Öykü

Siyah Kardan Adam

“Karanlığa düşmüş küçük bir ev

Soğukla mutsuz gökyüzü

Kuzgunlar sessiz

Ve sen, evet sen

Beni bu cehennemden kurtarabilecek

Eşsiz ışığınla beni aydınlatabilecek

O kutsiyetteki eşsiz yaratık

Her neredeysen çabuk gel

Çabuk gel ki bu karanlıkta kaybolmayayım.”

Hava soğuktu. Hem de çok soğuk. Muhtemelen çok kuvvetli kar yağacak. Turgut ellerini montunun ceplerine sokmayı çok istiyordu. Çünkü elleri bisikletinin- diğer adıyla canavar -gidonunu tutuyordu. Hızlı gitmek istemiyordu ve eve de yetişmesi gerekiyordu. Annesi okula gitmeden önce ona eldivenlerini vermişti ama kendisi onları masanın üstünden almayı unutmuştu. Şimdi eldivenleri olsaydı üşümesi bir nebze hafifleyecekti. Bu konuda içten içe hayıflanıyordu. En azından boynuna ve ağzına doladığı atkısı ve kafasına taktığı bir beresi vardı. Turgut, okuldan dönerken her zaman kasabanın kuzeybatısındaki orman yolunu kullanıyordu. Orman yolu, sağında ve solunda sarıçamların hüküm sürdüğü, bol yeşilliğin hâkim olduğu ve özellikle kar yağarken bu yolda oluşan manzara görülmeye değerdi. Kar yağdıktan sonra sarıçamların üstüne çöken beyaz örtü ve kuşların cıvıltıları eşliğinde o yolda yürümesi ayrı bir keyifti. Kasabanın orman yolu evine hem kestirme sağlıyordu hem de bu yoldan gitmek ona her zaman huzur veriyordu.

Turgut, orman yolundaki patikasında canavarla ilerlerken arkadan üç bisikletlinin yaklaştığını gördü sağ aynasından. Üç siluet gittikçe yaklaşıyor ve bunlar okulun en belalı zorbaları olduğunu anlıyordu. Bu zorbalar, Ahmet, Burak ve Cengiz idi. Cengiz liderleriydi, Ahmet sağ kolu ve Burak ise sol kolu – en azından Cengiz öyle söylüyordu ­– ve en iyi adamlarıydı. Turgut, Canavarın pedallarını deliler gibi çeviriyor ve talihi yaver giderse onları atlatmayı umuyordu. Arkadan Ahmet bağırarak, “Hemen şu bisikletini durdur seni küçük sıçan. Yoksa her geçen dakika seni daha fazla döveceğimiz anlamına geliyor. Duydun mu beni seni ödlek,” dedi bağırışını daha yakın duyan Turgut.

Canavarın pedallarını daha fazla çeviren çocuk, arkasına baktığında artık zorbaların iyice yaklaştığını gördü. Kafasını çevirdiğinde önünde yavru bir çoban köpeği olduğunu gördü. Çocuğun önce gözleri irileşti sonra da canavarı soluna çevirdi. Çocuk bu ani hamlesinden sonra bisikletinin hakimiyetini kaybederek sert bir şekilde yere kapaklandı. Hemen arkasından zorbalar durdu. Çocuk, yerden kalkmaya çalıştı fakat montu ve beresi yırtık pırtıktı. Sol kolu çok ağrıyor ve sol diz kapağından da kan sızıyordu. Sırtında ise çürükler olacağını hissediyordu. Buna rağmen yaşayacaktı. Fakat bu zorbalardan nasıl kurtulacaktı. Orası muğlaktı. Zorbalar zavallı çocuğun yanına geldiler.

Cengiz, çocuğu tepeden süzerek, “Sana hızlı gitme yoksa kaza yaparsın diye hiç mi öğretmediler. Bak yerde yatan sensin bense kurallara uyduğum için ayaktayım,” dedi iki adım daha yaklaştıktan sonra. Cengiz cebinden bıçağını çıkardı. Turgut bıçağa bakarak kalbi ağzından çıkacakmış gibi hissediyordu. Cengiz çömelip çocuğa baktı. Bıçağı hızlıca çocuğun karnına saplayacakken Turgut bağırdı. Battığını zannedip vereceği tepkiyi önceden görmek isteyen zorbalar kahkahalar içinde hem gülüyorlar hem de çocuğa psikolojik işkence yapıyorlardı. Daha sonra kahkahaları yavaşça sırıtmayı aldı. Cengiz ayağa kalkarak bıçağı Burak’ın eline verdi. Burak, liderinden bıçağı alarak Canavara gitti. Bisikletin önce lastiklerini kesti sonra da bisikletteki pilli radyoyu söküp kırdı. Cengiz, Ahmet’e bağırarak, “o köpeği buraya getir,” dedi işaret parmağıyla yavru çoban köpeğini göstererek. Ahmet, köpeği yakalamaya koyuluyor. Köpek ince seslerle havlıyor. Art arda havlayan köpek Cengiz’i sinir ediyordu. Duyumsamazlıktan gelerek bakışlarını tekrar Burak’a çeviren Cengiz,” Sende o bıçağı Ahmet’e ver. Köpeğin kanını bu pisliğin üstüne akıtalım da bizimle oynamanın bedelini ödesin,” dedi.

Ahmet yavru köpeğin kafasındaki derisinden tutuyordu. Turgut’a doğru ilerleyen oğlan, elinde köpekle çocuğun yanına gidiyordu. O sırada hiç beklemediği bir anda Ahmet’in üstüne iri bir çoban köpeği atladı. Annelik iç güdüsüyle hareket eden hayvan küçük yavrusunu kurtarmak için saldırdı. O anda Ahmet bağırarak yere düştüğünde yavru köpek annesinin yanına gitti. Cengiz ve Burak, Ahmet’i kurtararak bisikletlerine atlayıp oradan uzaklaştılar. İri köpek havlayarak onların arkalarından koştu. Ne kadarda zorbalık yapsalar bir o kadar da korkaklardı. Yavru köpek ise bir anlığına annesinin peşinden koşacakken durdu. Kuyruğunu sallayarak annesini çağıran köpek, peşinden gitmek yerine Turgut’un yanına gitti. Minik ayakları küçücük kulaklarıyla sevimli mi sevimli bir köpekti. Turgut güç bela ayağa kalktı. Canavarı gidonundan tutarak evin yolunu tuttu. Yavru köpek arkasından gelmeye başladı. Ancak onu bekleyen bir annesi vardı. Aynı kendi annesi gibi. Köpek havlaması duyuldu sağ taraftan. Yavru köpek minik kulaklarıyla annesinin sesini duymuş olacak ki sağ taraftaki ormanlık alana gitti. Kulakları lap lap ederek kuyruğunu sallayarak gözden kayboldu. Üstü başı toz toprak içinde olan çocuk, soluğu evinde aldı. Havada artık bulutlanma çoğalmıştı. Ve sıcaklıkta ani bir düşüşün olduğu da aşikardı. Turgut kapıyı çaldığında önce annesinden iyi bir azar ve sonra da sıcak bir duş aldı. Annesine yolda yavru bir köpek olduğunu ve canavarı sola kırmak zorunda kaldığını anlattı. Tabi bisikletini ahıra koymuştu. Çünkü lastik kesiklerini görmemesi gerekiyordu annesinin. Ufakta olsa anlama olasılığı yüksekti. Eh… annelik iç güdüsünden kaynaklanıyordu herhalde. Duşunu bitirip çiziklerine yara bandı ve krem sürdükten sonra, mavi pijamalarını giyip odasına gitti. Ortanca erkek kardeşi ona baktı.

“Yine o p*ç kuruları mı? Seni ne zaman rahat bırakacaklar acaba?” dedi iri çerçeveli gözlüğünü parmağıyla düzelterek.

“Şşş!” dedi kapıyı usulca kapatan Turgut.

“Onlara karşı hep dik olmalısın. Kendini ezdirmemen gerek. Sen böyle yaptıkça onlarda ensene vurmaya devam ederler,” diyerek yorganını kafasına uzatıp, gözlüğünü yatağının altına koydu. Emre hafiften titreyerek, “Turgut, ‘Ağabey’, ah… özür dilerim canım ağabeyim neler oldu anlatsana bana. Uykumda yok zaten, gece başlayıp sabaha karşı bayağı kar yağacakmış. Televizyonda öyle dediler. Bir haftayı bulurmuş kar yağışı. Yoğun olacakmış ki bu herhalde doğru. Çünkü çok soğuk dışarısı ve evde öyle,” diyerek karşı yatakta yatan ağabeyine bakarak.

Turgut canavarı hızla sürdüğünü, bıçakla kendisini tehdit edişini, yine canavara ağır darbeler indirdiklerini, yavru köpeğinin annesinin hem kendisini hem de yavrusunu kurtarışını ve eve bitap düşerek geldiğini anlattı.

“… en sonunda canavarı ahıra koydum. Annem görmesin diye,”

Emre üzüldüğünü belli ederek, “canavarının başına gelenlere çok üzüldüm. Eh… tabi sana daha fazla üzüldüm; sen benim biricik ağabeyimsin,” dedi gülerek Turgut’un sabrını zorluyordu. “Yarın kar çok yağamazsa kasabaya canavarı götürürüz. Hüseyin Amca onun hal çaresine bakar. Ama cebinin çaresi nasıl… işte onu bilmiyorum. Biriktirmiş paran falan var mı? Sen kirli çıkısındır ama biricik kardeşine söyler misin onu bilemiyorum?”

“Merak etme zamanında biriktirdiğim bir miktar param var ama yine de yeter mi onu tam bilmiyorum. Şerefsizler radyoyu da kırdı. Çok uğraşmıştım onu yapabilmek için ama bir daha nasıl yaparım bilmiyorum. Süslerde gitti. Çiziklerde var. Bana çok pahalıya patlayacak. Kar yağarsa bu iş yaş. Hem bir hafta sürecek diyorsun, bir de yolların açılması… ooo çok zamanımı alacak. Emre senin bisikletini al—

Bir horlama sesini duyan Turgut, Emre’ye bakarak, “seni pislik şurada derdimi anlatıyorum. Kendisi horluyor. Saygısız dört göz.” diyerek sağ tarafına dönerek ve yorganı kafasına kadar çekerek uyudu.

İki çocuk uyuduğu sırada dışarıdaki bulutlar her tarafı kaplamıştı. Yeşil Tepe kasabasına çöken bu uğursuz bulutlar, etkisi altına birkaç taneyle başlayan ve ileriki saatlerde etkisini arttıran beyaz tanecikler, yüzeye beyaz örtüyü şimdiden kaplamıştı. Düşen tanecikler arasında sadece kar yoktu. O şeyler Yeşil Tepe’nin belirli bir kısmına düşen küçük taş kadar meteorlardı. Anlık bir olaydı ama etrafa yayılan kömürleşmiş taşlar içinde yanıp sönen yeşil ışıklar saçarak karın üstünde kalıyorlardı. Yeşil ışıklar gecenin bir vakti açık maviye dönüşerek taşları birkaç santim hava da tutuyorlardı. Ahenk içinde yanıp sönen açık mavi ışıklar bir araya gelmeye başladılar. Büyük bir topluluk oluşturan mavi ışıklı taşlar daha sonra beyaza bürünerek evin bahçesinde birikip öylece kaldılar. Yatak odasında annesiyle birlikte, beşiğinde yatan on dört aylık Yasemin, bu olanlara tanık oldu. Yatağında sadece sesler çıkararak ışık huzmelerine bakıyordu. Minik elleri ve ayakları oynatarak bundan büyük keyif alan bebek, gülümseyerek etrafa mutluluklar saçıyordu.

Işıklar aniden sönüverdi. Ve sabah her yer kar olmuştu.

* * *

“Turgut. Turrrguuut. Hey sana sesleniyorum. Kalksana. Haydi ama…” diyerek Ağabey’inin yorganını bir müddet bırakıp pencereden yağan kara bakan Emre, nefesini bir süre tutmaya başladı. Çünkü her nefes verişinde pencere buharlanıyor ve bu da görüşünü bozuyordu. Şu an için dışarı çıkamıyordu. Küçük kardeşi Yasemin’le oyun oynamak onun en sevdiği şeydi. Emre, Yasemin’e her zaman düşkündü. Turgut’a da düşkün aslında fakat o biraz daha büyük ve çok eğlenceli bir çocuk değildi. Her zaman sessiz ve iyi kalpli biriydi. On dört yaşında olması ve kendisinin de on iki olmasına sadece altı ay kalmasına rağmen Emre ona karşı birazcık mesafeliydi. Ama onu da çok severdi. Belki ortanca çocuk olmasının en büyük zaafı bu olsa gerek. Hem büyük olana bak hem de küçük olana. Emre pencereden dışarı baktığında küçük kardeşi Ağabeyinin yatağına doğru gitmek için duvara emekliyordu.

Yasemin duvara tutuna tutuna Ağabeyinin yatağına adımlar atıyordu. Hedef Turgut’un yüzüne minik elleriyle tokat atmak daha sonra ise burnunu yüzünü yalamak. Bu sayede Turgut artık uyanacak ve onunla oynamak için bir kişi daha olacaktı. Yasemin yatağa vardığında Turgut önceki sefer olanlardan sonra -yüzünde birkaç tane çizikle okulda nasıl rezil olduğunu hatırlıyordu- kendini emniyete almıştı. Ağabeyi onu iki eliyle kaptığı gibi yatağına aldı ve onunla oyunlar oynamaya başladı. O kadar mutluydu ki ikisi Emre de onlara katıldı. Yatakta iki ağabeylerinin arasında mutluluktan gülücükler saçan Yasemin, bütün salyalarını bulaştırıyordu. O an da dışarıdan bir kartopu pencereye çarptı. Ardından bir tane daha geldi. Çocuklar pür dikkat bu gelen kartopuna odaklandılar. Yasemin bile pencereden gelen sese kulak verdi ağzındaki salya akarak. Bir tane daha kartopu geldi ve bu sefer pencereyi kırdı. İçeriye sanki taş atılmış gibiydi. Kırılan camdan korkan Yasemin hemen arkasından ağlamaya başladı. Emre bebeği sakinleştirmeye çalışsa da boşunaydı. Çocuk ağladıkça ağladı. Zeliha koşarak merdivenden iniyordu. Ve odanın kapısını açarak, “Çocuklar neler oluyor burada. Bu camı kim kırdı?” dedi bir sinirle.

Turgut, “Anne biz birlikte yatakta oyun oynuyorduk ve sonra birisi veya birileri pencereye kartopu attılar. Üç tanesi pencereye isabet etti. İlk ikisi küçük buz ve karla kaplıydı. Ama en sonuncusu ise tamamen buzla kaplıydı. Hem bak orada duruyor. Bizde yataktaydık ve şanslıydık -ki özellikle Emre ve Yasemin benim yatağıma gelerek- o buz kalıpları herhangi birimize isabet etmedi.” diyerek sözünü bitirdi. Annesi Yasemin’i kucağına alarak, “Tamam beni birazcık inandırdınız küçük beyler ama burası berbat halde. Şimdi iş paylaşımı yapacağız. Emre sen Yasemin’e göz kulak ol. Bende bu cam kırıklarını temizleyeyim. Turgut sende odunluğa git. Biraz odun getir. Sobayı yakalım ve küçük kardeşinizi üşütmeyelim. Tamam mı beyler,” dedi sözünü bitirdiğinde kucağındaki çocuğu Emre’ye vererek. Yine de kadın bunu kimin yaptığını düşünmeye başladı. Bir avuç taş büyüklüğündeki buz nasıl oluyor da pencereye isabet ediyordu. Çocuklardan birisi değil ama dışardaki biri neden avuç büyüklüğünde buz kalıbı atsındı. “Turgut,” dedi annesi oğluna bakarak, “Bugün Camcı Ömer Ağabeyine git pencereye cam taktıralım. Yoksa çok üşürüz. Tamam mı?” dedi oğluna sevecen bir şekilde bakan annesi. Turgut, “Tamam anne onu biz hallederiz; hem zaten kasabaya gitmeyi planlıyorduk Emre’yle birlikte.” dedi oğlan dış kapıyı açarak.

Turgut önce ayakkabılarını giydi. Hava çok soğuktu ve montunu almamıştı. Karın şiddeti azalmış olsa da yine de hafiften yağmaya devam ediyordu. Turgut soluna döndüğü sırada önündeki ağaçların arasında bir kar yığınını gördü. Delikanlı bileğinin birazcık üzerine denk gelen karın arasından yürümeye başladı. O şey her neyse ona yaklaşmak istiyordu. En sonunda o yığının yanına geldiğinde kar her tarafını kaplamıştı. Belki altında bir şey falan var. Ama yine de emin olamıyordu. Dün ve ondan önceki günlerde orada bir şey olmadığına yemin edebilirdi. Delikanlının göğsünün hizasında olan kar yığınına elini uzattı. Parmakları biraz derine indikçe kaygan bir şeye dokunduğunu hissetti. Onu kavradı ve çıkarmaya çalıştığında bir şeyin parmağını kestiğini hissetti. Ama çok acımamıştı. Elini çektiğinde parmağından kan damlıyordu. Birkaç damla kan, kar yığınının üstüne düştü. Turgut parmağını sıkıp ağzına götürdüğü sırada kan damlaları karın içine emilip kayboldu. Delikanlı buna bir anlam verememişti. Yine de bundan pek hoşlandığı söylenemezdi. Hatta birazcık korkmuş bile olabilirdi. Delikanlı kesiğin biraz durduğunu görünce sol tarafındaki tahtadan yapılma derme çatma odunluğa girip odunlardan -parmağını odunlara değdirmeden- birkaç tane aldı. Eve girdi ve odunları oturma odasındaki sobanın yanına koydu. Annesi, Emre ve Yasemin odaydı. Delikanlı onlara dikkat etmeden tuvalete girdi. Lavabonun üstündeki aynaya bakarak kendini inceledi. Ve elini sabunla yıkamaya koyuldu. Yara biraz derin gibiydi. Lavaboya birazcık kan sızıyordu. Turgut kesik işaret parmağında bir şeyin oynadığını fark etti. Bir sanrı veya bir göz yanılması olabileceğini düşündü ilk başta. Kesikte oynayan o şey hareket ediyordu. Ve gördüğü şey sanrı veya her ne haltsa onlardan biri değildi. Parmağında resmen bir şey oynuyordu ve iyice avucuna doğru gidiyordu. O her ilerlemesinde biraz daha acı hissediyordu. Avucunun içinden sağ koluna ilerlediğini hissediyordu. Delikanlı sol koluyla sağ kolu sıkıyordu. İçinde ilerleyen uğur böceği büyüklüğündeki şey, ona büyük sızılar veriyordu. Sonrasında ilerleme durduğunu hissetti. Derin derin nefes alan oğlan, aynaya baktığında kendisini gördü. Ama aynada baktığı o kişi kendisi olmadığını düşündü içindeki doğruları söyleyen his. Aynadaki şekil ona sırıtmaya başladı. Ama kendisi sırıtmıyordu. Aynadaki şekil kahkaha atmaya başladığında kendisi sadece donmuş bir şekilde ona bakıyordu. Aynadaki kendisi ellerini gözüne götürüp parmaklarıyla gözlerini çıkardığında ve arkasından pis bir irin aktığında bile buna sadece baktı. İçinden bağırıyordu. Çığlıklar atıyordu. Ama bir yerini ne kıpırdatıyor ne de hareket ettirebiliyordu. Sadece olanları izliyordu. Bu gördükleri bir hayal olduğunu düşünüyordu. Aynadaki o şey artık kendisi değildi ve kahkahalar atarak gülüyordu. Gözlerinde hamam böcekleri çıktığını görünce bir an kusacağını hissetti. Yine ona bakmaktan vazgeçemiyordu. Olanları görmesi gerekiyor sanki ve buna ne kadar tahammül edeceğini bilemiyordu. Aynadaki o şey bir anda kahkahalar eşliğinde aynaya yumruk attı. Yumruk o kadar şiddetliydi ki lamba bir anda patladı. Aynada kırık dalgalar oluşmuştu. Aynada hem kendi suretini hem de o şeyin suretini görüyordu. Bir yumruk daha atan o şey, aynayı paramparça etti. Ayna bir bomba gibi patladığı anda oğlanın yüzüne küçük cam kırıkları geldi. Her tarafı çizildiğini hissediyordu. Oğlan deliler gibi bağırmaya başladı. O kadar çok bağırıyordu ki annesi ve kardeşi ona kapıyı açmasını söylüyorlardı. Ama çocuk artık tam olarak göremediğini düşünüyordu. Sağ gözüne iri bir cam batmış, her hareket ettirdiğinde kirpiklerine değdiğini ve çok canı yandığını hissediyordu. Oğlan duvara yapışıp yere çöktüğünde suratında kirpi gibi cam kırıkları olduğunu biliyordu. İki elini suratına dokunduramıyordu bile. Acı içinde sadece haykırıyordu. Kapı en sonunda açıldığında önce annesi sonra da kardeşi girdi. Anne oğlunu bağrına bastı. Onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama oğlan ne sakinleşiyor ne de gözyaşları diniyordu. Oğlunu sıcacık oturma odasına aldığında Turgut bir saatten fazla bir süre sonra sakinleşebildi. Emre kuşku dolu bakışlarla ona bakıyordu. O ise sadece yere odaklanmıştı ve yüzünü ara sıra elliyle dokunuyordu.

Aradan birkaç saat geçtikten sonra, “Haydi, kalk gidelim.” dedi Turgut bu yaşadığı derin kâbustan uyanarak.

“Ne… nereye gideceğiz?” diyen Emre, ağabeyinin yanına giderek onun oturduğu koltuğa oturdu. Ağabeyine sarılan Emre, “tuvalette ne oldu ne gördün de bu kadar korktun.”

“Tamam, pekâlâ, dışarı çıkalım ve bende olanları anlatayım. Hem biraz temiz hava alırım. Bir de kasabaya gidip şu bisikletle camı halledelim. Yoksa çocuğu üşütebiliriz. Bu arada, annem nerde?”

“Annem Ayşe Teyzeye gitti. Yasemin’i ona bırakıp, doktoru çağıracaktı. Herhalde kadıncağız senin en sonunda delirdiğini anladı. Şaka şaka annem Ayşe Teyzeye gidim Yasemin’i bıraktı. Oradan da çarşıda biraz işi varmış. Sadece korktuğunu söyledi bana. Bu arada telefonlar çalışmıyor. Hatlar kesik. Kar birçok kasaba ve köy yolunu kapatmış.”

“O halde kar akşama doğru etkisi artırmadan eve dönmemiz gerek. Dışarısı on beş santim var. Asıl kar akşama yağabilir. Acele etmemizde fayda var ortanca kardeşim.”

Çocuklar iyice giyinip dışarı çıktılar. Ahırdan bisikleti alıp orman yoluna doğru ilerlediler. Kar hafif yağıyordu. Buz tanecikleri her düşüşünde Turgut, Emre’ye olanları anlatıyordu. Emre bu şeylerin gerçek olduğuna inanıyor gibiydi. Eh, akıl almayan şeylerdi Turgut’un anlattıkları. Ama ona inanıyordu.

Kasabaya varan çocuklar, önce bisikleti yaptırdı. Biraz pahalıya mâl olmuştu. Ama Canavar yeniden hayat bulmuştu. Kasabanın bakkalına uğrayıp, birkaç parça bir şey aldılar: Çikolata, kraker ve meyve suyu. Bunları camcı Ömer Amca’dan sonra, yeşil göle gidip kamelyada oturarak yiyeceklerdi. Ömer Amca altmışında hafif kambur, ipli gözlüğü olan ve beyaz sakallı biriydi. Emre babasının -taşımacılık işiyle- dışarıda olduğunu ve parayı birkaç hafta sonra vereceğini söyledi. Bu da hallolduktan sonra yeşil göle gidiyorlardı.

Orman yolunun sağ taraftaki patikasında kalan bu güzel alan, Yeşil Tepe’nin simgesiydi adeta. Kar iyice hafiflemişti. Önünde uzanan beyaz dağlar ve çam ağaçları tam da kartpostallık bir an oluşturuyordu. Kazlar gölün üzerinde yüzüyorlardı. Kuşlar cıvıldıyor ve orman resmen konuşuyordu.

Çocuklar kamelyada oturdular ve poşetin içindeki çikolatayı, krakeri ve meyve suyunu yudumlayarak içtiler, yediler. Bugün sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Bir rüya olmalıydı. Çünkü bunun başka bir açıklaması yoktu. Turgut yedikleri şeyleri çöp kutusuna attı. Canavarı yanına alarak kardeşiyle evin yolunu tutan delikanlı, birilerinin sesini duydu. Bu sesler çok da yabancı değildi. Çünkü onlar dünkü zorbalardı. Turgut’un sınıfındaki azılı tiplerdi.

Kardeşler kamelyanın arkasına saklandılar. Birkaç dakika sonra Ahmet’in iğrenç gülüşü duyuldu. Daha sonra bir çocuk vardı. Altıncı sınıftan kısa boylu bir oğlandı. Ahmet sağ kolunu, Burak ise çocuğun sol kolunu tutuyordu. Zavallı oğlan ikisinin arasında kalmıştı. Arkada ise Cengiz vardı. O da elini arkaya bağlamış bir şekilde tespihini sallayarak iniyordu. Çocuğun çok korktuğu yüzünden belli oluyordu. Kaderine razıymış gibi zorbaların gittiği yere gidiyordu. Merdivenden inen dört kişi gölün kenarına yapılmış tahta bir alana çocuğu götürüyorlardı. Çocuğu tırabzana dayayan zorbalar, ona bağırıyor, hakaretler ediyor, onu küçük düşürüyorlardı. Çocuğun ağladığını işiten kardeşler, olanlara sadece bakmakla yetiniyorlardı. Bu hiç de adil değildi: Bire karşı üç. Zavallı çocuğun karnına vuran Ahmet bundan büyük bir zevk aldığı belliydi. Çocuk acıyla haykırdı. Kuşlar bile korkuyla uçuştular. Burak çocuğu ayağa kaldırarak pantolonun ceplerini karıştırmaya başladı. Ve aradığını bulduktan sonra çocuğu bıraktı. Burak elinde bir miktar parayla Cengiz’e verdi. Cengiz, “Bir daha bana yalan söyleme. Yoksa sonuçlarını ailen öder; bunu da bilmiş ol ufaklık,” diyerek onu öylece bıraktılar. Onlar tam giderken Emre bir anda çıkıp koşarak, “hey geri zekâlılar, size söylüyorum. Bire karşı üç, nasıl oluyor da kendinizi buna inandırabiliyorsunuz,” dedi büyük bir yüreklilikle.

Turgut kardeşine bakakaldı. Büyük cesaretti bu yaptığı. Hemen onların yanına koşarak gittiğinde Ahmet’e iyi bir yumruk salladığını gördü. Bundan biraz keyif aldığı söylenebilirdi. Ama Burak sinsi bir şekilde gelerek çocuğun sağ kolunu tutarak, kırma derecesine getirdi. Turgut koşarak Burak’ın üstüne atladı. Kardeşini koruyan delikanlı, onlara savaş açtı. Karın üstüne düşen Burak, Turgut’un yumruklarına maruz kaldı. Bir sağ bir sol sallıyordu delikanlı. Emre de Ahmet’e vuruyordu. Ahmet ağlayarak kendini korumaya çalışıyordu. Cengiz sadece bakıyordu. Bu karda dövüşen it dalaşı misali kavgaya sadece seyirciydi. O sakin bir şekilde küçük bir odun alarak delikanlının kafasına indirmek için yanına gidiyordu. Islık çalarak elindeki sopayı çocuğun kafasına vuracağı sırada küçük çocuk Cengiz’e taş attı. Taş zorbanın kafasına isabet etti. Cengiz elindeki sopayı boşa salladıktan sonra arkasına baktı. Parmağını kafasına dokundurduğu sırada hafif bir kan sızdığını gören zorba, “Seni arsız p*ç, bunu çok pis ödeyeceksin,” diyerek bağırdı. Çocuk koşarak uzaklaştı. Cengiz arkasını döndüğünde oğlanı gördü. Turgut’la göz göze gelen zorba, hiç tereddüt etmeden iyi bir yumrukla oğlanı yere serdi. Turgut o an karın üzerine kapaklandığında sadece bozuk bir görüntü ve boğuk sesleri duydu. Emre’nin seslerini hayal meyal hatırlıyordu. Cengiz’in Emre’yle kapıştığını biraz daha iyi bir şekilde görüyordu. Ama diğer ikisi bir şey yapmıyordu. Çocuk onlara baktığında uğur böceği büyüklüğündeki şeyin parmağından çıktığını gördü. İlerleyerek Cengiz’e gittiğini gördü. Beyazlar içindeki küçük böceğe -tabi böcekse- bakan oğlan, bir anda bir pire gibi zıpladı. Doğruca Cengiz’in kafasına girdiğini gördü. Zorba hiçbir şeyin farkında değildi. Birkaç dakika sonra Turgut doğrulduğunda, Cengiz artık hareket etmiyordu. Hiçbir şey yapmıyordu aslında. Diğer çocuklar da ona bakıyorlardı. Emre bile her ne görüyorsa bayağı korkuyordu.

Oğlan, put gibi duran baş zorbanın yanına gidiyordu. Turgut’tan başka hareket eden yoktu. Çocuğun yanına vardığında gördüğü şey artık Cengiz’e benzemiyordu. Gözleri yuvalarında düşmüş ve içi simsiyahtı. Ağzı açık kalan ve sadece hırıltı çıkaran oğlan yüzü bembeyaz bir hal almıştı. Daha sonra tepeden tırnağa buz kristali şeklini aldı. Açık mavi şeklinde buz kesmiş çocuk bir anda patladı. Her tarafa küçük kanlı buz parçaları fırladı. Küçük uğur böceği büyüklüğündeki o şeyler kanlı buz parçalarının arasından çıkarak büyük bir topluluk oluşturup balçık görünümüne büründüler. Kocaman olan simsiyah siluet, dosdoğru çocukların üzerine gitti. Turgut, Emre’yi ensesinden yakalayarak kardeşiyle birlikte koşmaya başladılar. Burak ve Ahmet ise onlara ayak uydurdular. Birkaç dakika önce birbirlerine düşman olan çocuklar, şimdi canlarını kurtarmak için kaçıyorlardı. Burak ve Ahmet bisikletlerine atladılar. Aynı anda Turgut Canavarını almıştı. Delikanlı bisiklete bindiğinde etrafta kardeşini göremedi. Bir anlığına o siyah şekil onu yedi mi? diye düşündü; ama öyle olmadı. Emre, bir bisikletle kardeşine, “İlerlesene geri zekâlı, kaç, KAÇ!” dediğini duydu.

Karlı patikadan yukarı -en fazla yüz metre kadar- çıktılar. Sonra da ana yolda, karın olmadığı için şanslılardı. Birkaç saat önce kar yeniden durmuş ve kar araçları yolu açmışlardı. Çocuklar yolda deli gibi pedal çeviriyorlardı. Siyah balçığa benzeyen siluet ise tam arkalarındaydı. Sağ tarafta Burak ve Ahmet vardı. Sol taraftaysa Turgut ve Emre ikilisi vardı. Çocuklar sık sık arkalarına bakıyorlardı. Siyah siluetli balçık, biraz daha onlara yaklaşıyordu. Fark iyice iniyordu. Turgut kardeşine bakarak, “Emre, o bisiklet kimin? Onu nerden buldun?” diye kardeşine bağırarak sorusunu sordu. Turgut tam konuşmasını bitirdiğinde önde bir aracın park etmiş olduğunu gördü. Bu sefer daha dikkatli olacaktı. Bisikleti sağ kıran Turgut, araçtan kurtuldu. Turgut, “Oha… ucuz yırttım. O bisiklet kimin?” diye bağırdı kardeşine. Emre, “Şu anda bunu mu düşünüyorsun sen,” dedi ağabeyine sert bir bakış atarak. Bu sırada araç siyah siluete çarptığı anda balçığın içine girdi. Siyah şey bir anlık duraklar gibi oldu ama araç müthiş bir güçle siyah siluetli balçıktan çıkıp çocukların üstünden geçti. Çocuklar tepelerinden geçen arabaya bakakaldılar. Böyle şeylerin sadece filmlerde olduğunu düşünürlerdi hep. Ama araba tepelerinden geçip önlerine düştüğü anda hep bir ağızdan küfürleri savurdular. Araç taklalar atarak sağ sola savruldu. Dört oğlanda arabayı atlattıklarında arkalarına yine baktılar. Araba alev alıyordu. Patlaması an meselesiydi. Ve siyah siluetin tam yaklaştığında araba bomba gibi patladı. Gürültü o kadar güçlüydü ki siyah devasa şey bir an da yanarak ortalığa saçıldı. Çocuklar bu sefer arkalarında olan bu görüntüyle ve büyük bir sevinçle edepsiz kelimeler ederek canavarı yendiklerine seviniyorlardı. Siyah siluet yok olmuştu artık. Ahmet ile Burak ayrı yola sapıp, gittiler. Turgut ile Emre evlerine doğru gidiyorlardı. Emre, “Cengiz’in bisikleti,” dedi evlerinin önüne geldiklerinde. Turgut, ilk başta kardeşinin dediğini anlayamadı ama sonra idrak etti. Sorusunun cevabını vermişti Emre.

Gökyüzündeki bulutlar biraz açıldığında akşamüstüydü. Hava tan kızıllığını aldığında çocuklar evlerine girdiler. Onlar bu şekilde savaşı kazandığını sanmışlardı. Ama o savaş bu gece sonlanacaktı. Hem de odunluğun yanı başındaki iyice büyümüş ve bir kardan adam şeklini almış o şey canlanmak için geceyi beklemeye koyuldu. Bulutlar bu sefer iyi kar getirecekti. Son rövanş çok keskin ve çetin olacaktı.

* * *

Kar artık lapa lapa yağmaya başlamıştı. Üç saat aralıksız yağan kar, çevre kasabalarla iletişimi kesmişti. Yollar bomboş ve gecenin karanlığında sessizdi. Kardan adam, evin bahçesindeki süpürgeyi yanına aldı. Süpürgenin uçları tıpkı bir mızrak gibi sivriliverdi. Daha sonra odunluktan on tane kadar irili ufaklı kömürler sürünmeye başladı. Kömürler sanki itaat edermiş gibi bir nizamla kardan adama yapışıyorlardı. En son ormanın derinliklerinden gelen bir havuç, kardan adamın kafasına yapıştı ve ona şekil verdi. Ağız kömürler sayesinde son şeklini aldı. Son olarak iki aşık gencin birbirlerine kur yaptıkları sırada arabalarının patladığını görünce ve sonra da etrafta yanan siyah şeylerin ne olduğunu anlayamadıklarında, ilk olarak jandarmayı arayan gençler, karın iyice şiddetlenmesiyle evlerine gitmişlerdi. Jandarma o siyah şeyleri çözmeye çalıştıkları sırada kar yağışıyla, sadece numuneler toplanarak birkaç güne kadar Ankara’ya göndereceklerdi. İrili ufaklı tüplere konulan siyah şeyler, kasabanın jandarma merkez binasının bodrum katında bulunuyordu. Ormandaki siyah şeyler, hareket etmeye başladı. O şeyler dosdoğru kardan adama gidiyorlardı. Jandarma merkezindeki numuneler bile gitmek istiyorlardı. Cam tüpler içinde debelenen balçık görünümlü siyah şeyler, birbirlerini ittirerek veya zıplayarak yere düşüp kırıldılar. Pencere kapalıydı. İçerde siyah balçık birbirlerine dolanarak cam kırıkları eşliğinde yuvarlanarak futbol topu büyüklüğüne ulaştılar. Cam kırıklarıyla falcıların kullandığı küreye benzeyen şeyler, pencereye hızla çarptılar ve özgürlüklerine kavuştular. Kardan adama doğru gelen o şeyler karın içine girerek ona beyaz şeklinden siyah şeklini verdi. Artık tüm ihtişamıyla simsiyah bir kardan adama dönüşen o şey, kıpkırmızı gözlerle etrafa bakınmaya başladı.

Turgut yataktan uykulu bir vaziyette kalktı. Onu bir şeyin çağırdığını hissediyordu. Uyurgezer biri değildi. Fakat o karanlık şey çocuğu sıcacık yatağından kaldırıp dışarı çıkarmaya niyetliydi. Oğlan dış kapıyı açtı ve yalın ayak olarak uyurgezer bir vaziyette dışarı çıktı. Üstünde çizgili pijamalarıyla siyah kardan adamın yanına gitti.

Oğlan, “Bana ne vereceksiniz efendim?” diyerek sorusunu sordu. Siyah kardan adam onunla düşünce yoluyla konuştu. Ona bir çeşit buzdan kristal verdi. Buzdan kristalin dışı mavi, içi ise kıpkırmızı yanan bir kor vardı. Boyu ise sadece bir işaret parmağının yarısı kadardı. O kor yanıp sönüyordu. Siyah kardan adam her konuşmasında o kor yanıyor sustuğunda ise sönüyordu. Onu yerden alan Turgut, avucunun içinde tutuyordu ve avucunu açarak ona bakıyordu. O kristali boynuna astı ve doğruca evine gitti. Yatağına girdiğinde artık çocuğu tam anlamıyla mühürlemişti siyah kardan adam. İçindeki uğur böceğine benzeyen o şey gittikçe -o mavi kristalinde yardımıyla- çoğaldılar. Tıpkı bir virüs gibi.

Gece saat iki gibi oğlan yatağından kalktı. Gözleri yarı açık yarı kapalıydı. Holün gece lambası kırmızı loş bir ışık veriyordu. Holden geçen çocuk birden durdu. Fısıltılar duyuyordu. Loş ışık ona tepeden vuruyor, ayağının altındaki halı ise uçuyormuş gibi hissediyordu Turgut. Hafiften sırıtıyordu. Gücü bedeninde hissediyordu. Fısıltılar yine devam ediyordu. Onu tuvalete çeken mıknatıs misali güç. Oğlan ayaklarını o yöne çevirdi. Tokmağı indirip kapıyı açtı. İçerisi zifiri karanlıktı. Işığı açmayı pek gereksinmedi. Hem gerekte yoktu; çünkü kristal, bir kor gibi yanıyordu. Aynanın karşısına geçen Turgut, yaralı işaret parmağını kaldırdı. Karşısındaki o siyah yaratık da işaret parmağını kaldırdı. Birbirlerine yavaşça yaklaşıp aynada parmaklarını dokundurdular. Kor gibi yanan kristal, küçük odayı aydınlatıyordu. Turgut parmağını aynada dokundurduğu sırada ona müthiş bir güç geçiyordu. Damarlarından hızla siyah sıvı akıyordu. Siyah sıvıyla dolan oğlan, artık kahkaha atmaya başladı. Ona güzel zevkler veriliyordu sanki. Karanlığın diğer tarafından zerk edilen bu uğursuz güç, artık oğlanın bedenine akmıştı. Elini indirdiğinde gözleri kor bir ateş gibi etrafı aydınlatıyordu.

Bir şey kahkaha atıyordu sanki. Emre gözlerini açtığında bir anda aklına bu sözcükler beliriverdi. Ağabeyinin yatağına bakmak için gözlüğünü taktı ama onu orada göremedi. Hemen yataktan kalkıp sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Holden geçtiği sırada en ilerdeki tuvaletin olduğu yerde onu gördü. Gözleri kıpkırmızıydı ve parlıyordu. Turgut’a biraz daha yaklaşan Emre, onu iyice süzdü. Ağabeyinin ayakları birkaç santim havadaydı. Elleri iki yana açılmış ve sırıtarak kardeşine doğru geliyordu. Emre ayaklarına komut vermekte zorlanıyordu. Ne ilerliyor ne de geriliyordu. Sadece duruyordu. Ağabeyine olanlara bir anlam veremiyordu. Turgut loş kırmızı ışıkta ve havada ufak ufak ilerliyordu. Simsiyah tırnaklarıyla iki duvara çizikler çıkararak ilerliyordu. İri gözlükleriyle oğlan çıkan sese artık tahammül edemiyordu. Artık koşması gerekiyordu. Kaçmalıydı. Ama üst kattaki annesiyle kardeşini almalıydı.

KOŞ! KOŞ! KOŞ!

Emre sol taraftaki holden koşmaya başladı. Sağ tarafındaki merdivenden yukarıya koştu. Emre merdivenleri çıktığı sırada Turgut bağırmaya başladı. Artık o bildiği ağabeyi değildi. İçindeki şey her neyse bu tanıdığı kişiyle alakası yoktu. O artık Turgut değildi.

Emre bunu düşündüğünde kendine çok kızdı. Ve sonrasında yatak odasına vardığında Zeliha ayaktaydı. Yasemin bile uyanmış ve ağlamaklıydı.

Zeliha, “O bağıran kim Emre. Turgut mu yoksa?” dedi çocuğuna bakan kadın.

Emre, “Anne aşağı… aşağıdaki ağabeyim ama ona ne olduğunu bilmiyorum. Her tarafı petrole batırılmış gibi. Şimdi gitmeliyiz… ama nasıl? Bir çıkış yolu bulmamız gerek,” çocuk sözünü bitirdiği anda çatıdan bir şeyin düştüğünü duydular. Sonra bir tane daha. Sanki dolu yağıyormuş gibi. Ama bu büyük buz kütlelerine benziyordu. Kadın hemen kızını beşikten aldı. Anne-oğul birbirlerine baktıklarında Yasemin ağlamayı kesmişti. Sadece oradaki iki kişiye bakıyordu. Zeliha kucağındaki bebeğiyle odadan dışarı çıktılar. Merdivenlerden inmeye başladıklarında tırnak sesleri, kahkahalar ve hemen ardından ağlama sesleri geliyordu. Zeliha oğluna bakmak için kızını Emre’ye verdi.

Emre, “Anne hayır, oraya gitme! O artık senin oğlun değil,” dedikten sonra kafasını sağ sola sallayarak oğluna doğru gitti kadın. Ama bu büyük bir hataydı.

Zeliha havada asılı duran oğluna loş kırmızı ışıkta ona baktı. Sırıtarak annesine bakan oğlan, tırnaklarıyla duvarı kazıyordu. Annesi oğlunun elini tuttu. Ama eli o bebekken tuttuğu ele hiç benzemiyordu. Simsiyah ve soğuktu. Parmak aralarında siyah sıvı akıyordu. “Oğlum sana ne oldu böyle,” dedikten sonra oğlan boynundaki kristalin bir anda parladığında kadına tam öfkeyle baktı. Kadın bu kötücül bakıştan rahatsız olduktan sonra kaçmak istedi ama geç kalmıştı. Turgut annesinin saçını tutarak duvara vurmaya başladı. Bir o yana bir bu yana vurdu. Kadının önce dişleri kırıldı sonra da burnu yamuldu. Kafayı hızla art arda vurarak kadında kanlar fışkırmaya başladı. Her taraf beyin, kemik ve saç karışımı oldu. Emre’nin kalbi hızla atıyor ve korkudan annesine olanlara bile bakamıyordu. Büyük buz taneleri eve düşüp duruyordu. Evin çatısı açılmıştı. Daha da hızlı düşüyordu ama nereden geliyordu. Emre merakla soluna baktığında annesine olanları gördü. Ağlamaya başladı ama sessizce yaptı bunu. Kardeşiyle birlikte ilerleyerek dış kapıya geldiler. Kapıyı açtığında karşısında dev bir siyah kardan adam vardı. Kardan adam elindeki ucu sivri süpürgeyi çocuklara vuracağı sırada küçük bebek gülmeye başladı. Gülücükleri o kadar tatlı ve sevimliydi ki alt damağındaki iki dişler ona güzellik katıyordu. Yasemin kahkaha atarak siyah kardan adama meydan okuyordu. Siyah kardan adam yavaş yavaş erimeye başladı. İğrenç sesler çıkararak yok oluyordu. En sonunda eridiğinde siyah balçık yanmaya başladı. Ama tehlike henüz geçmiş değildi.

Turgut yalpalayarak kardeşlerini öldürmek için yürüyordu. Onlar efendisini öldürmüşlerdi. Ah… evet bunun intikamı alınmalıydı. Kristal yanıp sönüyordu. Artık tam anlamıyla güçlü değildi ama zayıfta sayılmazdı. Mutfaktan iri bir bıçak kapıp dışarı çıktı. Buz yağmuru durmuştu.

Emre, küçük kardeşiyle kaçmaya başladı. Kar artık durmuş ve ay bulutların arasındaydı. Dizlerine kadar kar yığını vardı. Fazla bir yere gidemeyeceğini anlayan Emre -küçük kardeşini de düşünerek- tekrar arka bahçe kapısından içeri girdi. Çocuk ne yapacağını bilemiyordu. Ona göründüğü anda öleceklerini de biliyordu. Ama kardeşini korumak zorundaydı. Turgut bağırarak dışarıda onları arıyordu. Emre tekrar yukarı çıktı. Bu sefer eski eşyaların konulduğu çatıya.

Çatı delik deşik olmuştu. Tepede ay tüm ihtişamıyla parlıyordu. İri bir delik Yeşil Tepe’nin beyaz ormanını gösteriyordu. Turgut aşağıda değildi. Sesi sanki biraz daha yakındı ve geliyordu. Eski bir koltuğun arkasına saklandığında Emre kardeşine “Şşşt” işareti yaptı. Turgut çatıya geldiğinde sağ sola bakınıyordu. Yasemin’i oturtup, “Burada bekle ufaklık, şimdi geleceğim,” dedi kardeşine sevecen bir tavırla.

Emre, Turgut’a doğru koşarak onun üstüne atladı. Turgut ne olduğunu anlayamadan bıçak elinden kayıverdi. Kardeşler birbirlerine vuruyorlardı. Turgut’un boynundaki kırmızı cam kristali aldığı gibi fırlattı. Daha sonra iyi bir yumrukla ağabeyine ardı ardına vuruyordu. Ama Turgut kardeşini sol tarafa fırlattı. Bıçağı aldığı gibi sırıtarak kardeşinin üstüne yürüdü. Emre ne yapacağını bilemez halde gözlüğünü düzelterek Yasemin’in yanına gitti ama küçük bebek orada değildi. Emre köşeye sıkıştığında Turgut üstüne doğru geliyordu. Kötü bakışlarını Emre’ye dikmiş bir şekilde bıçağıyla ona tam vuracak sırada kalbinden ışık çıkmaya başladı. Bu ışık çok güçlüydü. Ve Turgut’tan simsiyah şeyler çıktı. O siyah şeyler doğruca Yasemin’in elinde tuttuğu kristale doğru gidiyordu.

Minik elleriyle doğrulduğunda artık yürüyordu. Önce sol sonra sağ ve yine aynı şeyler… Dosdoğru o yanıp sönen ışığa gidiyordu. Çok çekiciydi çünkü ışık vardı. Eline aldığında ağzından mutlu bir gülücük çıktı. Sallıyordu. Oynuyordu. Ama ona doğruda gelen siyah şeyler vardı. O kristal çok zararlıydı. Ve annesi onu aldığı gibi çatıdan dışarı fırlattı. Yasemin annesine baktığında yine gülücüklerini çıkardı. Ve siyah şeyler kristalin içine girdiğinde havada patladı. Yasemin patlayan o ışığa baktığında parmağı ağzında, olan bitenden pek bir şey anlamadı. Ama ağabeyinden çıkan ışık ona çok çekici gelmişti. Onun yanına gittiğinde Turgut yere düşmüştü. Ağabey’inin parmağını tuttuğunda artık her şey geçmişti. Yine de bazı şeyler eksik olsa da…

Kubilay Duzman

Siyah Kardan Adam” için 5 Yorum Var

  1. SJack dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Yalibuk

    Öncelikle nerede yaşadığınızı sorabilir miyim? Çünkü öykünüz bir hatalar yığını gibiydi. Anlatım bozukluğu, eksik ekler, da ve de’nin yanlış yazımı vs. Hepsinden bolca var. Diğer yandan birkaç paragrafda bazı kelimelerin tekrarı çok rahatsız edici. Öykünüzü keşke birkaç kere okusaydınız. Şayet bunu yapmış olsaydınız ya da seçkiye göndermeden önce başka birinin fikrini alsaydınız öykünüz daha derli toplu dururdu.

    Kaleminize sağlık. Bu tür hatalar siz yazdıkça azalacaktır. Ayrıca başkalarının fikrine başvurmaktan da geri durmayın lütfen. :slight_smile:

  2. Merhabalar, :raised_back_of_hand:
    Hikayeniz hızla yazılmış gibiydi. İmla haricinde mantık hataları da çoktu. Özellikle hikaye sonunda ölmüş birisi neden vardı? Onu da ölenin ruhudur diyerek geçiştirdim. :sweat_smile: Ortada çok güçlü bir düşman varken kuvvetinin birden sonlanması da ayrı bir sorundu. Hikaye konusu güzeldi. Bence ölen karakterin sonunu o şekilde anlamsızca bitirmeyin. Yani karakterlerin ölümü tabii ki olur. Biz hayalperest insanlar bunu yaratma ve yok etme gücü olarak düşünürüz. Ama dediğim gibi öykülerin sonralarının okuyucuya anlamlı gelmesi için karakterlerin öylesine ölmesini sağlarsanız okuyucu bunu bazen bıkkınlıkla karşılayabilir. Sonraki seçki de katılımınız dileyiğiyle :wave:

  3. Yalibuk dedi ki: dedi ki:

    @SJack, @Ilhan_Kahraman değerli yorumlarınız için çok teşekkür ediyorum. Öykümün ortak sorunu imla sorunu, anlatım bozukluğu ve son kısmının aceleye gelmesi…
    Aslında ben daha fazla yazmak istemiştim ama 5000 karakter sınırı beni yavaşlattı. Bu bakımdan öykümün sonunu istediğim gibi veremedim diyebilirim. Ama ben bu işi hobi amaçlı yapıyorum ve bundan büyük keyif alıyorum. Çok teşekkür ediyorum yorumlarınızdan dolayı. İyi akşamlar.

  4. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    şimdi nasıl anlatayım bilmiyorum. hikaye konusu güzel onun dışında gerçekten bir hata cümbüşü var. sakin sakin yazsanız tane tane anlatsanız efsane bir hikayeye dönüşebilir. @Ilhan_Kahraman beyin hikayesi için de aynı eleştiriyi yapmıştım. koşmak bir anlatma biçimi değil. çok koşuyorsunuz. turgut öyle yapmış sonra bu olmuş sonra araba patlamış… allah’ım dedim neler oluyor bir anda… umut sarıkaya’nın bir karikatürü vardı füzeyle dünyayı fetheden çocuklar gibi bir şey… yani işin içine ciddiyetsizlik giriyor koşunca… biz hikayeyi okurken yoruluyoruz. hobi olarak konusunda hepimiz aynıyız aslında… ben makina mühendisiyim yazar değilim… :slight_smile: biraz daha özenir, hikayenizi dış bir gözle okur veya tanıdığınız (okurluğuna güvendiğiniz) birilerine okutup revize edip buraya yollarsanız çok daha iyi olur bence… elinize sağlık…

  5. Yalibuk dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim. Bir kitap haline getirmişsiniz öyküleri. Kapak tasarımı çok güzel olmuş. Arkadaşlarıma öykümü gösterdiğimde “tam olarak şu kısmı anlayamadım,” dediklerini duydum. Biraz hızlı yazmışım herhalde. Ama o ayarı sonraki öyküde iyi ayarlamam lazım. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. İyi akşamlar.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!