Öykü

Yansıma

“Şimdi rüyalar diyarındasın. Uyanmak istemiyorsun. Ama uyanacaksın, her rüya sonsuz bir an içinde olur ve biter. Sen bitmeyeceğini düşünürsün. Ama o rüya çoktan bitmiştir. Anlıyor musun?”

İhtiyar adam papyonunu düzeltti ve önünde uyumakta olan, başına bir kasket geçirilmiş gence baktı. Kasket gökkuşağı renklerinin her birini barındırıyordu, bazı kısımlarından kablolar çıkmış yandaki bir alete bağlanmıştı.

İhtiyar, kısa boylu, saçları ağarmış ve göbekli adam gülümsedi. Üzerinde en rahatsız edicisinden yeşil bir ceket ve pantolon vardı. Yalnızca beyaz gömlek ve siyah papyon normal görünüyordu. Burnuna düşen koca gözlüğü ve yana yatırılmış saçlarıyla aslında komikti.

Uyuyan genç gözleri kapalı olduğu halde garip bir şekilde gülümsedi, mırıldanan bir ses tonuyla konuştu.

“Doktor Goyles. Herkes bu labirente gelecek. Ben uyanacaksam da rüyamın içinde uyanacağım.”

Çocuğun gülümsemesi aniden kesildi, gözlerinde hızlı kıpırtılar oldu ve sakinleşti. Doktor korkmuş görünüyordu. Ayağa kalktı ve ceketini çıkarıp tek ayaklı bir sandalyenin üzerine attı. Kafasını kaşıyarak odada tur atmaya başladı. Sade döşenmiş bir odaydı. Turuncu duvarları vardı. Yalnızca bir yatak, bir dolap ve bir masa barındırıyordu. Masanın üzerindeki duvara ufak dairesel bir kitaplık monte edilmişti. Masanın üstündeyse bir laptop duruyordu. Ancak şimdi, birkaç ufak masa konmuştu ve iki genç bunların üzerinde kendi bilgisayarlarıyla meşguldüler.

“Doktor, keşke laboratuar’da alsaydık onu. Kötü bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum.”

Konuşan bir başka gözlüklü zayıf gençti. Dağınık saçları ve kırmızı eşofmanları vardı. Yanında oturan siyah dalgalı saçlı bilgisayarından başını kaldırmayan kıza bir bakış attı. Kız diş tellerini gösterecek kadar gülümsedi.

“Kötü. Kötü nedir sence? Bu olacaklar onun için gayet iyi olacak. Ve.. Bilemiyorum başkaları için de iyi olabilir.”

Doktor yorulmuş bir şekilde tekrar sandalyesine oturdu, çanta şeklindeki aletin düğmeleriyle oynamaya başladı.

“Ama bunu bu şekilde düşünmemeliyiz. Engel olmalıyız, birinin dünyası başkalarınınkini işgal edemez. Bu özgür düşünce değil.” Genç kendinden emin bir şekilde konuşuyordu. Yanındaki kız ise sırıtarak bilgisayarı kurcalamaya devam ediyordu.

Bu kez doktor da gülümsedi.

“Hehe, merak etme müdahale etmeye çalışıyoruz. Iver’ın rüyalarının dünyamızı işgal etmesini istemeyiz. Gerçi içinde birkaç güzel varlığın çıplak anları var ama yine de onlar için hoş bir sürpriz olmayabilir.”

Bir anda hepsi güldü. Ama genç adam ciddi bir ifade takındı ve yanındaki kıza döndü.

“Yapabildin mi Cadeau?”

Kız da gülümsemeyi kesti ve bilgisayarın yanındaki ufak kumandayı eline aldı biraz bakındıktan sonra üzerinde “Mute” yazan tuşa bastı. Hiçbir şey olmadı.

“Anlaşılan hayır. Bu adamın rüyalarını durdurmak imkansız gibi bir şey.”

Bir an hepsi duraksadı. Doktor aletin üzerindeki düğmeleri çevirdi ve büyük pembe düğmeye basmak için elini kaldırdı. Sonra gülümseyerek arkasını döndü, gözlüğünü düzeltti.

“Evet, çocuklar, her şey hazır gibi görünüyor. İki ihtimal var. Bilim tarihinde övgüyle anılan insanlar olacağız. Ya da öfkeyle ve nefretle. Hatta daha kötüsü de var. Anılacağımız bir gelecek olmayabilir.”

Bir kahkaha attı ve düğmeye bastı. Aletin altındaki çıktı kapağından başlayarak tüm odayı sarı bir ışık sardı.

**

Iver, pamuk şekerlerden oluşmuş bir nehrin üzerinde, kitap sayfasından yaptığı gemisiyle yol almaktaydı. Neden hayatın onun için bu kadar güzel olduğuna dair bir fikri yoktu. Yalnızca güzeldi. Bir bağlılığı yoktu Iver’ın. Üniversitedeydi, burslu okuyordu, sevgilisi yoktu. Hoşlandığı kızlar geçiciydi. Büyük bir hedefi yoktu, edebiyat bölümünde vakit geçiriyordu yalnızca.

Aslında çok yalnızdı Iver. Pek arkadaş canlısı değildi de. Fizik bölümündeki bir kız vardı yalnızca. Cadeau adında bir arkadaşı. Yalnızlık ona ürettiği şeylerde ilham veriyordu çoğu zaman. Yalnızlığı seviyordu ama bazen de yüzmek isterken boğulur gibi hissediyordu. Eski ve utanç verici anılarını biriktirmiş ve yakıyordu sanki ve onlar yanarken de aralarındaki bağı koparmayı unuttuğu için kendisi de yanıyordu.

“Rüyalar diyarındayım.” Dedi. “Uyanmak istemiyorum ama uyanacağım. Her rüya sonsuz bir an içinde olur ve biter. Ben bitmeyeceğini düşünürüm. Ama o rüya çoktan bitmiştir.”

Güldü Iver. Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. O ihtiyar adam kendisine bir görev vermişti. Asasını yere vurmuş ve demişti ki; “Iver! Sen yeni dünyanın şövalyesisin. Bu dünyayı kurtarmak senin ellerinde. Kötü kalpli minotor dünyanın yüreğini ele geçirmiş, akşam yemeği için yemeyi planlıyor. Onu kurtar ve buraya getir. ”

Iver kalemden küreğiyle nehrin tabanına deyebiliyordu, kendini kıyıya doğru çekti. Tarif edilen ortası yarık büyük meşe ağacının yanına gelmişti. İhtiyarın söylediğine göre bu ağacın altında bir kapı vardı ve oradan girince de minotorun labirentine ulaşacaktı. Sonra geriye şiirleri takip ederek kalbi bulmak kalacaktı. Iver gülümsedi ve uzun kılıcını çekti. Bir katanaydı elindeki, yayvan Japon kılıcı. Rengarenk bir kılıçtı, üzerinde kan lekesi kalmaması için özel tasarlanmıştı, her değdiği rengi bünyesine katıyordu.

Iver yavaşça kapıya gitti. Kapının kenarında büyük bir ağaç kökü üstünde yeşil giysili minik bir adam horul horul uyumaktaydı. Iver uyandırmamaya çalışarak ağır adımlarla kapıya ulaştı ve kolu çevirdi. Klik. Kapı açılmadı. Açılmadığı gibi koca ağaç gürledi ve çıkardığı iri bir dalla Iver’ı tekrar nehre fırlattı. Nehrin altından da kökleriyle onu boğmaya çalıştı. Iver ilk başta korkmuştu ama sonra rüyada olduğunu hatırladı. Burada ölemezdi. Tam da o sırada bir el genci yukarı çekti.

“Mini mini minik meşeme meyleden mecnun mudur?” Küçük yeşil adam Iver’ın göğsüne çıkmış elinde küçük bir sopayla durmaktaydı.

“Ah, özür dilerim efendim. Ben içeri girmeliyim. Labirente gidiyorum, kötü kalpli minotor dünyanın yüreğini ele geçirmiş, onu almam lazım.”

Küçük adam cevap vermedi. Gencin göğsünden sıçrayarak indi ve kapıya gitti, elindeki kağıtları karıştırdı.

“Minotor, minotor, minotor.. Misafir misin?” Iver yavaşça ayağa kalktı ve katanasını alıp kınına koydu.

“Hayır efendim. Söyledim ya minotoru yenmem lazım.”

“Mm. Listede ismin yok. Buraya geleceklerin randevusu olmalı.” Cüce ellerini önünde birleştirdi ve kesin bir tavırla kapının önünde durdu.

“Üzgünüm ama beni ihtiyar Büyücü Goyles yolladı.” Iver istemsizce elini kılıcına götürdü. Durum kötüye giderse kullanması gerekebilirdi.

“Goyles! Çok güzel. O ihtiyarı ne zamandır görmüyorum. Nasıl? İyi mi? Memnun mu hayatından?” Cücenin tavrı bir anda değişmişti, arkasını döndü ve ufak bir gümüş tepsi çıkardı. Üzerinde kırmızı porselenden bir çaydanlıkla altın sarısı iki bardak vardı, hızla çayları koydu ve bardağı Iver’a uzattı.

“Teşekkür ederim efendim ama alamam. Çok acelem var, lütfen geçmeme izin verin.” Iver endişelenmişti, çayı kabul etmemek kabalık olacaktı ama gitmesi gerekiyordu.

Cüce çayı ağacın köküne döktü ve ağaçtan minik bir memnuniyet mırıltısı yükseldi. Iver ilginç bir şekilde koca ağacın her iniltisini anlayabildiğini fark etti.

“Genç adam, Goyles’un dostu olabilirsin tabi. Ama burada bir düzen var. Yine de sana bir iyilik yapabilirim. Bilmece! Evet, güzel bir bilmece soracağım sana. Bilirsen geçersin.”

Iver tekrar hayal kırıklığına uğradığını hissetti. Yavaşça yere çöktü ve altında bir ağaç dalı olduğunu hissetti. Oturdu ve bilmeceyi beklemeye başladı. Cüce hiçbir ifadesi belli olmadan karşısında dikilmekteydi, ellerini çenesine koymuş düşünüyordu. Sonunda “Aha!” diye fırladı.

“Ben benim ben olduğum kadar,
Ben senim sen bulamadığın kadar,
Karşında duvar,
Ben, gizemli olduğum için düz bir ipliğim.”
Saçmaladı.

Diye düşündü Iver. Bilmeceyi şu anda kendisinin uydurduğu belliydi çünkü. Hiçbir düzen yoktu. Nereden bilebilirdi ki. Başını kaldırdı ve gökyüzüne baktı. Güneş batmak için harekete geçmişti çoktan. Aşağıya doğru iniyordu.

Düz bir iplik.

“Su?”

Dedi Iver tamamen umutsuzca.

“Yanlış yanlış! Sana bir hak daha veriyorum. Haydi bakalım.”

Iver’ın artık düşünecek ve yorumlayacak sabrı kalmamıştı hızla ayağa kalktı.

“Bakın, benim..” bir an duraksadı. Karşımda duvar. Düz bir iplik. Gizemli.

Labirent, içinden çıkılamadığı için gizemlidir. Her yerimde duvar var. Gizemli olan şey artık spiral veya karmaşık değildir benim için. Düz bir çizgidir. Kaybolursam, yolumu bulamazsam, ben labirent olurum! Evet, labirent!”

“Labirent!”

Diye bağırdı Iver istemsizce. Cüce gülümsedi ve sıçradı. Kapı açıldı, içeriden bir parça ışık bile gelmiyordu.

“Unutma genç adam. Kapıdan girerken gitmek istediğin yeri düşle. Rüyalar diyarı karmaşık bir yerdir. Ne istediğini, içinde ne olduğunu asla bilemezsin. Sen unuttuğunu sanırsın, ama yaşanan bir şey, asla silinmez.”

Iver kendisini kurtaracak tek şeyi düşündü. Labirenti ve kalbi.

**

Iver ve Cadeau, sahil yolunda yürümekteydiler. Cadeau bir elindeki laptop çantasını sıkıca tutarken diğer elindeki dondurmayı da dökmeden yemeye çalışıyordu. Iver ise düşünceli bir şekilde elleri ceplerinde yürüyordu.

“Emin değilim, Cad. Bu bana zarar vermeyecek mi şimdi.”

Cadeau çenesinden akan bir parça vanilyalı dondurmayı eliyle silip yaladı. Ardından gülümsedi.

“Hayır. Bak. Hayır. Nasıl zarar verebilir ki? Biz sana bir girdi yapmıyoruz? Yalnızca zihnini yansıtacağız.”

Iver durdu ve elini kızın omzuna koydu.

“Peki, şöyle düşün. Ya bu yaptığınız aslında bir yansıtma değilse? Ya zihin dalgalarımı boşaltıp alete yüklüyorsanız? O zaman ne olacak? Yani, o kedi üzerinde denediğinizde kedinin bir daha uyumadığını siz söylememiş miydiniz? Yani ya ondan uyku bilgilerini falan çaldıysanız?”

Adam kendi söylediklerinden etkilenerek iyice korkmuştu ve bir anda paniğe kapılmıştı. Kız ise sakin görünüyordu ve hala dondurmasını yalıyordu. Bu sefer gülümsememeyi tercih etti.

“Saçmalama Iver. Uyku bilgisi diye bir şey yok. Yanlışımızı anladık. Yansıtmayı bitirememişiz. Kedinin tüm zihni şu anda dünyamızda, o yüzden de uykuda mı uyanık mı olduğunu anlayamıyor hayvan. Yazık. Yakında ölür zaten.”

Cad ne dediğinin hemen farkına vardı ve korkmuş Iver’ı kendi çekerek ıslak ağzıyla bir öpücük kondurdu. Iver hemen cebinden bir mendil çıkardı ve yüzünü sildi.

“Korkma bir şey olmayacak.”

**

“Tamam, işte rüyalar burada.” Cadeau içlerinde bulundukları ve sürekli değişik mide bulandıran görüntülere iğrenerek baktı. “Hey gördün mü? Gördün mü Thero?” Kız hızla yanındaki çocuğa baktı.

“Gördüm gördüm, çıplak bir Cadeau geçti önümüzden.” Memnun olmamış bir ifadeyle bilgisayarına döndü. “Bunu nasıl durduracağız? Bu çocuk hangisini yaşıyor?”

“Anlık rüya görme hızı çok fazla. Hangisini hissettiğini bulmamız lazım. Düşünceleri hangi hisse yoğunlaşmış, ona bakın.” Dedi profesör aletin düğmelerini çevirmekle meşguldü hala. Sonra duraksayıp elini çocuğun alnına koydu. Görüntüler yavaşladı.

“Buldum! Korku ve huzur. İkisi bir arada. Ne kadar ilginç” Thero bir kaç girdi yaptı. “Tamam şimdi.”

Ve görüntü bir anda düzeldi.

Şimdi profesör, iki genç ve uyuyan Iver, kendilerini bir labirentin içinde buldular. Hava karanlık ve kasvetliydi. Labirentin yeşil duvarları pek yol gösteriyor gibi görünmüyordu, ancak her dönemecin üzerinde bir şiir yazıyordu. Uyanık Iver’sa önlerinde şiirleri okuyarak yön tayin etmekle meşguldü.

“Sakın onu rahatsız etmeyin.” Diye fısıldadı profesör. “Ona bilinçaltının en derin bilgisini bulmasını söyledim. Bunu bulması için birkaç şeyle mücadele etmesi lazım. En büyüğüyse bunu isteyip istemediğiydi. Labirent bunu bize gösterecek.”

Iver, sağa döndü hızla ilerledi.

Şimdi yol ikiye ayrılıyordu. Bir tabelanın üzerinde şu şiir yazılıydı;

“İnsan asla tanımaz kendini,
Nasıl bir göz göremiyorsa kendini.”
Iver endişelenmişti, işler çıkmaza girmeye başlamış gibiydi. Büyücü Goyles’un fısıltılarını duyar gibi oldu. “Dinleme onu Iver. Dinleme.” Demişti Goyles.
Diğer tabelaya döndü genç. Onda da şu yazılıydı;

“Seni sana götüren bir şey vardır;
Senden korkmadan yürümek.”
Iver hangisini seçeceğini bilemiyordu. İlki daha çok şey açıklıyordu, başkasının gözü olup kendisini görmek ve tanımak için oraya mı girmeliydi yoksa. Hemen kararını verdi ve hızla ikinci tabelanın olduğu yola girdi.

Arkasında profesör gülümsedi.

Iver hızla ilerledi ve sonunda bir açıklığa geldi. Karşısında bir kamp ateşi yanıyordu. İri bir minotor bir eliyle boynuzunu çekiştiriyor. Diğer eliyle de koca bir sandığı tutuyordu.

Iver kılıcını çekti.

“Bırak onu çirkin yaratık! Layık olmadığın şeylere müdahale etmeye hakkın yok!”

Minotor şaşırmış görünüyordu. Ama kendini çabuk toparladı, gürleyerek ayağa kalktı ve birkaç adım atarak Iver’a yaklaştı.

“Aman tanrım, bunun olacağını biliyor muydunuz?” diye sordu endişelenmiş görünen Thero arkalarından.

Iver korkmamıştı. Minotor bağırdı.

“Kimdir, evime gelip akşam yemeğini bölen?”

“Ben Yeni Dünyanın Şövalyesi Iver.” Dedi genç katanasını başının üzerine kaldırdı ve bir adım daha yaklaştı.

“Haha. Yeni Dünyanın Şövalyesi mi? Çok şövalye yedim. Senin gibisini görmedim. Haydi bakalım.” Minotor hızla Iver’a çarptı. Çocuk uzun bir uçuştan sonra kendini labirentin otlardan oluşan duvarının içinde buldu. Katanasıyla otları keserek kurtardı kendini.

Hemen minotora doğru koştu, yaratık onu bekliyor gibiydi, yana geçip kılıcı dizlerine savurdu ama pek etki etmiş gibi görünmüyordu.

“Haha, o küçük iğne benim zırhımı delebilir mi?” Yaratık bir yumruk daha attı ve Iver kendini ateşin yanında buldu.

“Profesör. Bir şey yapmamız lazım. Artık yansıma bizde. Onu uyandırabiliriz.” Dedi Cad endişeyle.

“Hayır, sakın. Eğer onu şimdi uyandırırsanız aynı rüyaya uyanacaktır ve kendi ölüsünü görecektir. Bu büyük bir paradoksa yol açar ve kim bilir neler olur.”

Iver ayağa kalktı. Ve kılıcı hızla yaratığa doğru fırlattı. Bacağına saplanmıştı. Minotor böğürdü ve fırlayan kanlarıyla birlikte kılıcı kırdı.

“Ben bu labirentin kendisiyim! Burası bana ait. Burası benim! Bana asla zarar veremezsin.” Minotor kapanan yarasına bakıp kahkaha attı.

Iver şimdi korkmuştu. Kendi rüyasını bu şey gasp etmişti. Kurtulmanın yolu yok gibiydi. Düşünmeye başladı. Labirent, ben labirentin kendisiyim. Gerçekten iste. Sen bulamazsın bensin. Buldum!

“Haha. Minotor. Ben de bu labirentim. Gördüğün üzere çıkışı bulamadım. İkimiz de labirentsek aynı kişiyiz demektir. O zaman seni öldürmenin yolunu biliyorum.”

Minotorun şaşkın bakışları arasında Iver kendini ateşe attı. Iver’ın yanmaya başlamasıyla birlikte Minotor da yandı, labirent de yandı. Ve sonunda uyuyan Iver ve üç şaşkın profesörün önünde bir sandık vardı.

“Şimdi, Iver, öldü mü yani?” dedi Thero korkmuş bir biçimde.

“Bilim adına.” Dedi profesör. “İnsanın ana maddesi bu sandığın içinde. En büyük soru cevaplanacak. Haydi, Cad, aç onu.”

Cad çekinerek elini sandığın kapağına koydu ve yavaşça kaldırdı. Ağır kapak gıcırdayarak açıldı, odaya hafif bir ışık saçtı. Cad şaşırmıştı ama gülümsüyordu. Profesör sandığa yaklaştı ve baktı.

Iver sandığın içinde çıplak bedeniyle, başparmağı ağzında uyuyordu.

“Şimdi anladım.” Dedi Profesör.

Özgürcan Uzunyaşa

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğrencisiyim. İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Yansıma” için 6 Yorum Var

  1. Selamlar Amras;

    Hikayenin rüyalar ile ilgili kısımları kesinlikle çok güzeldi. Özellikle kağıt gemi, kalem kürek vb şeyler çok hoşuma gitti. Ayrıca ağaç cücesinin tekerlemesi olsun, labirentteki mısralar olsun hepsi harikaydı. Fantastik edebiyatta labirent denince akla gelen ilk şey bir Minator olur elbette. Onu kullanman da da ayrı bir lezzet katmış. ayrıca Minator’ün emeli de oldukça hoştu doğrusu 🙂

    Rüyalar dışındaki kısmı ise tam anlayamadım açıkçası. Profesör ve ekibi neyin peşindeydi, buldukları şey neydi benim kafam basmadı. Ama bu beğendiğim gerçeğini değiştirmedi elbete.

    Eline sağlık…

  2. Bu yeni hikayen ile oldukça şaşırdığımı söyleyeyim ilk olarak. Çok farklı bir kurguyla ile yaklaşmışsın temaya. İlginç, karmaşık ve bir o kadarda sade.

    İlginç tarafı, rüya ile gerçeğin birilerinin bilincinde olarak yapılması.

    Karmaşık tarafı, böyle bir yazının fazla bilgi verilmeden, olaya direk olarak girmiş olması ve bunun yanında olayların bir anda geçiş yaşaması.

    Sade yanı ise aslında okuyucuya vermek istediğin ana fikir ve o son cümle.

    Eline sağlık, farklı bir yolda ilerliyorsun. 🙂

  3. Okuyan, yorumlayan herkese teşekkür ederim 🙂

    @mit

    Rüyalar ile gerçeklerin arasında anlatım açısından koca bir uçurum olmasını istemiştim. Biraz daha gerçekçi şekilde. Gerçek hayatta olan kısım üzerinde fazla durmadım. Yalnızca yaşanan olayın önemi vardı bu öyküde benim için. O yüzden fazla anlatmadım.

    Bilim-kurgu demek daha uygun. Profesör rüyaların yansıtılabileceği bir araç icat ediyor ama araç fazla kuvvetli olduğu için rüyaları gerçek hayattan silemiyor. İnsan denek de kahramanımız oluyor arkadaşı aracılığıyla. Profesörün amacı bilinçaltının derinliklerine inip insan zihninin asıl maddesini (bir nevi arke) bulmak.

    Teşekkürler

    @magicalbronze

    Fazla bilgi vermeye gerek duymamamın sebebini yukarıda açıkladım. Ancak yine de anlatımın biraz (biraz :P) zayıf olduğunu kabul etmek zorundayım. Çok fazla içime sinen bir öykü olmadı açıkçası, hatta varlığını tamamen seçkiye borçlu bile diyebiliriz.

    Sonundaki anlamı da okuyucuya bıraktım.

    Sanırım kişinin zihinsel varlığının hiçbir şekilde yokolmaması, temelin insandan başka bir şeye bağlı olmadığını gösteriyor. Olayı daha kişisel hale getiriyor. Çıkarılabilecek anlamlar fazlalaşabilir.

    Benim anladığım kişiselliğin herhangi başka bir maddeden daha yoğun şekilde zihinde yer ettiğiydi. Diğer yorumların da bir çoğu doğrudur. Fazla okuyucuya bırakılmış bir şey zira.

    Kendi öyküsüne eleştirmen havasıyla yorum yapan ezik yazardan başka bir şey beklenmez herhalde 😛

    Teşekkürler.

  4. Selamlar Özgür,

    Seni hayli beklettim, gecikme için özür dilerim. Yoğun bir şubat geçiriyorum, kusura bakma artık. Kendimi affettirmek için, hemen yorumuma geçeyim. : )

    Her ay, üzerine koyarak daha iyisini yapabildiğini fark etmek beni fazlasıyla mutlu ediyor. İçine sinmediğini söylediğin bu hikâyede, hiçbir ‘zorlama’ havası yok bence. Hatta üzerine hayli kafa yorulmuş bir öyküye benziyor çoğu yönüyle.

    Mesela kahramanın kitap sayfasından yapılan gemiyle nehirde yol alması oldukça hoşuma gitti. Özellikle bu araca yön verenin ‘kalem’ olması dikkatimi çeken bir diğer unsur. Bence kalem pek çok katanadan keskindir ve geleceğe yön verecek olan da odur. : P

    Labirentin içinde, yolu duvarlardaki şiirlerle bulma olayı da hoşuma giden başka bir olay. Aynı zamanda rüya ile gerçek arasında gidip gelmeler, bana “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”i hatırlattı. Ve bu fazlasıyla keyif veren bir şeydi.

    Başarılı olan bir diğer unsur da diyaloglardı. Kahramanı minotor ile dövüşürken uyandırırlarsa, büyük bir paradoksa neden olacağının açıklanması kısmı ise tam anlamıyla: ‘harika’.

    Gördüğün gibi olumlu kısımlar say say bitmiyor. : ) Olumsuz bir yorum değil belki ama, senden karakterlerinin Türk olduğu öyküler de okumak isterim ben (Evet, evet. ‘Tıkırtılar’ diyeceksin, ama olsun. Daha da fazla! : ) ).

    Yeni öykülerini merakla bekliyorum, kalemine sağlık! : )

  5. İnsanlar sadece beş algı organı ile duyumsadıkları nicelikleri yaşadıklarında hayallere yer kalmıyor. Hayaller niceliklerin yerini aldıkça gerçek ile birbirinden ayrılmalar başlıyor. Birey kendi iç dünyasının da içinde karanlık ama derin olduğu için, uzak, üçüncü bir evren oluşturuyor. Bu üçüncü kişilik her insanda doğuştan vardır, ne kadar besleyeceğiniz size kalmıştır. Genelde insanlar o karanlığa bakmaktan çekinirler. Orada saklı olan şey egodur. Gelmiş geçmiş en büyük sahtekardır kendisi, öyle birisidir ki insanın kendi egosu; insanı kendisi olduğuna inandırır. En akla gelmeyecek yerde hasımlardan en niteliklisi saklıdır uzun lafın kısası. Ego kişinin yaptıklarından kredi toplar, kişinin hatalarını da kendi üstüne aldığı gibi gurur kaynaklarını da sömürür. Bunu için için yapar, eşyalara sahip olmak gibi yada sevgiliye aşk ilan etmek ve mutlaka karşılığının olması gerektiğini düşünmek gibi. En bilineni başarıdan övünç duymaktır, başarınız size aitken onu egonuza kaptırırsınız ve işin kötüsü halen size ait olduğunu sanırsınız. İnsan ne yapıyorsa kendisi için yaptığı sürece, ancak bu şekilde, gerçekten kendisine ait bir eser verebilir.

    Yazın için Ego’nu gönlünce şişirebilirsin ^^ çünkü gerçekten çok güzel. Öte yandan Egosunu uzun zaman önce öldürmüş kişilerden birisi gibisin gözümde. O öldüğünde, geriye özgürlük kalıyor. Gerçek özgürlük insanın egosunu öldürdükten sonra yaşadıklarıdır. Aslında yazı ile ilgili pek yorum yapmamışım gibi duruyor buradan ama yazı bana ‘birşeyler’ hissettirmese, hissettiklerimi yazmazdım.

  6. Çok güzel iki yorum için teşekkür ederim.

    @DarLy

    Teşekkür ederim övgülerin için. Türk karakterler kullanmama sebebim diğer milletlerden karakterler kullanmamamla aynı. Bunu yaptığınız zaman gerçekten başarılı olmalısınız bana göre. Onları yaşantılarını ve tepkilerini iyi ölçebilmelisiniz. O yüzden yer ve zaman belirtmekten kaçınıyorum. Ama bir iki tane var Türkçe yazı.

    @Nihbrin

    Her zamanki gibi harika bir yorum yapmışsın. İlginç ama böyle yorumlarında tam da zamanı tutturuyorsun. Düşüncelerimin bu söylediklerin üzerine yoğunlaştığı bir dönemdeyim. Yaptıklarım, yapmam gerekenler ve yapmak istediklerim arasındaki bağlantıyı kurmakta zorlanıyorum ve sebebini de benzer bir şeye bağlamıştım. Açıkçası yorumunun yazıyla da çok alakası olduğunu düşünüyorum. Bu yazı da benzer duygu ve düşüncelerin etkisiyle ortaya çıkmıştı. Özgürlüğün insanın niteliklerini kısıtlayan kendisinden kurtulmasıyla olacağını düşünüyorum ben de. Güzel şeyler ortaya çıkarmak da buradan geçiyor. Yine de Egodan ziyade dış etkenlerdi bu hikaye için tartıştıklarım.

    Çok teşekkürler ^^

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *