Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yanan Kıta 2 : Dolambaç

Not: Bu öyküyü okumadan önce, YANAN KITA adlı öyküyü okumanız olay örgüsünü kavrayabilmeniz açısından kesinlikle yararlı olacaktır.


Koskocaman bir kıta, darbenin de öte bir şeyin eşiğindeydi. Aslında eşiğinde demek oldukça mütevazı bir yorum kalır. Ülkeler adeta kaos ortamını yaşıyordu. İnsanlar ölüyor, kaçışıyor, evlerini terk ediyor, bağırıyor, ağlıyor, neticesinde kaçmaya devam ediyorlardı.

İşte bunun tek sorumlusu, sadece eğlence isteyen bir ibliscikti.

Ve bu işe küçük, sevimli mi sevimli bir kediyi karıştırmıştı.

Küçük, tatlı, minicik bir kedicik…

***

Keşmekeş içinde bulunan koskocaman bir kıtanın, bu hale gelmesini sağlayan iblisciğin de çok iyi bir durumda olduğu söylenemezdi hani. Yapmış olduğu bu büyük karmaşıklığın sonuçlarını çok kötü bir biçimde ödeyebilirdi.

Öğrenmiş olması gereken en önemli dersi unutmuş, Şeytanın giysisi olan ateşi kontrol edemeyeceğini bilmeyerek ona hükmetmiş ve sonucunda muazzam bir yangın başlangıcına sebep olarak, koskoca kıtayı yakmıştı.

Ve bunun bedelini, daha doğrusu bu yaptığı işi düzeltmenin yolunu, Şeytanın karşısına çıkarak ödeyecekti.

İblisler divanında bile, böyle mertebeye erişen sayılı iblisin bulunması bir yana, kendi kademesindeki hiçbir iblisciğin Şeytanı tasvir etmesi bile imkânsız bir olaydı. Şimdi ise onun Şeytan ile bu her geçen gün büyüyen ve tüm kıtanın kül olmasına neden olacak ateşin durması için konuşması, ondan yardım istemesi gerekiyordu. Yaşadığı onca asır boyunca bu kadar korktuğunu, bu şekilde titrediğini hatırlamıyordu. Fakat iblisler divanı söylenecek son şeyi dile getirmiş, bu yangını durdurmak için Şeytanla konuşması gerektiğini söylemişti.

Ve eğer kendisi de kül olmak istemiyorsa, bu işi yapmak zorundaydı.

Ki bir ibliscik için “kül olmak” lafı, normal bir insan için cehennemin en azap verici boyutundan da öte bir düşünce demekti.

İşte bu yüzden, Şeytanın yanına seve seve gidecekti.

***

İbliscik bu düşünceler içinde, bir kez daha dünyaya gitti. Belki de bu süreç içerisinde ateş durmuş, her şey eski haline dönmüş olabilirdi. Belki de insanlar çoktan toparlanmaya başlamış, evlerini onarmış, ağaç olması için yeni fidanlar dikmiş ve kendisinin anlamadığı bilumum ıvır zıvırı yapmış olabilirlerdi.

Bu düşüncelere kendisini öyle bir kaptırdı ki, dünyaya gelip kaos ortamını görünce gözleri yerinden fırlardı, şoka uğradı. Çünkü gördüğü manzara tahmininden de öteydi. Tamam belki kargaşayı seviyordu, bu tür karışıklıklar hoşuna gidiyordu fakat gördüğü durum kendisini bile sarsmıştı.

Tam bu sırada arkasından “miyaavv” diye bir ses duydu. İster istemez irkildi ve arkasına döndü.

Gördüğü, küçük tatlı bir kediydi.

Tüm bu olayları başlatan, -kendisine göre kesinlikle bunları kedi başlatmıştı!- o pis kedicik!

“Git buradan seni pis kedicik! Git yoksa o boynunu ikiye ayırırım! Aslında Şeytana hesap vermesi gereken sensin. Ama yoook, illa ben suçlanacağım illa ben onun karşısına çıkacağım. Hadi git, pisttttt kışşştttt!!!”

Küçük, tatlı mı tatlı kedi hüzünlü şekilde miyavlamaya devam ediyordu. Fakat bir süre sonra farklı bir şey ilgisini çekmiş olacak ki, kulaklarını oynata oynata ayrıldı oradan.

İbliscikte sıkkın ve korku dolu bir şekilde, son kez dünyanın durumuna bakarak kendi boyutuna döndü.

Galiba Şeytan ile karşılaşma vakti gelmişti…

***

İblisler divanına dönen ibliscik, gördüğü ilk iblise durumu izah edip Şeytanla görüşmesi gerektiği söyledi. İlk önce küçük iblisciğin şaka yaptığını sanan iblis, ona gidip kendisine farklı bir meşgale bulmasını söyledi ve kışkışladı. Fakat ibliscik diretince, dünyadaki yanan kıta aklına geldi ve onu divan üyelerine götürdü.

İblisler, iblisciği görünce kıs kıs gülerek,

“Demek geldin yaramaz. Kararını vermiş gibi gözüküyorsun.”

“E- evet, madem sonunda yapacağım bari hemen olup bitsin değil mi?! Ama bakın suçun yarısından fazlası o pis kediciğe aittir baştan söyleyeyim!”

“Aaa kesinlikle haklısın yaramaz ibliscik! Biz sana tamamen katılıyoruz zaten. Ama önemli olan Şeytanın ne düşündüğ,ü öyle değil mi?”

İbliscikten istemsiz bir yutkunma sesi geldi. Fakat yapacak bir şeyi olmadığını da biliyordu. İstemsizce boynunu eğdi ve olacakları beklemeye başladı.

Divan üyelerinden bir iblis yanına gelerek hemen önlerinde bulunan boşluğa elleriyle sadece iki şekil çizdi ve bulundukları yer büyük bir sarsıntıyla sallandı. Sarsıntıya hazırlıksız olan ibliscik, düşmekten kılpayı kurtuldu.

Başladığı gibi bir anda duran sarsıntının ardından, önlerindeki boşlukta büyük bir dairesel çukur durmaktaydı. O çukuru oluşturan iblis konuştu.

“İşte Şeytanın huzuruna çıkacağın kapı.”

“Kapı mı? Ben burada sadece büyük bir çukur görüyorum?”

“E tahmin etmişsindir, Şeytan biraz daha ılıman bölgeleri –burada kahkahayı patlatıverdi- yani sıcak bölgeleri sever. Aşağı katlarda, ateşin en saf olduğu bölgede yaşar.”

“Peki aşağı nasıl ineceğim? Merdiven falan göremiyorum. Dediğin yerin nasıl olduğunu, tam olarak nerede olduğunu da bilmiyorum, bu yüzden kendimi orada bir anda belirtiveremem.”

“Zaten öyle bir şeye gerek yok,” dedi iblis gülmeye devam ederek, “Atlayacaksın.”

“Neee! Atlayacak mıyım?”

“Ne sandın ya? Önüne kırmızı kadife halı mı serseydik?? Ahh her zaman bu lafı söylemek istemişimdir, ne kadar eğlenceliymiş ahuhauahu!”

İblis orada iyiden iyiye eğlenirken ibliscik ecel terleri döküyordu. Bu muameleye daha fazla dayanamayacağını anlayıp, iblisin başka bir şey söylemesine mahal vermeden kendisini çukura attı.

İblisin kahkahaları boğazında düğümlendi, “Heyy dur biraz, söylemem gereken bir şey var!” demesine kalmadan ibliscik ucu bucağı gözükmeyen boşlukta kaybolmuştu. “Ama Şeytana gitmen için, önce labirenti geçmen gerekiyordu ve sen değil bu labirentin geçileceğini, daha bir labirent olduğunu bile bilmiyorsun…” dedi üzülerek.

Üzülme faslı yaklaşık altı saniye sürdü. Sonra tekrar kahkahayı patlatarak diğer divan üyelerine döndü ve “Sizce de böyle daha güzel olmayacak mı? Şeytanın da bazen eğlenceye ihtiyacı olabilir değil mi? Huhahaha,” dedi.

***

Küçük ibliscik ne kadar süredir düştüğünü hatırlamıyordu. Bir dakika da olabilirdi bir gün de. Düşmeye devam ediyordu. İlk başta kalbi olsa pır pır atacağını düşündü. İstemsiz bir adrenalin içerisine girdi. Fakat bazı şeylerden enteresan derecede hızlı bir biçimde sıkılma özelliği olan bu ibliscik, düşme faslından da sıkılmıştı.

Ama düşmeye devam ediyordu.

Derinlere, derinlere ve daha da derinlere…

Etraf karanlık olduğundan –daha önce hiç yaşamadığı bir karanlık olduğundan- herhangi bir müdahalede de bulunamıyordu. Bu düşüş sırasında aklından birçok şey de geçmişti.

Örneğin, daha önce hiç böyle durumlarda kalmamıştı. Bu yüzden imkânsız zannettiği hatta hiçbir zaman düşünmediği bu değişimler, onu her ne kadar korkutsa da bir taraftan ilginç olduğunu düşünüyordu.

Yaradılışının nedenini düşündü. Amacı sadece eğlenmek, kötülük yapmak, insanlara zarar vermek ve bunun sonucunda ödül mü almaktı? Bahsettiği bu ödül de iblis boyutundaki rütbe anlamına geliyordu. Hadi çok kötü işler yaptı diyelim ve iblis rütbesine çıkarıldı, boyu birkaç karış uzatıldı. Ne güzelliği olacaktı? İblislerin dünyaya pek fazla gitmediğini, hatta hiç gitmediğini de fark etti o anda. Madem dünyaya gidemeyeceğim, o zaman niye o rütbeyi alayım diye geçirdi aklından.

Yavaş yavaş, bazı şeyler kafasında şekillenmeye başlıyordu. Kendisinin tek bir amacı vardı, en azından kendisinin bildiği tek bir amaç. Ama aynı zamanda özgür iradeye de sahipti. Ya da öyle miydi? Kendisi aslında yapması gereken bu şeylerin önceden ayarlandığını düşündü. Sonra bu fikir saçma geldi. Sonra başka bir şey düşünürken, az önce saçma olarak gördüğü kanının aslında o kadar saçma olmadığını fark etti.

Ve bu düşünceler böylece çoğaldı.

Bununla birlikte sorularda çoğaldı.

Ve bununla birlikte bazı şeyler de…

***

Düşüncelere o kadar dalmıştı ki “pat” diye yere düşünce ister istemez çığlık attı. O sonsuz karanlık bir anda pembe sise dönüştü. Etrafını görmeye başladı. Ama tamamen pembe renginde. Kafasını salladı, gözlerini ovuşturdu. Sonra tekrar etrafına baktı. Bir şey değişmemişti. Geldiği yer aynı pembelikle görünmeye devam ediyordu. Omuz silkti. Hatta dudağı küçük bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Daha önce hiç bu şekilde bakmamıştım. Eğlenceli olacak!” dedi. Biraz yürüdü, sonra yan tarafında uzun mu uzun bir duvar gördü. Duvar hem sağ hem de sol yandan göz alabildiğince gidiyordu. Uçup üstünden bakmaya karar vermişti ki, uçamadığını fark etti. Sadece zıplayıp duruyordu. Bu işten hiç hoşlanmadı…

Tamam, görmeye gittiği Şeytan olabilirdi. Ama Şeytanı görmeye gidiyor diye bu özelliği neden alınmıştı?

O kediden de daha kötüsünüz, diye geçirdi içinden.

Duvar boyunca biraz yürüdü, yürürken çatlak veya kapı gibi bir şey arıyordu. Fakat duvar pürüzsüzdü. O kadar düzdü ki tırmanmak olanaksızdı. Zaten hayatı boyunca hiç tırmanmadığı için, eğer imkân olsaydı bile bu işte pek başarılı olacağını düşünmemişti. Bunu düşünürken biraz uzakta, sol yanından baktığı duvarda, düzgün hatları olan açık bir kapı belirdi. Sevinçle oraya doğru koşturdu ve düşünmeden içeri girdi.

Aslında düşünmesi gerektiğini, tam kapının eşiğindeyken fark etti.

Ama ayakları ona itaat etmedi ve kapıdan içeri girdi.

İçeri girdiği an, o kapı yok oldu. Pembelik devam ediyordu, ama sanki biraz azalmış gibiydi. Kapının bir anda kapanması önemli bir olay olabilirdi tabii. Ama işte ibliscik aklıyla bu tür durumları fazla takmıyordu. Zaten kendisinin de yapabildiği bu numaraları görünce pek şaşkınlık duymuyordu. Hele ki Şeytana yaklaştığını düşünürsek, bunlar çok doğal olaylar gibiydi.

Önünde uzanan bir koridor vardı. Sonrasında bu koridorlardan farklı kolların uzandığını, biraz gezince o uzanan koridor kollarından da farklı ve daha fazla kollar uzandığını gördü. İşte o an anlamıştı.

“Burası bir dolambaç!”

Anladı anlamasına da, neye yarar anlaması? Dolandı durdu. Bu süreç içerisinde hayatında zaten birçok şey öğrenmişti. İşte onlara bir yenisi daha eklenmişti. Ayaklarının ağrısı!

Daha önce hiç böyle bir şey hissetmemişti. Bir ayağını diğer ayağının önüne atmanın gerçek anlamda ne demek olduğunu gördü.

O koridordan bu koridora, şu koridordan diğerine derken, düştüğünde geçen zamanın aynısı burada da geçti. Mantıken düştüğünde ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, aynı şekilde burada geçirdiği zamanın da ne kadar olduğunu bilmiyordu. Doğru orantı kurunca bu bilinmeyen süreler, bilinmediği için eşit zamana denk geliyordu.

Nihayetinde bir koridorda, duvara yazılmış şu cümleyi gördü: “Şeytan’a Gider”

Böyle bir cümlenin, duvarda ne aradığını düşünmeksizin; “Oh beee, sonunda! Biraz daha devam etse bu durum geri gidiyordum. Aslında nasıl geri gidilecek onu da bilmiyorum fakat olsun. Lafımı söyleyeyim de…”

İşte böylece gördüğü yönergeler ile Şeytana ait olan odaya ulaştı. Kapının üzerinde “!!! ŞEYTAN !!!” yazıyordu. Artık iyiden iyiye, yeni yeni keşfettiği bir özelliği olan titremeyi yaşıyordu. Nihayet ‘dolambaç’ bitmişti. Sonunda o kapıya gelmişti. Meşhur Şeytanın kapısına…

Yavaş yavaş gitti, kapıyı açacaktı ki dünyada insanların yaptığı saygı ifadesi aklına geldi ve kapıya tıklattı.

“GEL!” diye her tarafı sarsan ve kendisinin kalbi olsa kesinlikle duracağını düşündüren bir gürleme duydu. Beyni hemen geri dönüp olabildiğince hızlı adımlar ile kaçmasını söylüyordu, ama ayakları yine ona itaat etmiyor kapının önünde duruyordu.

Yutkundu ve içeri girdi.

Kapısında “!!! ŞEYTAN !!!” yazan odaya…

***

İşte koskoca kıtayı yakmış olan yaramaz iblisciğimizin kaderi bu kapının ardında saklıydı.

Acaba Şeytan orada mıydı?

Peki nasıl bir şeydi?

İbliscik neler görecekti?

Kıtanın son durumu neydi?

Küçük sevimli kedicik nerelerdeydi?

Pembe görüntü de neyin nesiydi?

İşte tüm bu soruların cevabı, yazmaktan gına gelen yazarın artık yazma şevkinin geleceği başka bir günde açıklık bulacaktı…

Not: Yazar yaptığı bu hareketle her ne kadar suçluluk duysa da, Aşk-ı Memnu adlı diziye rakip olmuş hikâyesinin sonunu merakla bekleyen okuyuculara kıs kıs gülmeye devam ediyordu…

Yanan Kıta 2 : Dolambaç” için 5 Yorum Var

  1. Yazar suçluluk duymayı sonuna kadar hak ediyor 😛 Böyle temiz ve okunaklı öyküleri böyle ilginç içerikle çıkarıyorsun sonra da sonunu getirmeden bırakıyorsun, ayıp yahu 😀

  2. magicalbronze,

    Yanan kıtanın ilk bölümünü okuduktan sonra devamının bu şekilde gelebileceğini tahmin etmiştim aslında. Aynı akıcılıkla ve aynı elenceli anlatımla yine karşımızdaydı iblisçiğimiz! 😀

    Resmen korktuğunda, endişe duyduğunda kulaklarını aşağı yatıran bir yaratık -iblisçik- gözümün önünde beliriyor. Hikayenizi de gerekli renklere boyamayı başarmışsınız bence kesinlikle. Gerçekten kırmızı, siyah ve sarı renklerin egemenliğinde mekanlar ve karakterler geliyor aklıma hep. Sanırım amaçladığınız şeylerden biriydı bu, ya da istemsizce çıkıp etkileyici olanlardan biri… 🙂

    Kediciğin de arada ortaya çıkması bence abzürd bir hava katıyor, onu sonraki bölümlerde daha da fazla görebiliriz gibi geliyor bana. 😀

    Elinize sağlık! 🙂

  3. Selamlaar,

    Eveet, nihayet okuyabildim abim hikâyeni. Hikâyenin bütününü son güne bırakmadığın için, daha oturmuş bir öykünün bizleri beklediğini az çok tahmin edebiliyordum. Yanılmamışım. : )

    Gayet eğlenceli, akıcı ve merak uyandırıcı bir anlatımın var. Önceden kurgulamamış olmana -ya da kurguladı mıydın?- gidişat gayet düzenli ve adım adım.

    Olumsuz anlamda söyleyebileceğim tek bir şey var. O da bazı cümlelerdeki kelimelerin yanlış ya da gereksiz kullanılmasından doğan çelişkiler ve bozukluklar. Bunlar da dikkatli bir düzeltiyle halledilebilecek şeyler. Mesela:

    “O kediden de daha kötüsünüz.”

    Bence hikâyenin en eğlenceli cümlesi buydu. Ama dikkatli okunduğunda fark edilebilecek ‘kulak tırmalaması’nı görebilmişsindir umarım. “O kediden de kötüsünüz.” ya da “O kediden daha kötüsünüz.” olsaymış, tadından yenmezmiş. Bu ve bunun gibi cümlelere dikkat etmek lazım, bana göre asıl lezzeti veren bunlar. : )

    Bunun dışında kurgu hakkında, eğer ileriki bölümlerde o kediye tam manasıyla fantastik bir kişilik kazandırabilirsen; gerçekten çok büyük bir adım atmış olursun bence.

    Cevaplanmayı bekleyen soruların yanıtlarına, en kısa zamanda ulaşabilmek dileğiyle.

    Kalemine sağlık abi! : )

  4. “Sonra bu fikir saçma geldi. Sonra başka bir şey düşünürken, az önce saçma olarak gördüğü kanının aslında o kadar saçma olmadığını fark etti.” Burada çok güldüm 🙂 Ve rahmetli Douglas Adams’ı anmadan da edemedim.

    İblisçiğimizi geçen bölüme oranla daha bir olgun gördük bu bölümde. Güzel bir devam bölümüydü bu. İnsan bir sonraki bölümde neler olacağını merak etmeden duramıyor. Yazarın yazma şevkinin hızla gelmesi dileklerimle…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *