bir kurguya bu kadar satırla son vermemelisin. Hayır ben yazmam falan diyorsan bana ulaş, telif haklarında anlaşırsak ben kullanacağım çünkü!

    Özellikle şu Yutanağaçlar kısmı beni acayip etkiledi. Neden derseniz öyle bir anda, öyle bir yerden nasıl kurtulacağını ciddi ciddi düşünüp herhangi bir mantık yürütememiştim. Fakat o bilmece ile bağlaman oldukça güzel bir çıkış oldu.

    Aslında beğendiğim hikayelerde fazla uzatmak istemem. Gerçekten çok hoşuma gitti. Sanıyorum bu seçkiye katıldığın ilk hikayendi. Eh, artık devamını bekliyoruz.

    En olmadı, Micca’yı bir yolculuğa çıkartırsın değil mi?

    Tekrar ellerine sağlık…kten bu kadarını beklemiyordum…

  11. mit, çok teşekkür ederimm : ) eksiklerim vardır tabii ki, çok sık yazmadığımdan pek eksiklerim konusunda yoğunlaşmadım ama zamanla inş manş : )

    eveet gelelim beni çok mutlu eden bir diğer yoruma 🙂 valla ben de hiç bu kadarını beklemiyordum! 😀 Özellikle Onur’un “Abi çok güzel yazıyor gerçekten.” dediği kısmını dermişim 😛 neyse şaka bir yana, cidden çok sevindim bu yoruma. Kendime güvensizliğim hatsafhalarda olduğu için (: bakalım ileride devam yazarım belki kim bilir, yazmazsam da telif hakları senin olsun tamam. 😀 Çok teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *