Öykü

Uğursuzluk Bedeli

Bir masal doğar, ağ gibi sarar dört bir yanı. Dokunduğu şehirlerde sessiz bir fırtına kopar, savurur insanları. Kimileri zehirli bir hayalin büyüsüne kapılır, kimileri de taşıdığı sırrın ağırlığı altında ezilir. Bense çoktan bir arayış sevdasına tutulmuşum. Gizem perdelerini aralayan, kayıpların ardına düşen, diyar diyar dolaşan bir gezginim ben.

Bir dolunay vaktiydi. Yıldızlardan işaret bekleyerek, kurumaya yüz tutmuş nehrin kıyısında yürüyordum ki gökte süzülen kızıl küreyi gördüm. Sanki güneşten bir parça kopmuş, semada gezintiye çıkmıştı. Kayan yıldız gibiydi, iz bırakarak gözden kayboldu. İtiraz ateşi sardı bu canı, giden benim kaybımmış gibi ardına düştüm. Boynuma görünmez zincir geçirilmişçesine ayaklarım beni kasabanın dışına sürükledi.

Bir an gözümün karardığını sandım, meğer kara bulutlarmış göğe perde çeken. Ansızın sağanak yağmur başladı, toprak soluklandı, ekinler canlandı. Kasabamıza geçici bir süre bereket gelmişti.

Kasaba halkı o küçük güneşin uğur getirdiğine inandı. Dilden dile dolaştı hikâye. Aynı günün akşamı bilgelerin bilgesi beni yanına çağırdı. Açıkçası şaşkındım, benim bir kaçık olduğumu düşünürdü. Kafdağı’nın gizemini anlattı ve büyüleyici kürenin oraya düştüğüne beni şu sözleriyle ikna etti: “Bundan yıllar önce dedem derdi ki kasabada uzun yıllar süren bir kıtlık yaşanacak. Bir gün göklerde kızıl iz belirecek ve Kafdağı’na inecek. Onu takip edip getirecek kişi sayesinde kıtlık son bulacak. Anlayacağın tek şansımız sensin evlat yoksa çoluk çocuk perişan olacak.”

“Yağmur duasına çıksak,” diyecek oldum, lafı ağzıma tıktı. “Bilirim, Kafdağı erişilmezdir derler. Sen pes etmezsin, aşarsın engelleri, varırsın oraya.”

İnsanlar ellerinde kalan son erzaklarını da benimle paylaşıp beni kasabadan uğurladı. Kafam karışmıştı. Bana en başından beri mesafeli davranan kişiler şimdi nasıl da güveniyordu? Çaresizlik olsa gerek. Ben adım attığımdan beri kıtlık bu diyarda kol geziyordu. Onlar için yollara düştüm.

* * *

Karlar diyarı Dazzap, asaletin ete kemiğe büründüğü bir ülke. Burada kırmızı burunları, donmuş ellerine rağmen küçük çocuklar bile koşturma içinde. Herkes bir işin ucundan tutuyor. Boş konuşanı, gereğinden fazla dinleneni görmedim. Benim yabancı olduğumu anladıklarından beri beni bir misafirhanede ağırlıyor. Ne kadar kalın giyinsem de soğuğu iliklerimde hissediyorum. Havaya karışan buğulu nefesim her an katılaşacak gibi. Çitleri boyayan teyzeyle sohbet ederken çocuklardan biri paltomdan çekiştirip beni odunluğa götürdü. Anladığım kadarıyla odunları evine taşımam için yardım istiyordu. Buradaki insanların hem samimi olup hem belli mesafede olmalarına alıştım. Belli ki duygularını yeterince gösteremiyorlardı. Masum yüzlü çocuğa gülümseyip çuvallardan birini titreyen ellerimle omzuma attım.

İşim bittiğinde çocuğun annesi bana bir tas sıcak çorba ikram etti. Evin kıyısında, masada çorbamı içerken irice bir şey hızla önümden geçti. Şaşkınlıkla baktığımda onun dev gibi bir kurt olduğunu gördüm. Parlak tüyleri göz alıcı, hareketleri olabildiğine çevikti. Bir sıçrayışta ağaçların arasında gözden kayboldu. Endişeyle ayağa fırladım, dönüp çocuklardan birine saldırabildi. Elim hemen kılıcıma gitti.

“Dur, sakin ol. Kurtlar insanların dostudur burada.” Az ötede horoz kesen adam gülüyordu. “Yalnız ne olursa olsun hiç bir kurda zarar verme.” Yaşlı adam şimdi de korku hikayesi anlatıyor gibi ciddileşmişti. Sonra hiçbir şey olmamış gibi susup işine devam etti.

Ertesi gün tam öğle vakti yola koyuldum. Güneye doğru yol almam gerekiyordu. Geride ayak izlerimden oluşan uzun bir yol bırakarak ormana vardım. Rüzgâr dallardaki karı yüzüme doğru savuruyor, görüşümü zorlaştırıyordu. O sırada bir inilti duydum. Sesin geldiği yöne ilerlediğimde yaralı, gri kurdu gördüm. Yattığı ağacın dibinde üzerini hafif bir kar tabakası kaplamıştı. Tereddüt içinde yanına yaklaştım. Karnındaki yaradan sızan kan beyaz örtüde ağlar çizerek ilerliyordu.

Yanımdaki mataradan biraz su içirdim. Az da olsa kendine gelip başını kaldırdığında gözlerindeki minneti okuyabildim. Ancak ayağa kalkamayacak durumdaydı. Yarasına bezle bastırdım, derin kesik bir kamayla açılmış gibiydi. Kim, neden ona zarar vermeye çalışmıştı?

Arkadan gelen, ezilen karın sesini duyunca irkildim. Hemen dönüp baktığımda benden çok daha iri bir adamla karşılaştım. Zift karası kaftanı ve kalpağıyla beyaz örtünün içinde gözlerimi alıyordu adeta. Sakalı yüzüne ayrı bir sertlik katıyordu. Gökyüzü sanki gözlerinde hayat bulmuştu, gözleri masmaviydi. Bakışlarındaki, kusurumu yüzüme çarpıp beni delip geçen ifade karşısında afalladım.

“Kimsin sen?”

Ağzının kımıldadığını görmesem sesin semada yankılanan gökgürültüsü olduğunu sanabilirdim. O nasıl bir haykırış? Boşlukta süzülen bir kuru yaprak kadar zayıf hissettim kendimi.

“Ben, sıradan bir gezginim. Buraya… ”

Henüz lafımı bitirmeden kılıcını savurdu adam. Son anda kenara atmasam kendimi boynum gidecekti. Hızla kınından çıkardığım kılıcımla kendimi savunmaya başladım.

“Du-durun bir saniye!”

Kalpaklının bakışı kan içindeki kurda kayınca gücü bir miktar daha arttı. Kafama doğru indirdiği kılıcı tepemde zor durdurabildim. Bir kedi çevikliğiyle geriye atladım. Ayaklarım kara battığı için yeterince iyi dövüşemiyordum. Gözümü bir saniye ayırdığım sırada gümüş işlemeli kılıç sağ omzumdan kaburgamın sol alt kısmına kadar kesik açtı. Şoktan nefesim kesildi bir an. Kalın kıyafetler içerisinde olduğumdan kesik derin değildi fakat böyle yaralanmayı beklemiyordum. Kılıcımın kabzasını iki elimle sıkıca kavradım ve arkamdaki ağaçtan destek alarak ileri atıldım. Uçarcasına ilerdim ve kılıcımı kalpaklının karaciğerine saplayıp yüzüstü yere düştüm. Rahatlama eşliğinde ayağa kalktığımda kılıcımın ucunda tek damla kan olmadığını fark ettim. Böyle bir darbeden nasıl kurtulmuştu? Soğuktan ve şoktan yüzümün kıpkırmızı kesildiğini hissediyordum.

Darbemin sonrasında biraz sendeleyen adam da şimdi toparlanmıştı. Yüzündeki acı hemen silindi. Bir cellat edasıyla üzerime doğru koştuğu sırada devasa bir gölge önüme düştü. Yaralı hayvanın aniden ikimizin ortasına atlaması ile kavga sona ermişti.

İlk kez savaşçının yüzünde öfke dışında bir ifade gördüm. Şaşkındı ve sorgularcasına kurda bakıyordu. Sanki onun gözlerinde bir şey okumuşçasına yüz hatları gevşedi, kılıcını yere indirdi.

“Lider Zorkan! Efendim, aniden nereye kayboldunuz?”

Bir düzine silahlı adam etrafımı sardı. Zorkan’ın el işareti ile hepsi geri çekildi. “Hemen kurtla ilgilenin. Eğer ölürse hesabını sorarım size? Gözünüz daima açık olsun demedim mi? Bunu yapanı bulup öldürün!”

“Emredersiniz efendim!” dedi hepsi bir ağızdan.

Adamın bakışları bana kaydı. Az da olsa bir tereddüt hissediyordu. “Kurda yardım etmişsin. Sana saldırarak hata ettim. Onun yarasıyla da ilgilenin,” dedi adamlarına dönerek.

Olanları nasıl anlamıştı bilmiyorum ama başım dönüyordu. Dövüşürken yaram daha da açılmıştı. Göğsüme bastırdığım parmaklarından kan sızıyordu. Aniden yere yığıldım.

Büyük, gösterişli bir odada, ipek örtülü yatakta gözlerimi açtım. Duvardaki çıkıntılara yerleştirilmiş şamdanlar odayı altın rengine boyuyordu. Doğrulup yere bastığımda halının yumuşaklığı karşısında şaşırdım. Ayağımı halıdan çekip taş zemine basarak ilerledim. Çift kapılı odanın girişini bal mumundan yapılmış olduğunu düşündüğüm iki kurt heykeli süslüyordu.

Tam kapıya yönelmiştim ki içeriye bir hizmetli kadın girdi. “Ah, kendinize gelmişsiniz. Lider Zorkan’a haber vereyim hemen. Sizinle görüşmek isteyecektir.” Kadın eğilerek geri çekildi ve bembeyaz koridorda gözden kayboldu.

Kısa süre sonra, yeni kıyafetlerimle liderin huzuruna çıkarıldım. Oymalı, taş taht en ince detaya kadar şekillendirilmişti. Dikkatli baktığımda hayvan ve doğa motiflerini fark ettim. Buna rağmen taht sert ve soğuk görünüyordu. Elleri arkasında volta atan lider sanki düşüncelerimi okumuşasına konuştu.

“Derdimiz rahat bir yaşam değil. Rehavete kapıldığımız an içten çürümeye başlarız, yok oluruz biz.”

O sırada tahtın iç kısmındaki göçüğü fark ettim. Bir yumruk izine benziyordu. “Bir gece ülkemize sızan düşmanlar kurtların engeliyle karşılaştı ve çok kan döküldü. Yaklaşık otuz kurt hayatını kaybettiğinde haberi alan liderimizin öfkesinin bir sonucu bu.” Kulağıma fısıldayan, savaşçılardan biriydi. Manzarayı hayal ederken sessiz kalarak lideri dinlemeye devam ettim.

“İyi olmana sevindim. Şimdi bize kendini tanıt. Nereden gelip nereye gitmektesin?”

Dolunaylı gecede gördüğüm alev topundan, onu bulmak üzere kasabadan ayrılışımdan, Kafdağı’nı aradığımdan söz ettim. Sabırla beni dinledikten sonra gürültülü bir şekilde güldü. “Kafdağı mı dedin? Bu masala inanıyor musun gerçekten? Erişmekten söz ettiğin bölge Dazzap sınırlarının dışındaki Buz Dağı’dır. Herhangi bir insanın yaşayamayacağı kadar soğuk olduğunu duymuştum. Gidenler geri dönemediğine göre söylentilerin haklılık payı var.”

“Denemeden bilemeyiz efendim. Bu şekilde geri dönersem halkımın yüzüne nasıl bakarım?”

“Peki, sen bilirsin evlat. En azından sınıra kadar kurtlarımdan biri seni götürsün. İyi bir dövüşçü olduğunun farkındayım. Eğer zırhlı gömleğim olmasaydı saldırından ağır bir yara alacaktım.” Eli karnına gitti bir an için. Neredeyse elli yaşlarında gözüken liderin bu kadar iyi dövüşüyor olması hayranlık uyandırmıştı bende. Her ne kadar dost canlısı görünse de sesindeki katı, kuralcı ton sınırımı aşmamam gerektiğini hatırlatıyordu.

“Çok lütufkârsınız, dediğiniz gibi olsun o halde,” dedim eğilerek.

Dazzap’ın lideriyle vedalaşarak vakitlice yola düştüm. Siyah beyaz renklerdeki kurt yoldaşımdı. Sık ağaçlar arasında, hiç bir yere çarpmadan öyle hızlı yol alıyordu ki tüylerine kene gibi yapışmaktan başka çarem yoktu. Yediğim yüksek enerjili yiyeceklerden olacak beklediğim kadar üşümediğimi fark ettim. Elbette sarayda hediye edilen özel kıyafetlerin de etkisi büyüktü bunda.

Yol boyunca bir roman yazacak kadar anım birikti. Alışık olmadığım hayatlar, özgürce dolaşan yabani hayvanlar, her canlının diğerinin yaşam alanına saygı göstermesi ve tam barış ortamının sağlanmış olması… Kulağa masal gibi gelse de hepsine şahit oldum.

Bir eğitim kampının önünden geçerken kurt yavaşladı ve bizi gören kamptaki çocuklardan bazıları neşeyle el sallamaya başladı. Koşarak çitleri aştılar, yanımıza geldiler. Bazıları elindeki tahta kılıcı kara sapladı. Ne anlama geliyor bilmiyorum fakat çocukların gururlu ifadelerine bakacak olursam önemli bir eylemdi. Elma yanaklı, iri gözlü bir çocuk öne çıktı ve gür sesiyle bağırdı.

“Hey, Alaca Kurt! Güneş kadar sıcak selamımızı Lider Zorkan’a ilet.”

Yoldaşım söylenenleri anlamışçasına başını eğdi ve aniden hızlandı. Son anda tüylerine tutunmayı başardım. Dazzap’ın sınırına geldiğimizde yollarımız ayrıldı. Tek kaldığım için mi yoksa karşıdaki heybetli dağın ürkütücü atmosferinden mi bilmiyorum bir sıkıntı sardı beni. Dağa yaklaştıkça sezdiğim tehlike ve kötü enerji giderek artıyordu. Kafdağı’nın eteklerine vardığımda zirveyi saran kara bulutları, çakan şimşekleri görebiliyordum. Ancak görünenden daha gizli güçler barındırdığını hissettim.

Bir gece mağaraya sığınmak zorunda kaldım. Vahşi hayvanların sesleri hiç kesilmiyordu. Her an tetikte olmak zorundaydım. Yiyeceğim tükenmek üzereydi, güçten düşüyordum artık. Şiddetli yağmur karı eritiyor, arada büyük kitleler aşağı kayıyordu. Yağmur kesilince tekrar kar kalınlığı artıyor, soğuk hakimiyetini ilan ediyordu.

Gün ışığıyla uyandım. Sanki dövülmüş gibiydim, tüm kaslarım ağrıyordu. Dondurucu soğuk adeta canıma okuyordu. Burada ölüp gitmem an meselesiydi. Zorlukla da olsa dışarı adım attım. Belime bağladığım halatla dikey kayalığa tırmandım. Kayalık kan lekeleriyle doluydu. Çevredeki ağaçlar da paramparça olmuştu. Kim bilir ne zaman bir savaş yaşanmıştı burada?

Arada bir ayağım kayıyor, düşmenin eşiğine geliyordum. O kadar yorulmuştum ki birkaç dakika öyle asılı halde kaldım. Ayaklarımı hissedemiyordum. Son bir gayretle kendimi düzlüğe attım. Karda sırt üstü yatarken yarasa benzeri bir yaratık yüzüme atladı. Sanki onlarca arı tarafından sokulmuşum gibi yüzüm yanmaya başladı. Tuhaf canlıyı yüzümden çektiğimde saldırıya geçti. Elime ısırmaya çalışıyordu. Onla boğuşurken aşağı yuvarlanacaktım neredeyse. Sonunda bıçağımı sapladığım gibi yaratığı yere yapıştırdım. Feci boyuttaki tiz çığlıkları bir süre sonra durdu. O sırada bir uğultu işitip etrafa bakındım. Aynı yaratığın yüzlercesi üstüme doğru geliyordu. Saydam kanatları gövdelerinden birkaç kat daha büyüktü. Beyaz olmaları da onları net olarak seçmemi engelliyordu. Arkamı dönüp hızla aşağı atladım, kaçmam imkansızdı ne de olsa. Yaklaşık on metre düştükten sonra bir çam ağacına takılıp yavaşladım ve hafifçe kara gömüldüm. Güç bela toparlanarak kayalığın dibindeki geçide girdim. Daracıktı ama ilerledikçe geçit genişledi. Yukarıdaki çatlaklardan hem gün ışığı sızıyor hem de kar suları damlıyordu.

Biraz ilerlediğimde zeminde biriken suyla karşılaştım. İleriden su sesi geliyordu ve aydınlık her yeri sarmıştı. Tepede büyük bir delik, yerde de çukur vardı. Aradığımı bulmuştum. Çukurda ışıldayan küre adeta bana göz kırpıyordu. Yaydığı ısıdan eriyen karlar küçük bir gölet oluşturmuştu. Yavaşça suya girip çukura doğru ilerledim.

Ansızın bir ürperti gelince arkama baktım. Etrafımı pek de dost canlısı olmayan insanlar sarıyordu. Ayı postundan kıyafetleri, tüylü ayakkabıları ve silahları vardı. İçlerinden biri öfke içinde lafa girdi. “Evimize ayak basarak büyük bir hata yaptın!” Adam konuşurken kalabalık gittikçe artıyordu. Daha kaç kişi buraya sığacak merak ediyordum. Boğazım düğümlenmişti, cevap bile veremiyordum. “Diğer ziyaretçiler gibi sen de canından olacaksın. Bu kutlu dağ bizimdir sadece,” diye sözlerini sürdürdü yabancı.

Kılıcımı çektim, beklemeye başladım. Aynı anda hepsi üstüme atıldı. Birkaçını ağır yaralamayı başardıysam da güçsüz kollarım düşmeye, ayaklarım yavaşlamaya başladı. Karnıma giren kılıçla inledim, tökezledim. Ardından dikenli bir topuz sırtımı dağladığında yere yıkıldım. Islık çalarak gelen bir ok da omzuma girdi. İri yarı adamlardan biri olanca ağırlığıyla başıma bastı. Beynim çatlayacak gibiydi, buza iyice gömülen yüzüm hissizleşmişti. Birkaç kılıç darbesi daha aldığımda kımıldayamaz hale geldim. Kan kusuyordum artık. Yaptıklarından keyif alıyor gibi yavaş yavaş saldırıyorlardı. Sanki bir tören edasıyla ölümümü hazırlıyorlardı. Acı tüm bedenimde dolaşıyordu. Daha fazla dayanamayacaktım. Esmer tenli bir adam tam önümde dikildi ve gülerek dikenli topuzunu başıma indirdi.

* * *

Gözlerimi açıp doğruldum. Etraf kan gölüne dönmüş, herkes ölmüştü. Bu katliamın nasıl gerçekleştiğine dair bir fikrim yoktu ama görebileceğim en kötü manzaranın içine düşmüştüm. Parçalanmış uzuvlar birbirine girmişti, keskin kan kokusu midemi bulandırıyordu. İnsanların bir kısmı ezilmiş halde duvara yapışmıştı. Mağaranın büyük bir kısmı göçmüştü. Sarsakça bir atmıştım ki zemindeki cam gibi pürüzsüz buz parçasına takıldı gözüm. Buzdaki yansınam karşısında yerimden sıçradım. Yüzüm, damarı andıran kalın, kırmızı çizgilerle kaplıydı. Dokunduğumda kabarık damarları hissedebildim. Neler olduğunu idrak edemiyordum. En son hatırladığım ölmek üzere olduğumdu. Şimdi gayet sağlam ve güçlü hissediyordum. Büyüklerimin anlattığı bir efsanenin sözü çalındı kulaklarıma.

Zamanında insanlığı kurtarmak için yola düşenlere büyük güçler bahşedildi. Karanlık hapsedilince de kullanılmayan bu güçler köreldi. Çok nadiren günümüze ulaşan özel güçlü kişiler olsa da içlerinden bir grup daha o zamanlar kendini yok etti. Ölüm Neferleri denen bu kişiler bastıramadıkları güçleri yüzünden herkesi katletmeye başlamıştı. Sonunda dayanamayarak kendilerini feda ettiler.

Ruhları lime lime ederek, bedende büyük yıkıma sebep olurlardı. Onları tanımak için yüzlerine bakmak yeterliydi. Kırmızı damarlar ruhlarının güçle sarıldığının göstergesiydi.

Tüm bu katliamı ben mi yapmıştım? Cehennem çukurundaydım sanki. Adım atmaya korkuyordum. Her bir kanlı detay zihnime kazındı.

“Hayır! Hayır! Hayır!”

Feryadım sanki yüreğimden taşıp dağları aşıyordu. Öfkeyle duvarı yumruklamaya başladım. Neden bir Ölüm Neferi olmak zorundaydım? Yüzyıllar önce son bulan bir şey nasıl bende ortaya çıkardı? Haksızlıktı bu. Ben de atalarım gibi güç karşısında yenilmiştim.

Bakışlarım kırmızı gölete kaydı. Amacıma yöneldim ve küreyi battığı yerden çıkardım. İç kısımdaki kristal yapıda görüntüler belirmeye başladı. Kendimi gördüm orada.

Gözlerimde büyük bir kin ile yerden kalkışımı, haykırışımı, kılıcımı her savurduğumda insanların girdaba kapılmış gibi havada savruluşunu, avucuma bastırdığım kılıçla birlikte hepsinin bedenlerinin parçalanmaya başladığını, acı çığlıkların dağı titrettiğini, duvarları çatlattığını…

Kısa sürede ortalığın cehenneme dönüşüne şahit oldum. Beyaz alev saçan küre ne işime yarayacaktı bilmiyorum ama iç güdülerimle hareket etmeye başladım. Küreyi elimde tuttuğum sürece kararlılığım da artıyordu. Bu işkenceden kurtulacaktım. İçimi kemiren azap yakamı bırakmıyordu. Zihnim bana oyun oynuyor, sevdiklerimi de katlettiğimi görüyordum. Kendimle, gerçeklerle savaşarak zor da olsa dağın zirvesine ulaştım. Bir uğultu sardı kulaklarımı. Dünyanın hâkimi olabilir, herkesi dize getirebilirdim. İnsanlar gözümde ufak karıncalardan farksızdı, bir kısmının ezilmesi gerekiyordu. Silkelenerek bir anda kendimi topladım. Dikkatimin dağılmasına izin veremezdim. Küreyi parmaklarımın ucunda tutarak yavaşça yukarı kaldırdım.

“Çağrıma kulak versin kızıl ateş! Özün bu kürede doğsun yeniden. Yansın kaderim, ruhum sonsuzlukta dövülsün.”

Küre kan kırmızısı alevle ışıldadı yeniden. Şiddeti yüzünden kontrol etmekte zorlanıyordum. Küreyi ayaklarımın dibine attım. Alev topu bir çukur açarak ilerledi ve arkasından dipsiz kuyuya atladım. Bedenim hızla aşığı çekilirken küreyle birlikte yandım. Düştükçe ruhumun harareti arttı. Atamadığım çığlıklar içime hapsoldu, kavruldum. Ateşle bütünleştim. Bedenim lav denizi oldu, patladı koca dağ.

* * *

Ben kayboldum, izim bulunamaz artık. Büyüdü kalbim, dünyayı sardım. Duyuyorum her şeyi. Evet, kasabada kuraklık sona ermiş. Ama ben Kafdağı’nın izine düştüm diye değil, kasabadan ayrıldığım için. ‘Uğursuzdu, gitti de kurtulduk,’ diyorlar şimdi. Herkes bilirmiş, meğer kasabaya attığım adımla gökte uğursuzluk yıldızı belirmiş. Özümdeki karanlık yöreye kök salmış. Ben ayrılır ayrılmaz düğün bayram yapmışlar. Ben kaderime sürgün oldum, onlar biraz nimete tav oldu. Dağıldım ben, parçalandıkça ruhum huzur buldu ancak bana bunu reva görenler nasıl kurtulacak bilmiyorum.

Duygu Özkan

1989 yılında İstanbul' da doğdum. Endüstri mühendisliği mezunuyum. Küçük yaştan itibaren kitaplara ilgi duydum. Okumak ve yazmak benim için bir ihtiyaçtır. Yazmayı, insanların kalbinde bir iz bırakma fırsatı olarak görmüşümdür. Hayata farklı açıdan bakmamı sağlayan animeler de ilgi alanıma girer.

Uğursuzluk Bedeli” için 15 Yorum Var

  1. Değerli yorumun için teşekkür ederim Mervecim. :smiley:
    Lider Zorkan’ ı tekrar yazmak güzeldi benim için. Yazdığım romandaki karakteri ve ülkeyi kısa öykü olarak ele almak istedim. Not olarak düşmüştüm ama gözden kaçmış sanırım, konulmamış.
    Dövüş sahneleri yazmak biraz zorluyor beni. Aklımda çok şey canlansa da kâğıda dökmek kolay değil. :slight_smile: Daha uzun olabilirdi belki ama tadında bırakmak istedim. Tekrar teşekkürler. :slight_smile:

  2. “Ağzının kımıldadığını görmesem sesin semada yankılanan gökgürültüsü olduğunu sanabilirdim.” ne güzel bir cümle bu!

    Genel olarak öyküyü çok beğendim. Okurken her sahne kafamda saniye saniye canlandı. Lakin bu bir öyküden ziyade bir kitap olabilirmiş gibi geldi bana. Yani sanki uzasa uzasa sayfalarca yazılsa ne ayrıntılar çıkar böyle bir dünyadan. Çok farklı insanlar, öldürülmeyen kurtlar, Kaf Dağı, farklı değer yargıları. Bunu bir kitap yapmayı düşünür müsün? Bence düşünmelisin. Şahsen ben keyifle okurdum. :grin: Hele de bambaşka kahramanlar eklense. Bir Ursula K Le Guin dünyası gibi bile olabilir.

  3. Merhabalar Duygu!

    Gerçekten okumaktan çok keyif aldığım ve ardına gizlediğin bambaşka hikayeleri merak etmeme sebep olan bir öyküyle gelmişsin bu sefer. Mekan ve karakterlere dair tasvirlerini ne kadar beğendiğimden daha önce bahsetmiş miydim? Kurgu içine alan bir yapıya sahipti; sanıyorum ki kalemin bildik rotalarda akıcılığını katlamış.

    Elem taşıyan bir seyyahın peşinde karlara bata çıka ilerlemek, yarattığın dünyaya ait ustalıkla belirlenmiş değerlere saygı duymak bir yana Kafdağı’nda yaşananlar beklenmedik bir unsurdu. Erişilmez olana varma halini okuduğuma inanmıştım muhtemelen işin iç yüzü gerçekten sürpriz oldu benim için.

    Uğursuz neferin maceraları başka öykülerde ya da daha geniş kapsamlı bir metinde karşımıza çıkar mı dersin? Okumaktan zevk alacağıma emin gibiyim. Güç nedir? Çıkarlar uğruna neler yapılabilir? Sürgün edilen birey midir yoksa lanetin kendisi mi? Daha birçok soruyla gelebilirim buraya sanırım. Meraktayız senin anlayacağın.

    Tekrar görüşmek dileğiyle, kalemin ilhamla ışıldamaya devam etsin!

  4. Merhaba Duygu,

    Sanırım hayatın hiçbir alanında gülmeden duramıyorum, bu yüzden yanlış anlamanı istemem. İlk olarak yazım tarzını çok beğendim, özellikle de betimlemelerini. Bir çoğunu kafama yazdım ki belki işime yarar diye. Bir kitap okur gibi okudum yazdıklarını. Hikayenin bütünlüğü, başlangıcı ve sonu da çok güzeldi. Karakterlerin ve hikayenin hiç alakası olmasa bile bana Harry Potter’ı hatırlattı. O da aslında kurbanlık bir koyundu. Hikayenin ana karakteri de öyle. Bir yandan üzülüp garip hislere kapılmadım değil ana karakter için. Özellikle alttaki iki kısmı çok beğendim.

    Burası çok komik geldi, hani oyunlarda olur ya, her görevi bize verirler. Sen büyüksün, sen yaparsın, hadi git diye. :smiley:

    Ahahaha burayı okurken içimden ewwwwwww dedim, içim bir garip oldu (gerçi bir çok yeri öyleydi ama yeni ameliyat olmuş, dikişli bir yaraya parmak basıyormuş gibi hissettim). :smiley:

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @maviadige

    Bereket-Kıtlık, kahramanlık-sıradanlık, görev-inanç ve başka bir çok zıtlığı bir potada anlattığını görebiliyorum. @merveriii ye katılıyorum sanki bir ktabın özeti gibi duruyor bu hikayae. Sanki bir ilk taslak gibi. Eğer öyleyse üzerinde çalışmaya değer bir altyapı var önümde. Kahramanın en sondaki açıklaması da psikolojik bir altyapı vermek için oldukça güçlü bir ifade olmuş. Aslında kahramanı üstlendiği görevden azad olması ve bunun onu özgürleştirmesi, ona anlatılan “ancak seçilmişin başarabileceği” görevi sonuç olarak “sıradan ama azimli” birinin başarması, “Ölmek üzere iken” içindeki gücü bulması yani aslında kahraman olmayan karakterin, şartların gelişimi ile kahraman oluşu, bence güzel bir “uyanış” öyküsüydü.

    Eline ve düş gücüne sağlık.
    Sevgiler
    Dipszi