Öykü

Yanan Kıta

Bir kıta yanıyordu…

Evet, kocaman bir kıta yanıyordu ve bunu engelleyebilecek ne bir süper kahraman ne de başkası vardı. İşin ilginci kara bulut kümeleri her tarafı kaplıyor ama bir haftadır ne yağmur yağıyor ne de koskoca kıtanın herhangi bir yerinden yağmur yağdığına dair işaretler geliyordu. Daha da kötüsü yağmur yerine kül yağmasıydı. Yüzlerini yıkamaktan bıkmış birçok insan gri suratlarla ilginç şekilde dolaşıyordu. Kimse kıtadaki iklimin neden ve nasıl değiştiğini bilmiyor birçok kişi kıyametin geldiğini düşüyordu.

Aslında bu yangını çıkartanın küçük, sevimli mi sevimli bir kedi olduğunun farkında değillerdi.

Küçük, tatlı, şeker bir kedinin…

***

Olay tam olarak kedi sahiplerinin iki günlük bir tatile gitmek üzere evlerinden ayrılmaları ve sevimli kediyi evde unutmaları ile başlamıştı. Zavallı sevimli kedicik defalarca miyavlamış, kapıları tırmalamış, camlara patisiyle vurmuş fakat dışarı çıkamamıştı. Bu şekilde birkaç saat evde kalmış, miyavlamalarıyla adeta insanın içini burkan, en duygusuz insanda bile acıma duygusu uyandıracak bakışlar takınmıştı.

Bir süre sonra acıktı…

Bir şeyler yemeliydi. Doğruca mutfağa gidip, kendisine ait olan tasın içerisine baktı.

Boştu…

Daha sonra gözleri tezgâhlara yöneldi. Hemen ocağın yanında duran kapalı poşeti gördü. Ev kedisi olduğundan, kapalı olan her poşetin yemek olma ihtimali onun için büyük olasılıktı. Ve bir sıçrayışta fırının üzerine atlayıp tırnaklarıyla poşeti yırtmaya koyuldu.

Tahminleri doğru çıkmış, kapalı poşetin içerisinden büyük ihtimalle dolaba koyulması unutulmuş ciğer parçaları çıkmıştı. Mutlu mutlu mırıldanarak, tam ağzına göre dilimlenmiş ciğer parçalarını yemeye koyuldu.

Fakat kendisinin fark edemediği bir şey vardı.

Fırının üzerine atlarken ayağı açma kapama tuşuna takılmış, bir anda hem ocaktaki gaz hem de fırın yanmaya başlamıştı.

İşte her şey böye başlamıştı…

Peki bu bir tesadüf müydü?

İşte bunu kedi bile bilmiyordu…

***

Aslında olayın küçük sevimli kedi ile hiçbir alakası yoktu. Buna neden olan şey, küçük sevimli kedinin yakarışlarını duymuş olan yaramaz ibliscikti. Kediyi duymuş ve onu o şekilde bırakan ev sahiplerine güzel bir ders vermek istemişti. Tabii bunu yaparken eğlenceli olmasına dikkat etmeli, yaptığı şeyden zevk almalıydı. Ayrıca kendi boyutundaki konum için güzel bir plan yapmak, üst sıralara yerleşmek ve hanesine artı puan kazandırmak için çok önemliydi.

Ama kendisi bile, sonucun bu raddeye geleceğini düşünmemişti.

Sonuçta o, küçük ve yaramaz bir iblisti. Tek istediği biraz eğlenceydi…

***

Kedinin yakarışlarını duyan ibliscik hemen gelmiş ve başka bir iblisciğin yerini kapmaması için küçük bir ayin gerçekleşmişti. Artık başka bir ibliscik gelip buradaki eğlencenin kendisine ait olduğunu iddia edemezdi. Bir nevi o eğlencenin telif haklarını satın almış gibiydi.

Önce kedinin miyavlamalarını dinlemiş, daha sonra onu bu halde bırakan ev sahiplerine göz atmıştı. Onları bir süre takip ederken ailenin küçük kızının bir anda yerinden zıplayıp; “Hii! Baba Bobiş’imi evde unuttuk. Nollur gidip alalım onu, tek başına çok korkcakkk!!” demiş, babası da “İki gün kalacağız yavrucuğum bir şey olmaz, kendisine bakabilir. Dokuz canlıdır o.” diye cevap vermişti. Fakat içinden Umarım biz varmadan dokuz canını da tüketir… diye de eklemişti.

İbliscik hem bu diyalogu hem de ev reisinin içinden geçirdiği düşünceleri duyup kahkahalar atarak eve geri dönmüştü. “Hiç merak etme babacık, dileğin gerçekleşecek. Ama biraz daha eğlenceli olacak! Huhahahaha!!!!”

Böylece sevimli kediciğin hareketlerini izlemiş, olayı nasıl doğal göstermeye çalışabilirim diye düşünmüştü. Çünkü yapacağı şeyin ilginç olmasının yanında bunun doğal olarak gösterilmesi de çok önemliydi. Kedinin acıktığını anladığında, aklına hemen bir fikir geldi. Gidip dolaba baktı ve kedinin yiyebileceği en güzel şeyi alarak fırının hemen yanına koydu. Bir süre sonra kedinin mutfağa geldiğini görüp bifteği bulması için şeytana dilekte bulundu.

İşte şeytana dilekte bulunmak için kafasını aşağı eğdiği anda kedinin tasında mama olduğunu fark etti. Kedi görmeden elini şaklatması ile tabağı boşalttı. Ve kedi de farklı bir yerde yiyecek aramaya başladı.

İbisciğin oltasına gelmesi uzun sürmedi. Hemen fırının üzerine atladı. Fakat açma-kapama düğmesinin bir santim yanından geçmiş, böylece üzerine basmamıştı. İbliscik kafasını iki yana sallayarak “Babacık gerçekten haklı.” diyerek parmaklarını şaklattı. Ve fırın ile ocak açıldı. “Formaliteler…” diye yakındı. Başından beri bunun için kediye ihtiyacı olmadığını biliyordu, ama her şeyin bir şekli bir şemali vardı.

Sonunda isteği olmuş ocaktan sızan gaz tüm mutfağı doldurmuştu. Kedi de bu arada doymuş olduğundan mutfaktan çıkmıştı. İblisciğin onunla işi kalmadığından dolayı pek umursamamıştı. Gazın yeterince havaya karıştığına kanaat getirerek kendisi de mutfaktan çıktı. Büyük bir patlama olacaktı. Mükemmel! Bir eliyle kulağının tekini kapattı ve diğer eliyle de “Haydi bakalım huhaha!” diye parmaklarını şaklattı.

Mutfaktan büyük bir patlama sesi duyuldu. İbliscik parmaklarını şaklatmış ve fırının kapağı açılmıştı. İşte reaksiyon bu sırada oluşmuş ve oralık savaş alanına dönmüştü. İbliscik kahkahalar atarak gülüyor, “Mükemmel, mükemmelllll!” diyerek kendini yerden yere vuruyordu.

Fakat işte bu sırada iblisciğin de unuttuğu bir şey oldu.

Yangın sadece mutfakla kalmadı.

Tüm evi sardı…

Ama bu da iblisi hiç endişelendirmedi. Aksine daha da hoşuna gitti. “O aile bunu, hatta daha da fazlasını hak etti.” diye düşündü. Sanki üzülüyormuş gibi başını eğdi ve boşluğa bakıp, “Bu minicik sevimli kediyi kendi kaderiyle baş başa bıraktılar. Ben olmasam açlıktan ölecekti.” diye söylendi, tabii kendisini daha fazla tutamayıp kahkahayı patlattı.

Bu arada yangın evi iyiden iyiye sarmalamış, hatta bahçeyi de içine almıştı. İbliscik için olay gittikçe daha da ilginç bir hal alıyordu. Amacı sadece küçük bir odada biraz eğlenmekti. Fakat ateş, yani şeytanın giysisi daha fazlasını istiyorsa ona bir söz düşmezdi, değil mi?

Bu arada küçük sevimli kedicik de patlamanın etkisiyle havaya uçan mutfak kapısından dışarı çıkmış ve son sürat kaçmıştı.

Bu hikâyedeki amacı bitmişti.

Ama hikâye devam ediyordu.

Hem de ateşin son sürat devam etmesiyle…

İbliscik kafasını çalıştırıyor, düşüncenden düşünceye geçiyor ve kendi kendine konuşuyordu. İşin çoktan bitmiş olması gerekirdi. Fakat uzayınca doğal olarak hemen daha farklı şeyler planlaması gerekti. Birçok düşünce geldi aklına. Sonunda yine parmak şaklatmaya karar kıldı. Aslında her şey doğal olmaya devam edecekti. Kendisinin yapacağı tek şey, çok yavaş ilerleyen ateşe (kesinlikle yavaş ilerlediğini düşünüyordu) biraz hız kazandırmak olacaktı.

Ve parmaklarını şaklattı.

Hem de büyük bir hevesle…

Ateş, sanki ocakta bulunan ateşe daha fazla gaz verilmiş gibi şahlandı. Tabii bu küçük ocak ateşinin yerine koskoca bir ev ve bahçeyi sarmalamış olunca olay ister istemez daha da büyüdü.

Böylece ateş iki yanda bulunan komşu evlere sıçardı.

Oradan diğer evlere…

İtfaiye gelene kadar ateş çoktan almış başını gidiyordu. Bunu durdurmanın bir iki itfaiye arabasıyla olunamayacağının farkındalardı. Ayrıca rüzgâr olmadan bir ateşin, hatta rüzgâr bile olduğunda, bir ateşin bu kadar hızlı ilerlemesine anlam verememişlerdi. Çevre itfaiyelerden yardım istemişlerdi fakat onlar gelene kadar tüm mahalle küle dönecekti.

İşte ibliscik bu düşünceleri okuyor ve daha önce hiç yaşamadığı eğlencenin içerisinde yüzüyordu. Kesinlikle bu yaptıklarından sonra ona madalya vereceklerdi ve hanesine bir sürü artı puan eklenecekti.

Yangın da almış başını gidiyordu.

Önce tüm sokağı sardı.

Sonra caddeye sıçardı.

Sonra mahalleye.

Ve sonra tüm şehre…

Herkes şaşkındı. Herkes panik halindeydi. Bir yangının bu kadar hızlı yayılma olasılığına kimse inanamıyordu. Ve sorun şu ki ateş büyüdükçe daha da hızlanıyor, sıçramalar çok daha etkili oluyordu. Birçok insan evini apar topar terk etmiş, yangının yayıldığını duyan yakın çevre illerdeki insanlar ise hızlı bir şekilde, yanlarına ne alabiliyorlarsa uzaklaşmaya başlamışlardı.

Tüm dünya diğer sorunlarını bırakmış, yanan şehri konuşuyordu. Artık her televizyon kanalında her gazetede manşet konusu yanan şehir olmuştu. Ve yangın bu şehirden çıkmış, diğer şehirlere yayılmıştı.

Kısa süre sonra yanan şehir, yanan şehirler olmuştu.

Ve sonra yanan ülke…

İbliscik bu yaptığına inanamıyordu. İstediği sadece küçük bir mutfakta eğlenceli olacak bir oyundu. Ama şimdi kocaman bir ülke yanıyordu! Eğlencenin bu denli haz verebileceğine hiç inanamamıştı. Ve hayatında bir daha bu kadar eğleneceğini hiç mi hiç düşünemiyordu. Fakat yavaş yavaş, bu işe bir son vermesi gerektiğinin farkındaydı. Artık ateşin çok hızlı derecede yayılmasını önleyen şu parmak şaklamasına karşılık bir şaklama yapması ve işin daha da uzamamasını sağlamalıydı.

Ve parmaklarını şakladı.

Ama hiçbir şey olmadı…

Ateş olanca hızıyla yayılmaya devam etti. İbliscik şaşırarak silkindi ve tekrar parmaklarını şaklattı. Ama durum değişmedi. Büyüyen ateş bana mısın demeden yolunda kararlılıkla ilerlemeye devam ediyordu. Artık bu işten haz almayan ibliscik büyülü sözler mırıldandı, bildiği tüm taktikleri uyguladı ama nafile. Çabaları sonuç vermedi. Boyutuna gidip iblislerle görüşme vaktinin geldiğini anladı. Çünkü bu ibliscik haliyle etkili olamıyorsa, iblislerin yardımına başvurması gerektiğinin zamanı gelmişti.

Boyutuna döndü ve acilen iblisler divanına başvurdu. Yaptığı olayları, yangının yayılmasını fakat artık yayılmasını istemediği, bunun için yaptığı büyüyü geri almaya çalışması ama büyünün tutmaması, şaklaklarının işlevini yerine getirmediğini anlattı.

İblisler ise bu olayı kıs kıs gülerek dinlediler.

“Gerçekten eğlenceli bir olaymış yaramaz ibliscik! Harika planını yaparken bazı şeyleri tekrar gözden geçirme olasılığını düşünmeyişin ise harikulade!! O patlamanın yayılmasını düşünmediğin yetmezmiş gibi bir de ateşe hız kazandırmak ile inanılmaz bir iş çıkardın. Burada verilen dersleri dinlemediğin için, ateşe yapılan büyülerin geri alınamayacağını o yaramaz ibliscik beynin almamış anlaşılan,” dedi iblislerden birisi.

Ve yaramaz ibliscik hatırladı.

O ders gününü, tüm ayrıntılarıyla hatırladı…

“Ne yapmam lazım söyleyin lütfen. O ateşin durması lazım. Yoksa başım belaya girebilir. Lütfen!!”

“Başın belaya girebilir mi? Başın ateşe yaptığın büyü ile belaya girdi zaten! Yoksa sana madalya mı takılmasını bekliyordun?”

İbliscik artık iyiden iyiye korkmaya, başının belaya gireceğini duyunca baştan aşağı titremeye başlamıştı. Fakat yalvarmaya devam etti.

“Ne yapmam lazım, söyleyin lütfen yalvarıyorum. Bu işi daha da uzatmadan o ateşi durdurmam gerek. Yapılabilecek hiçbir şey mi yok?”

“Bir yol var yaramaz ibliscik. Ama bunu senin yapacağından şüpheliyim,” dedi iblislerden birisi.

“N’olur söyleyin, ne olursa yaparım!!”

“Ateşi durdurmanın tek yolu yani ateşe yapılmış büyüyü geri çevirmenin tek yolu, ateşin efendisine gitmendir. Ateşe sadece o sözünü geçirebilir. Yani yaramaz- oh yoksa başı belaya giren ibliscik mi demeliyim, gideceğin adres; ‘Şeytan’.”

İşte şimdi iblisciğin başı fena halde dertteydi. En yüksek mertebedeki iblislerin gördüğü ve onların bile Şeytan’dan korktuğunu, onun yanına gitmekten çekindiklerini düşünecek olursak bu küçücük yaramaz iblisin duyguları az çok tahmin edilebilirdi.

İbliscik korka dursun, ülkedeki alev ise iyice yayılmış diğer ülkelere sarmıştı.

Ve daha sonra yanan ülke, yanan ülkeler oldu.

Ve sonra yanan kıta

***

İşte kıtanın yanmaya başlamasının nedeni buydu. Ama yağmur yağmamasının, kara bulutların sebebi ise hâlâ bilinmiyordu.

Acaba ateş duracak mıydı?

Yanan kıta tamamen küle dönüşmeden önce birileri bir şeyler yapabilecek miydi?

İbliscik şeytanla görüşecek miydi?

Peki küçük sevimli kediye ne olmuştu?

Bunun sonu ne mi olacaktı?

İşte tüm bu soruların cevabı bir başka hikâyede cevap bulacaktı…

***

Not: Bunu yazan kişi, okuyucuların “ne olacak bunun sonu?”, “böyle bitemez ama çok merak ediyorum!!” gibi düşüncelerini duyuyor ve içinden kıs kıs gülüyordu…


YANAN KITA 2: DOLAMBAÇ ÖYKÜSÜNÜ OKUMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN

Yanan Kıta” için 6 Yorum Var

  1. Selamlar!

    Evet, her zaman en son okuyan okurun bu defa ilklerden olmayı başardı. 😛 Öyleyse lafı uzatmayıp, hemen yoruma geçiyorum.

    Daha ilk kısımdan “yanan kıta” olayından bahsetmen çok iyi olmuş, çünkü öykünün devamını okumak için gerekli olan en büyük şeyi yaratmayı başarmış o satırlar: merak!

    Evet, büyük bir merakla, eğlenerek okuduğum bir öykü oldu. Ateş için “şeytanın giysisi” lafını kullanman çok hoşuma gitti, açıkçası öykü boyunca en beğendiğim kısım orasıydı diyebilirim.

    İbliscik, iblisler divanı, ve dersler gibi daha sonraları rahatlıkla geliştirilebilecek öğeleri hikayende kullanman da çok iyi olmuş.

    Son taraftaki sorulardansa… açıkçası ben sadece iblisciğin akıbetini merak ediyorum, kıtalar istediği kadar yanabilir! 😛

    Ellerine sağlık, seçkide yayınladığın en iyi öykün bu oldu bence. 🙂

  2. Tatlıydı. Ben ateşin şehirler arası yolculuğuna takıldım. Gemiler ile kıta aşırı alıp başını giderse 2. bölümün ismini tahmin edebiliyorum “yanan galaksi”. Yağmur bulutlarının oluşmaması rahatsız edici şekilde güzeldi. Masumlar yanarken birileri(!) sessiz durur mu bilmiyorum tabi.

  3. Muhahaha! 🙂 Süper derecede tatlı ve keyifliyi doğrusu. Küçük iblisin numaracıktan üzülmesini ve kıkırdamalarını vs. gözümde çok net canlandırabildim. Çok güzeldi. Kalemine sağlık…

  4. İbliscik ayinler, divan, okul, üst kurul çok fazla geliştirilebilir içerikle dolu çok güzel ve okunan bir öykü olmuş. Hiçbir yerinde ölümden bahsetmemesi havayı pekiştirmiş ve çok hoşuma gitti. Ben de takıldım ateşin şehirler arası yolculuğuna, helal olsun iblisciğe bütün o küller 😛

  5. Çok başarılı bir hikaye olmuş! Her ayrıntısı okura fazlasıyla zevk veriyor bence.

    İblisle ilgili hiçbir fiziksel özellik vermeden iblisin mimikleri ve her türlü fiziksel özelliğini dahi kafalarda canlandırmışsınız. Tüm o karakter özelliklerini de olay akışı içerisinde çok rahat yansıtmışsınız.

    Tebrik ederim. Çok beğendim, çok! 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *