Öykü

Perili Köşk

İki buçuk milyon dolar…

Yuvarlarsak aşağı yukarı bu fiyata denk geliyor…

Paran varsa kardeşin kurtulur…

Yüksek ihtimal…

Genç adam elleri cebinde karşısındaki yıkık dökük köşke bakıyordu. Gözlerinde biriken yaşların yanaklarına süzülmesine izin vermiyordu. Doktorun cümleleri balyoz gibi zihninde geziyor, bir o yana bir bu yana çarparak başını ağrıtıyordu. Ne acı onundu ne de kardeş. Bu yüzden rahatlıkla yuvarlıyor, ihtimallerden söz ediyor, acısı ona yetmiyormuş gibi suratına tükürür gibi ülkenin minik bir kesim anca görebileceği bir paradan rahatlıkla beş, on liraymış gibi bahsedebiliyordu.

Hoş onun beş, on lirası bile yoktu… Ama borcu vardı. Çok borcu vardı, istemediği kadar. Öyle kendi isteğiyle yaptığı borçlarda değildi bunlar. Devletinin bir vatandaş olarak kendisinden talep ettiği borçlardı. Mesela elektrik faturası kabarık gelmişti; az kullanın demişti bu borçların haklılığını savunan bir komşu… kardeşinin makineye bağlı yaşadığını bilerek.

İstanbul’un ücra bir semtinin, ücra bir mahallesinin, ücra bir köşesinde yüzyıllardır öyle bir başına duran ve kimsenin yaklaşmaya bile yanaşmadığı, yanaşanlarınsa pek iyi şeyler yaşamadığı bu köşkün önünde bu yüzden duruyordu. Kardeşi için. Bu köşke perili köşk diyorlardı. İçinde çok uzun zamandır tehlikeli bir varlığın yaşadığına inanıyordu herkes. Birkaç saat öncesine kadar buna inanmıyordu. İnsanlardan ümidini kesince şansını perilerde denemeye karar verdi. Ne kaybedebilirdi ki. Zaten her şeyi kaybediyordu…

Köşkün paslanmış bahçe kapısına elini attığında arkasından biri seslendi kendisine.

“Hop, birader nereye?”

Gecenin bir saatinde arkasında bu kadar sessizce yaklaşıp bağıran birine normalde küfür dağarcığını genişletecek kadar yaratıcı küfürler edebilirdi ama sesi tanıdığı için derin bir nefes vermekle yetindi. “Köşke giriyorum Gökhan belli değil mi? Telefonda söylediğim gibi.”

“Ben telefonda sarhoş olduğunu düşünmüştüm birader. Hadi Mehmet ya gidelim. Bir hal çaresini buluruz.”

“He bulursun Gökhan. Altı üstü iki buçuk milyon dolar. Yani yuvarlarsak falan… Abi dalga mı geçiyorsun benimle?” Mehmet bahçe kapısını açıp içeri girdi. Köşke doğru yürürken Gökhan söylene söylene arkasından geliyordu. “Başka çarem mi kaldı kardeşim.”

“Birader kafayı yemek bir çare değil ki… Burası olmazsa ne yapacağız, tek yüzüğü mü arayacağız, Uzayın ve zamanın hanımını kovalayacağız, felsefe taşının peşine mi düşeceğiz?”

“Gerekirse onları da yaparım.”

Gökhan daha fazla itiraz etmenin anlamsız olduğunu düşünüp yenilgiyi kabullendi. Söylene söylene arkadaşının peşine düştü. Aniden ortaya çıkan bir rüzgâr bahçedeki kurumuş yaprakları süpürüp kendilerine yol açarken Mehmet tedirgin adımlarla ilerledi. Kapıya kadar gelmiş ama henüz kapıyı açmaya çalışmamıştı. Belki de kapıyı çalmalıydı; içeride gerçekten biri varsa daha barışçıl görünebilirdi, kapının pirinç tokmağını kaldırdı ama sonra fikir kendisine de saçma geldiği için geri bıraktı. İçeride gerçekten bir peri varsa ne kadar barışçıl göründüğünün bir önemi olmadığını düşündü. Kapının kolunu tutmak için uzandı.

“Mehmet?” diye seslendi Gökhan arkasından. Son bir ümit.

“Birader gitsene sen. Bu benim…”

“Lan yürü git. Saçma salak konuşmaz. Selin senin kadar benim de kardeşim. Giriyorsak beraber giriyoruz.”

Gökhan gerçek bir arkadaş, diye düşündü. Arkadaştan bile öte bir dost, bir kardeş. Bu zamana kadar hep birlikte mücadele etmişlerdi. Bundan sonra da öyle olacak diye düşündü Mehmet, sonuna kadar.

“Hayırdır, kime baktınız hemşerim?”

Kapının açıldığını, içeriden uzanan kafayı fark etmemişlerdi. Ama bahçe kapısı ve köşk kapısı arasındaki mesafeyi bir saniyeden kısa sürede aşabildiklerini biliyorlardı artık. Çığlıklar eşliğinde bahçe kapısına saldırıyorlar, ortalama zekaya sahip her bireyin açabileceği kapıyı açmak için birbirleriyle savaşıyorlardı. Gökhan kapıyı açabilmek için Mehmet’in üstüne zıplayıp kafasını dişlemeye başlayınca kapıdaki adam artık müdahale etmesi gerektiğini anladı.

“Sakin olun.” diye bağırdı kapının eşiğinden. “Sakin olun çocuklar. Kapıyı rahat bırakında gelin içeride size bir çay ısmarlayayım. Hadi gelin.”

Mehmet ve Gökhan birbirleriyle ve kapıyla yaptıkları mücadeleden yorgun düşmüş bir şekilde kapının eşiğine uzanmış, hâlâ korku dolu gözlerle içeriden kafasını uzatmış iri suratlı saçı sakalı dağınık adama bakıyorlardı.

“Kimsin lan sen?” diye sordu Gökhan.

“Ev sahibi.”

“Peri sen misin?” diye sordu Mehmet.

“Böyle peri mi olur lan?” diye yanıtladı Gökhan.

“Hadi,” dedi adam gülerek. Elini sallayarak tekrar içeri davet etti onları. “İçeri gelin de biraz sohbet edelim. Kapı açık, ben çay koymaya gidiyorum. İçeri girince kapıyı kapatın.” Adam sözünü daha bitirmeden içeri yürümeye başlamış son cümlesini köşkün içinden bağırarak bitirmişti.

Mehmet ve Gökhan o kadar hızlı soluyordu ki insandan çok yürüyen hava basma pompasını andırıyorlardı. Önce kapıya sonra birbirlerine baktılar.

“Hemşerim mi dedi o?” diye sordu Gökhan.

“Kafamı mı ısırmaya çalıştın sen?” diye sordu Mehmet.

* * *

“Ben periyim.” dedi adam. Pencere kenarındaki koltuğunu onlara çevirmiş parmaklarını birbirlerine kenetlemiş gülerek konuşuyordu.

Gökhan ve Mehmet, ilginç bir şekilde sade bir evin oturma odasına benzeyen köşkün içinde bir masanın etrafındaki sandalyelere yerleşmiş, karşılarında pijamalarıyla oturan, kırlaşmış saçı sakalı birbirine karışan, iri göbekli yağ tulumu adam peri olduğunu iddia ederken sessizce oturmuş onu dinliyorlardı.

“Ben periyim.” diye tekrarladı gençlerin onu duymadığını düşünerek. Ya duymuyorlardı ya da çocuklara inme inmişti.

Neyse ki biraz sonra tepki verdiler; ilk tepki Gökhan’dan geldi. “Dayı kafa bulma bizimle kurban olayım. Zaten aklımız çıktı az önce.”

“Kapıyı açtığım için mi?”

“Köşkü perili ve terk edilmiş sandığımız için korktuk biraz tabii.” dedi Mehmet.

“Yalnız orada bir hata var.” dedi ihtiyar. “Bir köşk hem terk edilmiş hem perili olamaz. Eğer içinde yaşayan biri varsa terk edilmiş olamaz. Ve korkunuz birazdan biraz daha fazlaydı. Zaten madem içeride birini görünce bu kadar korkacaktınız neden geldiniz ki buraya?”

İhtiyarın sorusu Mehmet’in yüzüne hüzün bulutlarının çökmesine sebep oldu. Genç adam başını önüne eğip masanın ahşap yüzeyine öfkeyle bakmaya başladı. Orada başka birilerini görüyor, onlardan hesap soruyordu sanki. Gökhan teselli etmek istercesine arkadaşının omzuna dokundu. “Periyi arıyorduk.” dedi Mehmet, gözleri hâlâ masadaydı. “Ondan yardım isteyecektik. Kardeşim için… hastalığı için.”

Peri olduğuna iddia eden ihtiyar ifadesiz bir yüzle hâlâ gençleri izliyordu. “Tamam,” dedi Mehmet konuşmayınca. “Buldunuz işte. Söyleyin bakalım.”

“Dayı konu ciddi.” dedi Gökhan. “Bizde ciddiyiz.”

“Bende ciddiyim.” dedi ihtiyar, sıkkın bir şekilde nefesini havaya karıştırıp parmaklarını şaklattı. Dumanı tüten iki bardak çay bir anda masada belirdi.

Gökhan çaylara bakıp teşekkür ederek Mehmet’e destek olma işine geri döndü. Mehmet korkmuş gözlerle ve vücudun geri kalanından bağımsızlığını ilan etmiş bir şekilde titreyen parmakla çayları işaret edince tekrar çaylara baktı. Bildiği bütün duaları ederek kapıya fırladı ama kapıyı açmayı akıl edemediği için duran kapıdan yediği darbeyle yere serildi.

* * *

Gençler nefes bile almadan ikili koltukta yan yana oturmuşlar karşılarındaki ihtiyara bakıyorlardı.

İhtiyarda göbeğini titreten kahkaha krizleri arasında geçiş yaparken onları izliyordu. Çok uzun bir süre gülmeye devam ettikten sonra sonunda derin bir nefes alıp sustu. “İyi ki geldiniz çocuklar. İnanın çok sıkılmaya başlamıştım; dizi, film, kitap, dergi hepsi bir yere kadar. Hayat artık çok sıkıcı diye düşünmeye başlamışken günüme neşe kattınız ya. Tabii aslında biraz bende de hata var; kendimi bunca zamandır insanlardan gizleyince hâliyle hayatım sıradanlaştı. Keşke daha önce birilerine gösterseydim kendimi. Ama ne yaparsınız işte insanoğluna sonuçta, çok güven olmuyor. Neyse hadi söyleyin bakalım neden geldiniz buraya.”

Gençler hâlâ en ciddi bakışlarını takınmış adama bakıyorlardı. “Üç deyince kaçıyoruz,” diye fısıldadı Gökhan arkadaşına yavaşça sokulup. Daha doğrusu o fısıldadığını sanıyordu.

“Sana tavsiyem bu sefer kapıyı açmayı unutma tamam mı? Aksi halde bir gülme krizini daha kaldıramaz bu yaşlı vücudum.” dedi ihtiyar peri.

“Sen perisin…” diye soludu Mehmet. Sesindeki ümit korkunun yerini alıyordu. Bakışları hâlâ ciddi ama gözleri yaşlıydı. Kardeşi için artık gerçekten de bir ümidi vardı. “Gerçeksin. Buradasın.”

“Sonunda!” dedi peri ellerini birbirine sertçe çarparak. “Bendeniz Peri Paşa Tekin. Arkadaşlarım bana Paşaperitekin der… şaka. Demezler. Zaten arkadaşımda yok.Ama siz sadece Paşa diyebilirsiniz. Ya da Tekin. Artık fark etmiyor. En son ne zaman bir insanla konuştuğumu hatırlamıyorum bile.”

“Ben Mehmet. Arkadaşım da Gökhan. Biz…”

“Abi ne yapıyorsun? Bize kendini tanıttı diye hemen arkadaş mı olacağız bununla. Belki cani, manyak, sorunlu bir psikopatın evinde esir kaldık. Belki kanımızı içecek, derimizi soyacak… Daha ne olduğunu bile bilmiyoruz bu şeyin.”

“Periyim dedim ya oğlum.”

“Yürü git lan!” diye yükseldi Gökhan aniden. Elini ihtiyar periye öfkeyle kaldırıp bağırdı. “Hemşerim diyen peri mi olur?”

“Diyelim ki olmaz. O zaman garip güçlerin olduğunu gördüğün birine kendi evinde bağırmak mantıklı mı?”

Gökhan perinin cümlesindeki reddedilemez mantığı fark edince nefesini tutup elini geri yerine koydu. Ağlamak için tekrar koltuğa gömüldü.

“Dediğim gibi çok uzun zamandır bir insanla sohbet etmedim. Baya sıkılıyorum artık. Sizi gördüğüme sevinmedim desem yalan olur. Benden korkmanıza gerek yok; izin verin aramızdaki buzları eritelim, o yüzden izin verin size hikâyemi anlatayım:

“Yüzyıllardır bu topraklarda yaşarım ben. İnanın nerede doğduğumu bile hatırlamıyorum. Benim türüm daha ben doğduğumda tükenmek üzereydi; çaresi olmayan, nasıl bulaştığını bile bilmediğimiz bir hastalık bizi yok ediyordu. Bizler zeki canlılarız, sizlere göre ilginç yeteneklerimiz var. Misal bir dili birkaç saatte öğreniriz. Ortamlara çabuk kaynaşıp güzel gizleniriz. Şekil değiştirme büyüsü bizler için ufak bir parmak sallamak demek. Ama ne acıdır hastalığa çare bulamadık. Ne zekamız ne büyümüz onun üstesinden gelemedi. Ailemi aynı hastalıktan kaybettim. Daha çocukken onları kaybedince yollara düştüm. Bizlerde çocukluk çok kısa sürer. Bir peri çabuk büyümeli, çalışmalı kendini geliştirmelidir. Yani bize böyle anlatılırdı. Ben doğduğumda artık amacımız çoktan “hayatta kalmak için mücadele et” olmuştu. Bende ölümü oturduğum yerde beklemektense gezerken beklemeye karar verdim. Beni bulana kadar güzel bir hayat yaşayabilirdim. Çok gençken yolum buraya düştü. Geldiğimde şehirde bir korku dalgası vardı. Kimileri heyecanlı heyecanlı çalışıyor, kimileri her şeyini arkada bırakıp kaçıyordu… Herkes, onları yok edecek bir ordunun geldiğini söylüyordu. Şehir savaşa hazırlanıyordu. Nedendir bilmem bağlandım bu şehre, savunmaya katıldım. Bir hafta sonra geldiler.

“Sonraları Fatih unvanını alacak olan Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattı. Tabii savaşı kaybettik, bir ara büyü yapmayı bile düşündüm ama o kadar kalabalık bir orduya karşı direnmemi sağlayacak bir büyü yapamazdım. Daha çok gençtim, toydum. Sultan çok güçlü bir orduyla çeşit çeşit planlarla gelmişti savaşa. Esir düştüm. Bilgin beni kurtardı; bir sürü dil bildiğimi öğrenince sultana götürdüler. O da beni yanına aldı. Mehmet büyük hükümdardı. Aynı zamanda iyi bir dost ve arkadaştı. Sizlerden başka sırrımı söylediğim iki insandan biriydi. Her gün tükenmeye yüz tutmuş soyumla ilgili sorular sorar. Soyumu kurtarmama yardımcı olmayı isterdi. Uzun uzun sohbetler ederdik. Ama insan tabii o. Bir gün göçüp gitti. Çok zamansızdı, çok üzüldüm. Şehirde duramadım. Dünyayı gezdim. Gezdikçe gördüm, gördükçe nefret ettim. Dünya korkunç bir yerdi. Mehmet’in yanında güzel bir konumda yaşarken bunu görememiş ya da görmek istememiştim. Neredeyse peri olduğumu bile unutmuştum. Artık görüyordum ama. Dünya kötü bir yerdi. Kötüler daha zengin olmak için birbirleriyle mücadele ediyor, iyiler kötü oluyordu. İyi kalmayı başarabilenlerin sayısı gördüğüm kadarıyla çok azdı. Sonunda bu topraklara döndüm. Döndüğümde çok zaman geçmiş, şehir çok değişmişti. En kötüsü ise gözümdeki perde kalkmıştı. Artık burada her yerde gördüğüm şeyleri görüyordum. Bu yüzden sabit durmak yerine gezdim sürekli oradan oraya. Diğerlerine göre çok daha yavaş yaşlanan vücudum ve sakar kişiliğim hep bir şekilde sırrımı ortaya çıkarmama sebep oldu. Hep yer değiştirdim. Sonunda yolum tekrar buraya düştüğünde acı bir gerçeği fark ettim: Irkımın aksine ben hastalanmamıştım. Yüzyıllar geçmiş ama hâlâ yaşıyordum. Ölüm bana hâlâ ulaşmamıştı. Bunca yaşam bu güzel dünyadan ve insanlardan nefret etmek, onların kötülüklerine şahit olmak için miydi yani? Bu ödül müydü yoksa lanet mi? Sonunda geri döndüm. Tek arkadaşımın yattığı şehre geri gelip ücra bir köşe buldum ve oraya yerleştim. Kendime insanlardan uzak bir yaşam kurdum. Bir süre her şey güzel gidiyordu.

“Bu topraklar işgale uğrayıncaya dek…Bir süre öylece bekledim. İnsanların savaşı beni ilgilendirmez dedim. Artık yaşlı ve olgun biriydim. Yeterince savaşa da şahit olduğumu düşünüyordum. Kırk yılın başında bir kere bile dışarı çıksam o gün gördüklerim bana yeterli gelip canımı acıtıyor koşa koşa geri eve kaçıyordum. Ama daha fazla dayanamadım. Mustafa Kemal isimli komutanın başlattığı isyana katıldım. Bu topraklara ve Mehmet’e borçluydum. Onun çok sevdiği bu şehri korurken ölmekti belki benim kaderim. İyi ki de katılmışım. Kaderim beni öldürmedi, onun yerine Mustafa Kemal’in yanına götürdü. Dillere yatkınlığımı, matematik bilgimi ve genel kültürümü fark edince beni cepheden çekip yanına aldı. Mehmet’ten sonra tek arkadaşım Mustafa oldu. Ve sırrımı bilen ikinci kişi. Birbirlerine çok benziyorlardı. Sanki arkadaşımı yüzyıllar sonra geri bulmuş gibiydim. Sonunda savaşı kazandık ama paşa beni bırakmadı. O nereye ben oraya. Ülkesi için gecesini gündüze kattı. Bende ona yardımcı olmak için elimden geleni yaptım. Ne büyü, ne başka bir şey. Periden çok bir insan gibi yaşıyordum artık. Ne yazık ki sonunda o da gitti. Paşa göçene kadar onunla kaldım. O gittiğinde bir kez daha çok üzüldüm. Yüzyıllar sonra o acıyı tatmak hoşuma gitmedi. Sonunda ıssız köşeme geri döndüm. Artık arkadaş edinmek istemiyordum. Herkesten uzak kaderimi tamamlamayı bekliyorum. Önceden nadiren de olsa bazı şeyler için dışarı çıkıp hava alırdım ama onlara da son verip her şeyi büyüyle yapmaya başladım. Yıllar içinde buraya yaklaşan herkesi korkutup kaçırdım. Neyse ki artık radyo, televizyon, internet gibi şeyler var ki zaman çok daha eğlenceli geçiyor. Okuyacak kitap kalmayacak diye korkuyordum ama artık bunlarla da vakit geçiriyorum. Özellikle de oyunlara bayılıyorum, bulabildiğim hepsini oynuyorum. Özellikle şu aralar Fortnite diye bir oyuna çok sardım. İnanılmaz zevkli. Neyse uzun lafın kısası uzun yıllardır böyle yaşıyorum işte. Yalnızlığın en güzel yanı ise büyüyle uğraşmak için çok vaktimin olmasıydı. Artık son derece usta bir büyücüyüm.” Peri parmaklarını şaklatarak önlerine leziz birer dilim pasta koydu. “Yiyince anlayacaksınız.”

Gençler pastaları umursamadılar bile. Perinin anlattığı onca şeye karşılık önlerine koyduğu bir dilim pasta hiçbir şeydi. “Bu inanılmaz.” dedi Mehmet. Yaşadığı şaşkınlığı tarif edebilecek başka bir kelime bulamamıştı. Artık ihtiyar adama bakan gözlerinde şaşkınlığa korku değil saygı eşlik ediyordu.

“Gerçekten öyle,” diye onayladı Gökhan. “Doğru söylediğini varsayalım. Çok uzun yıllar yaşıyorsun. Fatih Sultan Mehmet Hanın en büyük fetihlerinden birinde ona karşı savaşıyorsun, daha sonra yanına yerleşip hizmetine giriyorsun. Yüzyıllar sonra ülkemizin kurucu liderinin, İstanbul’un ikinci fatihinin yanında kurtuluş savaşına katılıyorsun ve Cumhurbaşkanlığı boyunca ona en yakın adamlarından biri olup hizmet ediyorsun.” Gökhan’ın gözleri yuvasından çıkacakmış gibi ayrıldı. “Ve Fortnite oynuyorsun. Oynamayı geçtim, oyunu övüyorsun. Bu nasıl bir çöküştür be yiğidim.”

Peri yüzünü buruşturdu. “Sen şimdi beni övdün mü? Yoksa bana sövdün mü?”

“Vizyonsuz herif!”

“Yakarım ulan seni!” peri öfkeden kırmızıya döndü ama Gökhan korkmadı. Ya periye alışmış ya da ona duyduğu tüm saygıyı kaybetmişti. “Hem doğru söylediğimi varsaymak neymiş. Niye yalan söyleyeyim. Hadi söyledim niye böyle bir hikâye uydurayım. Daha basit bir şeyler sallar sizi korkutur geçerdim.”

“Belki önce bize kendini sevdirip sonra yiyeceksin.”

“Al işte. İnsan değil mi hepsinin ruhu cani anasını satayım. Size kendimi sevdirmeye gerek mi var sanki, daha dışarı çıkarken kapıyı bulamıyorsun. Arkadaşını yemeye çalıştın lan sen az önce!”

“Yalan söylüyor.” dedi Gökhan iftiraya uğramış gibi Mehmet’e bakarak.

“Kardeşim kafamda hâlâ diş izin var.”

“Bak gördün mü?” dedi peri ellerini iki yana açarak.

“Sen Fortnite’ı savundun!” diye bağırdı Gökhan. İşaret parmağını ileri uzatmış yumruğunu hayali bir masaya vuruyordu.

“Savunmadım!” diye bağırdı peri.

“Ne oluyor lan?” dedi Mehmet çevresine bakarak. Amacından fazlaca sapmış tartışmayı sonlandırmak için ellerini havaya kaldırdı. “Ya bir susun! Neyin kavgası bu. Gökhan periyi bulduk oğlum. Dağıtma konuyu. Bizim senin yardımına ihtiyacımız var.” dedi Mehmet heyecanla.

“Evet.” dedi peri. Ses tonundan oldukça ciddi olduğu belliydi. “Kardeşin ile ilgili konu. Anlat bakalım neymiş?”

“Kız kardeşim Selin çok hasta. Makineye bağlı yaşıyor şu anda. İyileşmesi için yüksek bir ihtimal var ama onun içinde çok pahalı bir ilaç lazım. Benim asla toplayamayacağım bir para. Ama beni yanlış anlama ben senden para istemiyorum çünkü onun işe yaramama ihtimali var. Kardeşimin iyileşmesini istiyorum, karşılığında benden ne istersen yaparım.” Gökhan müdahale etmek için ağzını açtı ama Mehmet elini kaldırınca bir şey söylemeden geri kapadı. ”Lütfen bana yardım et.” Mehmet’in sesi ağlamaklı çıkmıştı.

“Yardım alabileceğiniz bir yer yok mu? Sonuçta bu bir hastalık, bu tarz konularda devletin yetkili kurumları sizlere yardımcı olmuyor.”

“Var tabii…” dedi Mehmet. Sesindeki ima, sıktığı dişleri kelimelerindeki gerçek anlamların öfkeyle içinde patladığını işaret ediyordu. “Ama bu işler öyle kolay olmuyormuş, başka güçler varmış, şirketler falan oyun oynuyormuş, işin içine kirli kampanyalar falan giriyormuş. Yani o parayı bulmak bir peri bulmaktan daha zor.”

“Beni yanlış anlama çocuk.” dedi peri. “Yardım etmeyeceğimi falan düşünme. Sizlerde iyiliğin baskın olduğunu görüyorum. Niyetiniz iyi. Yardım ederim. Parayı sorma sebebim hastalıkları ortadan kaldırmanın sandığın kadar kolay olmaması. Dediğim gibi o kadar boş vaktim vardı ki yaşamış en güçlü büyücüye bile denk olabilecek kadar kendimi geliştirmiş olabilirim. Yine de -gerçekçi konuşacağım için beni affet- ölümün kıyısından birini almak için bir bedel gerekir. Bir yaşama karşılık başka bir yaşam. Yaşamın dengesini ortadan kaldıramayız. Ne periler ne de bir başkası bunu yapamaz.”

“Sorun değil.” dedi Mehmet hemen. “Benim canımı al.”

“Saçmala.” diye atladı Gökhan. Bu sefer Mehmet’in onu durdurmasına izin vermedi. “Aileni düşün! bir çocuklarını geri kazanıp diğerlerini kayıp mı etsinler. Bencillik bu, vicdanını rahatlamak sadece, olmaz öyle şey… Benim zaten kimsem yok. Benim hayatımı alacak. Senin kardeşin benim de kardeşim! zaten benim ailem de yok…”

“Mümkün değil. Böyle bir şeyi kabul etmem.”

“Sen etmesen de olur.” Gökhan periyi çenesiyle işaret etti. “O kabul etse yeter.”

“Hayır. Ben buraya kardeşimi kurtarırken arkadaşımdan vaz geçeyim diye gelmedim.”

“Aynısı benim için de geçerli.”

“Selin’e onu kurtaracağıma dair söz verdim ben.”

“Tamam işte onu kurtarırken ölürsen sözünü tam tutmuş sayılmazsın.”

“Hayır asıl o zaman tam olarak tutmuş sayılırım.”

“Tamam o zaman. Kararı peri versin!” dedi Gökhan. “En az on, on beş insan hayatı yaşamış o. Aramızdaki en olgun ve bilge kişi. Bizimle ve Selin ile bağı olmadığı için mantıklı olan kararı verebilir.”

“Olmaz öyle saçma şey.”

“Peri kabul ederse olur. Ne diyorsun Peri Paşa Tekin?”

“Kendi ırkıma yardım edemedim. Siz ırkınızdan da benden yardım isteyen bir tek siz oldunuz. Belki de size yardım etmek benim kaderimdir.”

“Hayır!” diye itiraz etti tekrar Mehmet.

“Hayır falan yok birader. En mantıklı kararı peri verir.”

Mehmet tekrar itiraz edecekti ki peri elini kaldırıp ikisine de susturdu. “Birbirinize duyduğunuz bağlılık çok güzel. Söyledim ya içinizdeki iyiyi görüyorum. Bu yüzden en başından size kendimi gösterdim. Hâlâ iyi insanlar var olduğunu görebilmek için. Size yardım edeceğim. Kaderim olsun ya da olmasın. Yalnız üzülerek söylemeliyim ki kardeşinin fazla vakti yok Mehmet. Muhtemelen sabahı göremeyecek, işte bu yüzden onu gece yarısı kurtaracağım. Kimin yaşayacağını sabah göreceksiniz.”

Mehmet bu sefer itiraz etmedi. Bu sefer gözyaşlarını da tutamadı. Hızla ayağa fırlayıp bir kaç adım attı. Başı şiddetle zonklamaya midesi bulanmaya başladı. “Biz gidelim.” diyebildi sadece.

Masanın üstünde aniden bir bardak su belirdi. “İyi gelir,” dedi peri. Mehmet yorum yapmadan suyu içip dışarı çıktı.

“Sağ ol,” dedi Gökhan arkasından gitmek için ayağa kalktığında. Kapıda durdu ve arkasını döndü. “Gerçek adın ne? Yani Paşa, Tekin bunlar olamaz herhalde.”

Peri hüzünle gülümsedi. “Bizlerin ismi olmaz. Bizi nasıl çağıracaklarını dilek taşı belirler. Ben bebekken bana ‘Kurtarıcı’ demiş. Bu yüzden halkım beni ilk günden el üstünde tuttu, onları kurtaracağımı düşündüler. Ailemi kaybedince taşın bir işe yaramadığına emin oldum. Halkımı geride bırakıp kaçtım. Kurtarabildiğim tek şey kendi canım oldu. Paşa ismini bana Mehmet vermişti, Tekin’i Mustafa. Bu isimler dilek taşının bana layık gördüğünden daha güzeldi. Bende hep onları kullandım.”

Gökhan başını salladı. “Belki de kaderin budur.” dedi samimi bir şekilde gülerek. “Bir çocuğu kurtarmak bazen bir ırkı kurtarmak olabilir.” Genç adam periye selam vererek arkadaşının peşinden karanlık sokağın içine dalıp kayboldu.

Peri kendini koltuğa attı. Gözlerini kapadı. Hayatını düşündü. Gerçekten de çocuğun dediği gibi onlarca insana yetecek bir ömür yaşamıştı. Hayat çok sıkıcı, diye düşündü. O zaman neden bunca zaman yaşamıştı. İçten içe yaşamayı mı seviyordu yoksa. Bir mucize mi bekliyordu. Ölmekten mi korkuyordu, terk ettiği ırkıyla yüz yüze gelmekten…

Kurtarıcı. Bir çocuğu kurtarabilirim diye düşündü. Peki bir ırkı kurtarabilir miyim?

Belki kurtaramam ama deneyebilirim. Evet, bir kurtarıcı ne yapar bilmiyordu. Ama kesinlikle dünyanın ne kadar kötü olduğundan şikâyet edip bir köşeye çekilmezdi. Hele ki bir şeyleri değiştirecek gücü varken. Zaten hayat çok sıkıcıydı. Kararını vermişti.

Mehmet ve Gökhan o gece evlerine gitmediler. Geceyi bir parkta sohbet ederek geçirdiler. Sabahı beklediler…

YILLAR SONRA

“Nereye gidiyoruz?” diye merakla sordu Selin. Arabanın camından dışarıyı seyredip nereye gittiklerini görmeye çalışıyordu.

“Bir arkadaşımı görmeye,” diye yanıtladı abisi Mehmet.

“Çok uzakmış ya.” dedi ufak kız dudaklarını büzüp öfleyip püfledi. Mehmet kardeşinin komik hallerini yüzünde gülümsemeyle izledi. “Niye o gelmedi.”

“Ne yazık ki hasta. Özellikle son zamanlarda hastalığı biraz ilerledi. Bu yüzden artık evinden pek çıkamıyor.”

Kardeşinin yaşam dolu kocaman gözlerinde bir hüzün bulutu çöktü. “Çok üzüldüm. İyi olacak mı?”

“Olacak tabii.”

“Abi emin misiniz?” diye sordu taksi şoförü. “Buralar tekin sokaklar değil. İn, cin top oynar buralarda. Kaybolmuş olmayalım.”

“Olmadık. İleride sola dönüş var. Dönme, sokağın başında dur. Biz sokağın sonundaki eve gidip geleceğiz.”

Araç durunca Mehmet ve Selin arabadan indiler. İki yanında yıkık dökük evlerin olduğu kısa bir sokakta yürümeye başladılar. Ufak kız oturmaktan o kadar sıkılmıştı ki aşağı iner inmez koşmaya, zıplamaya başladı. Kahkahaları eşsiz bir ezgi gibi havada yankılanıyor. Uzun bukleli saçları çevreye yaşam saçıyordu adeta. “Hangi ev?” diye sordu heyecanla. Mehmet sokağın sonundaki yalnız başına duran köşkü işaret etti. Kız yıkık dökük binaya bakınca yüzünü buruşturdu. “Orada mı yaşıyor? Ama orası çok kötü. Madem arkadaşın bizimle beraber gelsin.”

“Bende isterdim gelmesini ama hastalığından ötürü evden çıkamıyor. Kimse de onun yanına yaklaşamıyor. Bizde sadece pencereden onu görüp gideceğiz.” Kız daha çok üzüldü. Koşarak köşkün etrafını saran çite dayanıp pencereye baktı. Pencereyi kaplayan perde yavaşça kenara çekilince arkasındaki kocaman, saçı ve sakalı komik bir şekil almış yaşlı adamı gördü. “Gördüm,” diye haykırdı. Heyecanla elini pencereye salladı. “Merhaba amca!”

Peri genç kızı görünce gülümsedi. Çocuğa karşılık vererek elini salladı. Sonra Mehmet’e dönüp başıyla selam verdi. Genç adam selamı aynı içtenlikle karşıladı. Hastalığa yakalandığından beri sanki daha da yaşlanmış, saçı sakalı daha çok uzayıp birbirine dolanmıştı. “Hadi gidelim Selin.”

“Ne? Bu kadar mı?”

“Dedim ya. Biraz hasta, onu çok yormayalım. Yine geliriz. İyileştiği zamanda onunla tanışırsın olur mu?”

Selin istemeye istemeye kabul etti. Pencereye doğru elini tekrardan şiddetle sağladı. “Amca biz gidiyoruz ama tekrar geleceğiz. Çabuk iyileş olur mu?”

“Beni niye uyandırmadınız ya?” dedi Gökhan onlara katılırken. Elini kaldırıp periyi selamladı.

“E uyuyordun.” dedi Selin ellerini iki yana açarak.

“Ya uyuyacaktım ya da şoföre dalacaktım. Bir insan hiç mi susmaz ya?”

“Abi gitmiyor muyuz?” diye bağırdı taksici uzaktan. Burada bulunmak hoşuna gitmiyordu.

“Allah adını verdim yürüyelim Mehmet. Bu adamı bizi çenesiyle öldürecek. En son altı yıl önce gizemli güçlerin korkunç bir silah çalıştırdığını iddia ediyordu.

“Yürüyelim!” diye haykırdı Selin

“Tamam,” dedi Mehmet. “Gidip adamın parasını ödeyelim, sonra yaya olarak devam ederiz.”

Selin tekrar penceredeki adama el sallayıp taksiye döndü. Yaşlı adam ona ve abilerine el sallayıp içeri geçince Gökhan ve Mehmet’in ellerini tutarak hoplaya zıplaya uzaklaştı.

Peri yüzünde tebessümle onları bir süre izledikten sonra koltuğuna oturdu. İçeceğini ve abur cuburunu alıp oyun konsolunu açtı, cihaz açılırken yanı başında duran televizyondaki haber spikerinin heyecanlı konuşmasına kulak verdi.

“Bugün hepimizin bildiği esrarengiz olayın altıncı yıldönümü. Altı yıl önce takvimler bugünü gösterirken saatler gece yarısını vurduğunda dünyada eşi benzeri görülmemiş bir olay yaşandı: Dünyanın parabaları, en güçlüleri, en büyükleri, yöneticiler, siyasiler, ülkelerden daha güçlü şirketlerin sahipleri, kendini dokunulmaz gören, herkesten üstün olduğuna inanan, hepimize yetebilecek dünyanın büyük bir bölüme sahip olmalarına rağmen kendi aralarında bile paylaşamayan modern dünyanın vampirleri ve tabii ki onların kraldan çok kralcı, artıklarla beslenen sürüleri tek bir gecede dünyadan silindiler. Hepsini aynı anda vuran kalp krizi dünyanın o kadar da sahipsiz olmadığını gösterdi bizlere. İlerleyen saatlerde ise dünyadaki tüm gazetelere Kurtarıcı ismiyle giden mesaj karıştırdığı ortalığı. “Onlara paylaşmayı öğrettim.” Sabah saatlerinde ise tüm dünya onun ne demek istediğini anlamış ve ikinci bir şok yaşıyordu. Sabahın ilk ışıklarına bu sefer mutluluk gözyaşları eşlik ediyordu. Dünya üzerindeki hasta çocukların hepsi mucizevi bir şekilde iyileştiler. O gece her şey değişti. İzleyen yıllarda dünya öğretmen adını verdikleri bu kurtarıcının peşine düştü. Ne yazık ki hiçbir şey bulamadık. Ama dünya da işler güzel gittiği için olsa gerek kısa sürede merak etmeyi bıraktık. Normalde düşmüş canavarların tahtı için başlaması gereken yarış asla başlamadı; yeni kötüler artık her adımlarına dikkat etmeleri gerektiğinin bilinciyle hareket ediyor, yardım kampanyaları düzenliyor, emeklerin karşılığının eşit bir şekilde dağıtılmasına içten içe bir hüzün ve yüzlerinde sahte gülümsemelerle izin vermek zorunda kalıyorlardı. İyiler ise bir ‘Kurtarıcı’ya, sahip olmanın güveniyle daha mutlu ve daha huzurlu bir şekilde yaşamlarına devam ediyordu. Tüm dünya o gün basit bir gerçeği öğrendik: Dünyayı değiştirmek için bir öğretmen yeter…”

Peri yüzünde geniş bir gülümsemeyle oyuna döndü. Artık hayat o kadar sıkıcı değildi çünkü yeni bir oyun bulmuştu. Oyunun öncekilerini çok sevince buna sahip olabilmek için biraz büyüye başvurması gerekmişti. Konsol ekranında “Half-Life 3” yazarken heyecanla oyunun başlamasına bekliyordu.”

Selahattin Başboğa

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Ezheret Ezheret says:

    Ünlü yazarımız Ömer Seyfettin’in ‘Perili Köşk’ adlı eseriyle aynı adı taşıması hiç olmamış. Farklı bir isim konulmalıydı ve bu konuda da duyarlılık gösterilmeliydi. Bu bilinç maalesef oluşamadı bizde.

  2. Öykü hoştu. Perinin oyun oynaması çok güzel bir ayrıntıydı, gülümsetti. Her ne kadar olay çok çekici olmasa da su gibi akan bir öykü olmuş. İsmiyle alakalı da, Perili Köşk çok kullanılan bir söz öbeğidir, bu isimle yazılmış belki onlarca, yüzlerce öykü vardır. Bilinçle alakalı bir durum olduğunu düşünmüyorum. Elinize sağlık.

  3. Avatar for Razhoul Razhoul says:

    Sağ olun çok teşekkürler, eğer okurken güzel vakit geçirdiyseniz ne mutlu bana. :slight_smile:

    Ünlü yazarımız Ömer Seyfettin’in ‘Perili Köşk’ adlı eseriyle aynı adı taşıması hiç olmamış. Farklı bir isim konulmalıydı ve bu konuda da duyarlılık gösterilmeliydi. Bu bilinç maalesef oluşamadı bizde.

    İsim konusunda ise hiç o açıdan bakmamıştım ne yalan söyleyeyim. Öyküyü okudum ama ismini koyarken hiç aklımdan bile geçmedi; kimsenin bunu saygısızlık gibi algılayacağını, Ömer Seyfettin’i çağrıştıracağını tahmin etmedim daha doğrusu, sadece eğlenceli ve sade bir şey olmasını istediğim için bu ismi tercih ettim. Hatta biraz klişe, kalıplaşmış olduğu için. Dediğiniz gibi bu isimle bir çok öykünün olduğu kanısındayım. Belki “Pembe İncili Kaftan” gibi çok daha belirgin isimler konusunda haklı olabilirsiniz, ama burada niyetim tamamen farklıydı. Tekrardan çok sağ olun yorumlar için, farkında olmadan kırdıysak da affola :slight_smile:
    @Ezheret

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar