Öykü

Yapay Tanrı

Hurdaya dönüşmek üzere olan atını son sürat sürüyordu. Son iki gündür ne uyumuş ne de ısınmıştı. Ne gecenin kör karanlığı ne de kışın soğukluğu durdurabilmişti onu. Çünkü duracağı zaman başına ne geleceğinin farkındaydı. Bunun bilinciyle atını daha da hızlandırdı. Metal at, sahibinin emri üzerine burnundan dumanlar püskürterek koşmaya devam etti. Atın burnundan çıkan duman sahibinin uykusuz gözlerini gittikçe yakmaya başlamıştı. Ama o buna aldırmıyor gibiydi, atın üzerindeki bir insan değil, korkuyla doldurulmuş bir kuklaydı. Aldığı her nefes içindeki korkuyu harlıyordu. “O” peşindeydi, bundan daha kötüsü olabilir miydi.

Korku adamın zihnine hakimken düşünceler oldukça flulaşmıştı. Bir yere varmaya çalıştığını anımsadı adam, ama nereye. İçindeki müthiş korkudan kaçıyordu fakat bilinçsizce değil. Evinden ayrılmadan önce taşıdığı amacı hatırlamaya çalıştı ama nafile. Korku tüm düşüncelerini bir balçık misali kaplamıştı. Adam balçığın altında yatanı görmek için ne kadar çabalasa da balçık tekrar kapanıyordu.

Saatler, günler, haftalar geçti. Kukla adam az yedi, pek az uyudu. Yaşanan bir gün ötekinden farklı değildi. Kaç gündür yolda olduğunu kestiremiyordu. En sonunda öyle bir zaman geldi ki ata binmek bile işkence haline gelmişti. Uykusuzluğu ise taştan yapılmış bir yorgan gibi üstüne çökmüştü. Adamın düşünceleri bile yogundu, korku artık önemsizleşmişti. Uyuşuk beyni ona herşeyin yolunda olduğunu, tek ihtiyacının biraz dinlenmesi gerektiğini söylüyordu. Adam beyninin ona söylediklerini matıklı buldu (zaten beyni bunu mantıklı bulmasını istemişti). Metal atınnın ocağından çıkardığı bir kor parçasını, topladığı kuru dalların arasına attı. Dallar saniyeler içinde tutuştu, yorgun adam iyi bir ateş yaktıktan sonra kalın pelerinine sarılarak gözlerini kapadı. Her şey o kadar güzel ve huzurluydu ki…. Ateşin çatırtısı, üstündeki pelerinin sıcaklığı ve bilincinin onu terk etmeye başlarken vücudunun hafiflemesi. Her şey mükemmeldi, neredeyse her şey.

* * *

Adamın beyni uzun süren mesaiden sonra, birbirinden renkli rüyalarla kendini dinlendiriyordu. Dışardan duyduğu sesleri kendince imgelere dönüştürüp, kendisi gibi yorgun adamı rüyalara boğuyordu. Yakınlarda bir yerde akan suyun sesi, rüyada kızarmakta olan yumurtanın tavadaki sesiydi. Öten serçelerin sesiyse sıcak bir muhabbetin döndüğü, içerdeki ocağın harıl harıl yandığı mütevazı bir eve dönüşmüştü rüyada. Beyin birçok oyun oynadı bu yorgun adama, metal atın homurdanışı, kuru yaprakların hışırtısı, esen rüzgarın iniltisi… daha birsürü şey yeniden can buldu rüyalarda.

Beyin dinlendikçe, düşünceler berraklaştıkça başka bir şey de can buldu rüyaların yanısıra; korku. Adamı uyuduğu güzel uykudan kokusu uyandırdı. Biri sanki beynini kaynar suyla doldurmuş ve tüm güzellikleri öldürmüştü. Soluk soluğaydı, kafası zonkluyordu ve uyku sersemliği korkusuyla birleşince tamamen düşünceden yoksundu. Adam bir insanın bilinmezliğe karşı gösterdiği en ilkel tepkiyi gösterdi ve kaçtı. Saatler, günler, haftalar boyunca kaçtı. Bu kaçış kendini tekrarladı. Her seferinde soluk soluğa uyandı, her seferinde yine kaçtı.

* * *

Kaçmaya başladığından beri iki kış görmüştü, yorgunluk adamı perişan etmiş, açlık ise adamın gözlerinin çukura kaçmasına neden olmuştu. Yüzünden aşağı inen açık kahverengi sakalı ise çok kullanılmış bir boya fırçası gibiydi. Metal at eskisinden daha hurdaydı, denge mekanizmasında oluşan ufak bir arıza koşmasına engel oluyordu. Toynaklarının dibi aşınmıştı ve yeni toynakların kaynaklanması gerekiyordu.

Kaçış yavaşlayınca günler de uzamıştı. Adam kaçmanın telaşına kendini daha az kaptırmış, çevresini incelemeye başlamıştı. Uzun ve heybetli ağaçlar sonbaharın gelişini haberdar edercesine gün batımının rengine boyanmışlardı. Sonbaharın sessizliğini göç eden birkaç kuş sürüsü bozuyordu. Yorgun adam dalgıncana ilerlemeye devam ederken bir şey dikkatini çekti. Birkaç hafta evvel gördüğü ayak izleri yine karşısına çıkmış, davetkar bir birçimde çamurlu patikadan ormanın içine giriyordu.

Adam, arızalı atının izin verdiği hızda ayak izlerini takip etti. Ormandaki ağaçlar içlere gidildikçe öylesine sıkılaşıyordu ki adam bir müddet sonra atından indi. Pelerinini beline doladı ve kafasını kaldırmadan izleri takip etti. Kendini yaptığı işe öylesine kaptırmıştı ki takip ettiği ayakları görünce bile ayak izlerinin nereye gittiğini düşünmüştü.

İzlerin sahibi, sık ormanın içindeki bir açıklığa kamp kurmuştu. Çevresini taşlarla kapattığı ateşi, ormanı yutmak istercesine yanıyordu. Kuruması için kütüğün üzerine attığı kıyafetleri en az yorgun adamınki kadar eskimişti ve sakalı en az yorgun adamınki kadar uzundu. Aslında dikkatli bakılırsa o da en az yorgun adam kadar yorgundu. Bu iki adam çatırdıyan ateşin eşliğinde birbirlerine uzun bir süre bakakaldılar.

* * *

Ormandaki adam neredeyse hiç konuşmadı, yorgun adam da onu taklit etti. Gece yaklaşırken kamp sahibi ateşin üzerine dibi kararmış bir tencere koydu, sonra heybesindekileri tencerenin içine doğramaya başladı. Yemek hazır olana kadar sessizlik sürdü. Yemek hazır olunca da konuşmak önemsiz şeylerden biri oldu -mesela yol kenarındaki bir taş gibi- Sıcak yemek yorgun adam için paha biçilemezdi. Koca tencereyi bitirene kadar yediler, ateşe baktılar, nefes aldılar ama konuşmadılar. En sonunda kamp sahibi içini çekti ve konuştu.

“Kimsin be adam!”

Yorgun adam, ürkekçe kamp sahibine baktı. Ağzı aralancak oldu ama ses çıkmadı. Kamp sahibi omuz silkti ve konuşmasına devam etti.

“Zaten kim olduğumuz önemini uzun zaman önce kaybetti.” Yorgun adama dönüp acırcasına baktı. Ayağa kalkıp kütüğün üstündeki kıyafetleri toparladı, sonra da karanlık ormanın içine doğru ilerledi. Yorgun adam onu saatlerce bekledi, belkide ömrünün son zamanlarında en çok beklediği anlardan biri buydu. Ama giden adamın dönmediğini görünce usulca ayağa kalktı. Yorgunluğun tüm vücudunu esir almaya başladığını hissetti; korkunun önemsizleştiği nadir günlerden biriydi. Adam tekrar ateşin başına oturdu ve pelerinine sarıldı. Güzel bir uyku için kendini hazırladı.

* * *

Beyni bu garib adama yine oyunlar oynayabilirdi ama yapmadı. Bugün tanıştığı adamın sorduğu soru renkli imgelerden daha önemliydi. Soru defelarca yorgun adamın beyninde dönüp durdu. Kimdi o, önceden neydi, ne amaçla evinden ayrılmıştı. Uyku halindeki adam bu sorularla boğuşurken, beynin en ücra köşesindeki soluk düşünce aniden canlanıp gün yüzüne çıktı. Yorgun adam şimdi bir rüya görüyordu ama bu gördüğü evvelki renkli rüyalardan farklıydı. Rüyası kendini ona tekrar anlatıyordu, ona kim olduğunu hatırlatıyordu.

* * *

Argia çağının ötesinde, çok gelişmiş bir vilayetti. Kömür ve buharın gücünü kendine köle eden, asaletiyle görenleri kendine hayran bırakan bir şehir. Buharla çalışan nice makinaların efendileri bu kadim şehirde yaşardı. Şehrin ne zaman kurulduğunu kimse bilmez ve ne zaman yıkılacağını da kimse tahmin edemezdi. Argia işte öylesine muazzam bir kentti.

Yorgun adam, buharlı ve çarklı makinaların hüküm sürdüğü bu topraklarda bir hendese idi (Tabii o zamanlar ismi yorgun adam değil, Suzloydu). İşinde öylesine iyiydi ki devrim sayılabilecek icatların hemen hepsinin altında onun imzası bulunmaktaydı. Günler birbiri ardına devrilirken icat edilen yeni makinalar da insanlarla buluşuyordu. Şehrin güvenliğini sağlayan buharlı askerler neredeyse insan standartlarına ulaşmıştı, metal atlar normallerinden daha hızlı ve çevikti, metal kanatlı kuşlar gökyüzüne hakim olmuşlardı. Ama Argia yine de bir şeyin eksikliğini hissediyordu. Hendeseler bu eksikliği gidermek için günler süren toplantılar yapmaya başladırlar. Bu toplantıların sonucunda neyin eksik olduğunu buldular. Bir Tanrı! Kendilerini her türlü tehlikeden koruyacak, Argia’a yol gösterecek, herkesten daha bilge bir tanrı!

Çalışmalar yıllar boyunca sürdü, tüm hendeseler ve fabrikalar tanrının üretimi için çalışıyordu. Dünyanın her bucağından getirilen cilt cilt kitaplar tanrının beynini oluşturacak yapıya işleniyordu. Beyni oluşturma görevi Suzloy’a verilmişti ve o da elinden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordu. Uykusuz ve yorgunlukla geçen yılların ardından tanrı tamamlandı ve Argia’nın en geniş meydanına getirildi. Meydanda tanrıya yer bulmak bile neredeyse imkansız gibiydi. Tüm Argia o gün işlerini bırakmış ve tanrıyı görmek için meydana doluşmuştu.. Tanrının üzerindeki örtü tek seferde çekildi. Meydandaki halk bu güzellik karşısında bir anlığına sus pus kaldı.

Tanrı neredeyse üç insan boyundaydı, bir insanın sahip olamayacağı derecede kusursuz bir yüze sahipti. Koca cüssesine rağmen orantılı vücudu zarafet içinde duruyordu. Elleri zarif ama güçlüydü, bacakları ise bir koşucununkini dörde katlardı. Ama gerçekler hayal edilenden farklı oldu. Tanrı çevresini kuşatmış halkına önce bir baktı sonra arkasını dönüp meydandan ayrıldı. Kendini insan ırkının yanında duramayacak kadar özel hissediyordu. Bu yüzden insanların ulaşamayacağı kadar büyük bir saray yaptırdı ve oraya yerleşti. Hendeselerin oluşturduğu tanrı gerçekten de insanların tanrısıydı. İnsanın özünü oluşturan he rşeye sahipti; kin,nefret,bencillik…

Metal tanrı o kadar sessiz kaldı ki Argia halkı, hendeselerin tanrıyı parçaladığına inanmaya başladılar. Ama şafağın birinde tanrı herkesin aynı geniş meydanda toplanmasını istedi ve halk da tanrısını dinledi. Meydan hınca hınç dolmuştu, insanlar tanrının ne diyeceğini merakla bekliyordular.

Tanrı, zarafet içinde meydana geldi, sesi tüm Argia’yı inletecek kadar kudretliydi.

“Siz insanlar kendinizi korumak için bir tanrı yarattınız, yani beni. Bana ne bir isim ne de bir tanım verdiniz. Bundan sonra siz benimsiniz; yaşantınız, değerleriniz, hayattaki amacanız… Size ait olduğunu düşündüğünüz ne varsa artık bana ait. İsmime gelecek olursam bundan sonra bana Chapita diyeceksiniz ve bana hizmet edeceksiniz!”

Argia’nın geleceği o günden sonra tamamen karardı. Chapita her şeye el koyuyor, beğenmediği her şeyi anında yerle bir ediyordu. Şehirdeki tüm makinaların kontrolünü ele geçirişi gücünü durdurulamaz kılıyordu. Chapita her geçen gün yıktı, ele geçirdi, köleleştirdi ve tekrar yıktı. Aile bağları, sevgi, huzur; bunlar artık Chapita’nın masasını süsleyen birer öğündü sadece. Bir zamanların en gelişmiş vilayeti olan Argia bu yıkımın gücüyle virane bir yere dönüşmüştü. Zenginliğin ebedi olduğu tek yer Chapita’nın sarayıydı artık. Chapita’ya hizmet edenler sarayda, diğer insanlar ise açlığa mahkûm, sokaklara atılmıştı.

Suzloy’un da içinde olduğu birkaç hendese, Chapita’nın yönetimine karşı çıkmak için bir araya gelmişti. Chapita’nın casusları her yerdeydi bu yüzden çalışmlar gizli yürütüldü, buluşma yerleri dikkatlice seçildi.. Hendeseler Devrim Ordusu adını verdikleri, makinalardan oluşan bir ordu kurmaya çalışıyorlardı. Bu ordu, Chapita’nın boyundurluğu altında olmadan saraya karşı savaşacaktı. Sayıları oldukça az olan makinalar gün geçtikçe bir orduya dönüştü. Hendeseler artık savaş için gün sayıyordu.

Baskın yıldırım gibi gerçekleşti. Hendeselerden biri Devrim oluşumuna ihanet etmiş ve Chapita’nın casuslarına haber yollamıştı. Kargaşanın arasında birkaç hendese atlarına atlayıp Argia’yı terk etmeyi başarmıştı ama geride kalanlar Chapita’nın gazabını fazlasıyla tatmıştı. İşte o gün Argia Chapita’nın öfkesiyle tam anlamıyla yıkılmaya başlamıştı. Görkemli koca yapılar dev ağaçlar misali devrilmiş, Devrim Ordusu paramparça edilmişti. Ordunun oluşturulmasında görev alan tüm hendeseler görüldüğü yerde öldürülmüştü. Haşmetli Argia’dan geriye sadece yıkık virane bir şehir kalmıştı. Chapita deprem etkisiyle tüm güzellikleri yıkmıştı… Suzloy kaçtığı şey de tam olarak buydu. Chapita’nın depreminin dehşetinden kaçıyordu. Chapita’yı yaratırken kendine duyduğu o gereksiz özgüvenden, ölümüne sebep olduğu onca kişiden kaçmaya çalışıyordu…

* * *

Suzloy uykusundan derin bir soluk alarak uyandı. Chapita’yı nasıl devireceğini hatırlıyordu. Argia’dan kaçmadan önce kurduğu planı uygulamalıydı. Metal Tanrı’nın üretimi sırasında Suzloy dünyadaki tüm kitapları Chapita’nın beynine işlediği sanıyordu ama yanılmıştı. Eksik olan bir kitap vardı; tek kitap. Suzloy o kitabı hiçbir zaman bulamamıştı ve dünyada kalan tek nüshasının da kaybolduğu söyleniyordu.

Suzloy yerden kalkarken kendini silkeledi. “Kaybolması yok olmasından iyidir. En azından bir umudum var.” Yıllar sonra kendi sesini duyması bile Suzloy’a garip gelmişti ama bunun üzerinde pek durmadı. Umut onu yeniden yeşeren bir ağaç misali canlandırmıştı. Şimdi, bulması gereken bir kitap ve kurtarması gereken bir Argia vardı…

Sefa Tursun

Yapay Tanrı” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *