Öykü

Rölativite

Bize siyah-beyaz düşler kurduran Uzay Yolu dizisini izlediğimiz günlere özlemle…

Kaptanın Seyir Defteri

Yıldız Tarihi: Beş bin dokuz yüz nokta beş.

Altı saat kadar önce Atılgan’ın idaresini ikinci kaptan Simge’ye devredip kaptan köşkünden ayrılmış, biraz kestirmek için daireme çekilmiştim. Uyumadan önce hologram Banu ile biraz muhabbet edeyim dedim. Ateşli bir sohbet oldu. Hararetimi söndürmek için viski haplarını üst üste yuvarlayınca üstümü değiştiremeden yatağa devrilip sızıp kalmışım.

Uyku miktarının aşıldığını bildiren alarmın sesiyle ve garip bir kafa karışıklığıyla uyandım.

Yerimden kalkmadan bir süre kafamın içindeki uğultuları dinledim.

Hatırladım.

Tam daldığım sırada karım aramıştı ve ben kulaklığı takıp görüşmeyi rüyaya bağlamıştım.

Karım deniz kıyısındaki evi satıp-tek başına çekip çeviremiyordu, benim bir ayağım sürekli uzayda dolanıyordu. Ev de artık ona ve oğlana fazla geliyordu-kentteki sitelerden birinden stüdyo tipi küçük bir daire almaya uğraşıyordu. Emlak komisyoncusunun onu günlerdir oyaladığından yakınırken, bir yandan da sapında oyuncak ayı resmi olan bir kaşıkla oğlanın mamasını karıştırıyordu. Oğlana doğum gününde gönderdiğim düşünce enerjisiyle çalışan hava aracının sesi yüzünden söylediklerinin çoğunu duyamıyordum.

Fazla değil miydi?

Karıma göre de fazlaydı. Artık-kesinlikle ve hem de çok-fazla oluyordu bu komisyoncu.

Aracın sesinden bahsettiğimi anlamamıştı, ben de üstelemedim.

Karım bana, “Bir dakika canım,” dedikten sonra salonda dört dönen oğlanın arkasından koşturdu. Hava aracı neredeyse başının üstüne kadar yükseltmişti. Parmak uçlarında zıplayarak, elindeki kaşığı aracın koltuğuna kurulmuş yaylanan oğlanın ağzına soktu ama oğlan kaşığı eliyle ittirip ağzındakileri çıkardı.

Zamane çocukları işte. Kendilerini yerden neredeyse iki metre yukarı kaldırabilecek bir düşünce gücüyle doğuyorlar artık. Büyüyünce kim bilir neler yapacaklar.

Oğlan aracı bahçeye doğru yönlendirdi, karım arkasından takip etti.

Bahçenin önünden kıvrılarak denizin ilerisindeki adayla birleşen koy mavi mavi parlıyor, ince uzun çubuklar şeklindeki gökdelenler karşı kıyıdan denize doğru sarkıyordu.

Oğlan ağzına tıkıştırılan lokmayı tükürürken direksiyonu bıraktı. Araç son hızla bahçenin çimlerine daldı, at gibi kişneyerek şaha kalktı; taklalar ata ata gidip duvara çarptı.

Yüreğim ağzıma geldi ama neyse ki oğlanın burnu bile kanamamıştı, ters dönmüş aracın içinden yüzü ayın on dördü gibi ışıl ışıl çıktı dışarı.

Karım oğlanın üstünü başını silkeleyip temizlerken Atılgan’ı artık göremediğini söyledi. Günlerdir pür dikkat gökyüzüne bakıyordu, bir zamanlar ona göz kırpan Atılgan küçüle küçüle nokta kadar kalmış ve sonra tamamıyla silinmişti.

Sitem etmiyordu, kendisi için önemsiz; alelade bir konudan bahsediyordu. Gözlerini kısarak aklına o anda gelmiş gibi, sağ kulağının son zamanlarda sürekli çınladığını acele acele ekledi cümlesinin sonuna. Bir saniye durup bekledi; gözleri parladı birden. Sürpriz yapıp izne mi ayrılacaktım yoksa? Dudaklarına beceriksiz bir gülümseme yayıldı. Gevelediğimi görünce hemen arkasından ne zaman geleceğimi sordu.

O sırada uyandım.

Yatağımda beş dakika kadar günlük meditasyonumu yaptım, kabin yardımcısının baş ucumdaki komodinde hazır ettiği kahvaltı haplarımı yuttum ve tatlarının beynimde canlanmasını bekledim. Peynir biraz küflenmiş gibi kokuyordu ama zeytinler kütür kütürdü. Yumurta fazla pişmişti, kahve biraz bayatlamış gibiydi ama tadına her nasılsa alışmıştım.

Ter kokmuş üniformamı değiştirip kaptan köşküne döndüm.

İkinci kaptan Simge gözlerini kısmış, düşünceli düşünceli ekrana bakıyordu.

Ekranda olağanın dışında bir şey görünmüyordu ama.

Atılgan normal rotasında seyrediyordu, şimdilik yalnızca ışıktan noktalardan ibaret onlarca gezegen, göktaşı ve uydu arasında kayarak ilerliyorduk.

Yanından geçtiğimiz-dostluk anlaşması imzalayıp birbirimize sımsıkı kenetlendiğimiz-bir gezegenden bize birkaç yıl yetecek kadar- beş milyar kilotonluk- yakıt ikmali yapmıştık. Hazırlıklarımızı tamamlamış,merkezden gelecek emirleri bekliyorduk.

İkinci kaptan Simge endişeli bir sesle çeyrek saattir garip ritimlerle tekrar eden sinyaller aldığımızı söyledi.Üçüncü kaptan Truff sinyalleri bir tür imdat çağrısına benzettiklerini ekledi. Sezgileri çok güçlü bir topluluğun yaşadığı Grüneks gezegenindendi ve hiç yanılmazdı.

Birleşmiş Gezegenler Meclisinin yirmi dokuz sayılı kararına göre bir araştırma ve kurtarma gemisi olarak önceliğimiz imdat çağrılarıydı. Yarım yüz yıldır galaksi galaksi dolaşıp gidilmemiş her yere giden, imkânsız denilen her görevi yerine getiren Atılgan bu sinyalleri değerlendirerek yüzlerce musibeti bertaraf etmiş, binlerce canlıyı felâketlerden kurtarmıştı.

Merkeze-henüz kesinlik kazanmadığı için-tanımlayamadığımız sinyaller aldığımızı bildirdim. Gözünü kırpmadan, pür dikkat ağzıma bakarak talimatlarımı bekleyen dümenci Selda’ya Atılgan’ın yönünün sinyallerin geldiği koordinatlara çevrilmesini emrettim.

Selda cümlemi bitirmeden Atılgan’ı istediğim tarafa yönlendirmişti bile.

Dördümüzü de artık müptelası olduğumuz tatlı bir heyecan kaplamıştı.

Yeni rotamızda ilerlerken uzayın derinliklerini seyre daldım.

Giderek koyulaşan karanlık boşluktan üzerimize doğru toplu iğne başı büyüklüğünde binlerce ışık yağıyordu. Işıktan noktalar bize yaklaştıkça büyüyor, şekilden şekle girerek, çeşit çeşit boyut ve görünüm kazanıyorlardı.

Beline doladığı hula hoopu çevirerek ihtişamla dönüyordu bir gezegen. Başka biri mavi camdan yapılmış bir misket gibi yuvarlanarak dolaşıyordu yörüngesinde. Bir tanesi yanına yaklaştığımızda kokarca misali öyle bir gaz çıkardı ki, burnumuzun direği kırıldı sandık.

Bir an kendimi, uzayın derinliklerinde ilerleyen bir uzay gemisinde değil de denizin içinde seyreden bir denizaltıdaymış gibi hissettim.

Şu gezegenin başının üstünde bir cibinlikle dolaşan bir denizanasından ne farkı vardı? Ya şu ağzı yüzü yamuk yumuk kara bir patatese benzeyen patlamış yıldız artığına ne demeliydi, o da bir kaya balığına benzemiyor muydu?

Selda birden, “Kaptan!” diye bağırdı.

Sesi o kadar titriyordu ki, devamını getiremedi. Elini kaldırabildi sadece.

Parmağıyla işaret ettiği hız göstergesinin ibresi hızla yükseliyordu.

İkinci kaptan Simge gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde, “Bakın!” diye bağırdı.

Üçümüz birden dönüp, ekranda, gösterdiği yere baktık. Bakar bakmaz sırtlarımıza ölümün kemik eli değmiş gibi ürperdik.

Onlarca ışık noktasının arasında, uzay birdenbire delinivermiş gibi kara bir leke belirmişti. Leke, şeffaf bir alevle tutuşmuşçasına korkunç bir hızla, etrafını erite erite genişliyordu.

Görünmez iplerle sımsıkı bağlanmış gibi büyük bir hızla artık epeyce büyümüş o kara noktaya doğru çekiliyorduk.

Ne olduğunu anlayamadan kara deliğin içine giriverdik ve aynı anda aydınlanma sistemi iptal oldu.

Balçık kadar yoğun bir karanlığın içindeydik şimdi. Ellerimiz, kollarımız, bütün bedenimiz ağırlaşmış, zihinlerimiz bulanmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi, kulaklarımız da duymaz olmuştu, sağırlaşmış gibiydik. Ne kendi sesimizi duyabiliyorduk ne de birbirimizin bağırışlarını. Her şey karanlığa gömülmüş, sesler silinip yok olmuştu.

Korkunç bir güç bizi derinlere doğru çekiyordu.

Kara deliğin içinde ağır ağır ilerliyorduk.

Hayatım boyunca bu kadar korkutucu, bu kadar tuhaf bir an yaşamamıştım.

Zihnimi toparlayamıyor, hiçbir şey düşünemiyordum. Sürüklenmemizin ne kadar sürdüğünü bilemiyorum. Saatlerce de sürmüş olabilirdi, birkaç dakika da.

Tam o sırada bir şeye çarptık ve sarsıldık. Çarpıştığımız “şey” her neyse tüy gibi hafifti. Çarpışmanın etkisiyle rüzgârda sallanan bir perde gibi esnedi, sallandı. Ardından silkeleyerek Atılgan’ı üzerinden attı.

Geriye doğru savrulurken duruverdik.

Kaptan köşkünün ışıkları yandı. Ekran görüntüsü geri geldi.

Selda, önündeki kontrol paneline yapışmış, son nefesini vermek üzereymiş gibi titriyordu. İkinci kaptan Simge ile üçüncü kaptan Truff ekranın önünde sere serpe uzanmış yatıyorlardı.

Etrafın aydınlanınca, birbirlerine tutunarak ayağa kalktılar.

Ben ise oturduğum koltuğun kolçaklarına sımsıkı tutunmuş, öylece kalakalmıştım. Kolçaklara geçirdiğim parmaklarım ağrıdan zonkluyordu.

Ellerimi yavaşça açtım, tahtaya gömülü parmaklarımı kolçaklardan kurtardım.

Avuçlarımda kolçakların izi çıkmıştı.

“İyi misiniz Kaptan?” diye bağırdı Simge.

“İyiyim, iyiyim!” dedim.

Hepimizin sevinçten gözleri doldu. Birbirimizi duyabiliyorduk artık.

Selda hemen kumanda panelini kontrol etti. Hiçbir hasar yoktu. Sistemin bütün elemanları,ekran da dahil olmak üzere, tam kapasite çalışıyordu.

Sistem hızlıca otomatik taramaya geçti. Veriler ekrandan akmaya başladı.

Kara deliğin içine çekilirken elli yedi kilometre kadar sürüklenmiştik ve sürüklenmemiz yalnızca on beş saniye sürmüştü.

Tam önümüzde dümdüz, mağarayı andıran, üzeri çizgili, pütür pütür, hafif hafif sallanan bir duvar yükseliyordu. Muhtemelen ona çarptığımız için durmuştuk, yoksa daha da aşağılara doğru sürüklenebilirdik.

Bizi durduran duvar bir hologramdı belki de.

Selda bunun mümkün olamayacağını söyledi. Çarptığımız şey bir hologram olsaydı-hızımız yavaşlasa bile-içinden geçebilirdik ve sürüklenmeye devam ederdik. Ona göre daha tuhaf bir durumla karşı karşıyaydık.

Ne olduğunu tam olarak anlayamıyordu ama. Birkaç tarama daha yaptı.

Sonra gözlerini ekrandan ayırmadan bulguları ağır ağır okudu.

Sistem, çarptığımız şeyi timpanik yapılı bir zar olarak tanımlıyordu.

Elimi kaldırıp sözünü kestim.

Ağzından çıkanları kendi kulağı da duymuş muydu?

Selda, başını sallayarak okuduklarını tekrar etti. Karşımızda gördüğümüz duvar timpanik bir zardı. Ayrıca içinde bulunduğumuz deliğin etrafı da temporal yapıda bir kemik dokusuyla kaplanmıştı.

Bir şey daha vardı.

Duvarları çevreleyen katmanın içinde yoğun bir maddenin akışı saptanmıştı.

İkinci kaptanla bakıştık. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu ama sesi titremeden, sakince bütün kameraları zum auta geçirmemizi önerdi. Önerisini hemen kabul ettim. Neyin içine düştüğümüzü bir an önce anlamamız gerekiyordu. Sonra buradan nasıl çıkacağımıza karar verecektik.

Üçümüz birden Selda’nın etrafını sardık. Sekiz koldan çalışarak kameraları zum auta döndürdük hemen.

Ekranı kaplayan duvar yavaşça kaydı ve geriye doğru çekilmeye başladı.

Duvar ekrandan uzaklaştıkça rengi değişti, pürüzsüzleşti, açık pembe bir renge büründü.

Ekranda, devasa büyüklükte, oval bir “şey” belirdi.

Selda arkasını da görüntülemek için kameraları yönlendirdi.

Kamera dört bir tarafı tarayarak döndü, görüntüyü netleştirip hareketsiz kaldı.

Dördümüz birden nefeslerimizi tutarak ekrana baktık.

Çekiç, örs ve üzengiyi gördük önce. Sonra semisirküler kanalları taşıyan başını yukarı doğru kaldırmış, östaki borusunun önüne bir salyangoz gibi uzanmış Cochlea’yı tanıdık.

“Aman Allah’ım!” diye bağırdı Simge.

“Tahminimde yanılmamışım,” dedi Truff. “Bir organizmanın içindeyiz.”

“Tam öyle sayılmaz,” dedim hemen. “Kulağına kaçmışız.”

“Bilim tarihinde büyük bir keşif bu!” diye bağırdı Truff. “Kara deliğin sırrını çözdük.”

“Demek kara deliğin içine girenleri yutması bu yüzdenmiş,” dedi Simge. “Organizma yuttuklarını sindirip eritiyor.”

Selda’nın gözleri kısıla kısıla küçülmüştü.

“Ne yapacağız kaptan?” dedi.

“Ne yapacağımız belli,” dedim. “Geldiğimiz yerden dışarı çıkıp içine kaçtığımız organizma neymiş,bakacağız. O halde… Bütün motorlar tam yol geriye!İstikamet dış kulak!”

Selda, motor panellerine bütün gücüyle asıldı.

Atılgan delirmiş bir arı gibi vızıldayarak harekete geçti. Hızı bir anda öylesine yükseldi ki parmaklarımı tekrar koltuğun kolçaklarına geçirip, sımsıkı tutunmak zorunda kaldım.

Süratimizin son kerteye dayandığı bir anda-aradan birkaç saniye bile geçmemişti-birden duruverdik.

Dönüp ekrana baktık.

Tam önümüzde beyaz önlüklü bir adam duruyordu.

Bütün kameralar zum autta olduğu için net olarak görebiliyorduk.

Adamın kel kafasının üstüne yatırdığı saçları dağılmıştı. Gözlükleri burnunun ucuna kadar düşmüştü. Kaşlarını çatmış, dikkatli dikkatli elinde tuttuğu bir kulak çubuğunu inceliyordu.

“Önemli bir şey değil,” dedi. Göremediğimiz biriyle konuşuyordu. “Minicik bir canlı. Nasıl olmuşsa kulağınıza kaçmış işte. Neyse ki çıkardık.”

“Bakayım,” dedi bir kadın sesi.

Bütün bedenim buz kesti. Bu sesi tanıyordum ben.

Bir el çubuğa doğru uzandı. Kamera çubuğu tutan ele doğru döndü ve kadının yüzünde durdu ve karımla burun buruna geldik.

Karım çubuğu yukarı kaldırdı. Gözlerini şaşı yaparak-doğrudan gözlerimin içine bakıyordu şimdi-çubuğu döndüre döndüre incelemeye başladı.

“Bu muymuş?” dedi küçümsermiş gibi. “Küçücük, siyah bir nokta yalnızca. Ama kulağımın içinde öyle vızıldıyordu ki patlayacak sandım.”

Başparmağıyla üzerime bastırırken, duyduğum sön sözler onunkiler oldu.

Nurgök Özkale

Adana’da doğdum. Dokuzeylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir dönem çevirmenlik yaptım. Çocuk oyunları çevirdim. Oyun ve öykü yazıyorum. Amatör olarak fotoğrafla ilgileniyorum.

Rölativite” için 9 Yorum Var

  1. Sonuyla yaratıcı ve bütünüyle merak uyandıran bir öyküydü. Yerli bir Star Trek fan fictionı diyebilir miyiz buna? :sweat_smile: Kalemine sağlık @Lightsky. Görüşmek üzere.

  2. Kaleminize sağlık. Öykünüz bana 1987 yapımı “Innerspace-İçimde biri var” filmini hatırlattı. Uzay Yolu’nu da çok severek izlerdim. O günlere yerel bir dönüş yaptık sayenizde.

    Kolay gelsin

  3. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak
    Teşekkür ederim.

    Eski günleri birlikte yad etmekten mutluluk duydum.
    Innerspace filmini de merak ettim. En kısa zamanda izleyeceğim.
    Size de kolay gelsin.
    Sevgiler.

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar;
    Elinize sağlık, öykünüzü keyifle okudum. Ama bir hekim olarak aşağıdaki cümlelere takıldım:

    Adamın kel kafasının üstüne yatırdığı saçları dağılmıştı. Gözlükleri burnunun ucuna kadar düşmüştü. Kaşlarını çatmış, dikkatli dikkatli elinde tuttuğu bir kulak çubuğunu inceliyordu.

    Neden hekimler hep kel, gözlüklü ve göbekli (sizin öykünüzde göbek ayrıntısı yok) betimlenir hikâyelerde? :slight_smile:

    Bir de şunu belirtmek istiyorum. Benim gözümden mi kaçtı bilmiyorum ama öyküde zaman ve anlatıcı uyumsuzluğu var sanki. Öykü ben diliyle yazılmış ve geçmişteki olaylar dizisi anlatılıyor. Ancak anladığım kadarıyla anlatıcı kahramanımız öykü sonunda ölüyor. Yani öyküyü, ölü birisi anlatıyormuş gibi oluyor.

    Görüşmek üzere, selamlar…