Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yarı Ölü

Perdeler çekilmişti ama yine de içerisi yarı aydınlıktı. Anlaşılan perdeler ışığın girmesini tam engelleyememişti. Odada aylarca yıkanmamış gibi duran koltuklar, halı, etrafa dağılmış kıyafetler, kırılmış cam bardaklar, söndürülmüş izmaritler, bozulmuş yemekler ve sayısı belirsiz astım ilaçları…

Can, yazmaya karar verdiği günden beri elinden kalemi bırakmıyordu. Çünkü ona iyi gelen tek şey buydu. Acıkma hissiyle yanındaki ufak masanın üzerinde duran bir ekmek parçasını alıp ağzına attı. Onun için yemek yemek açlığını bastırmak için bir araçtı. Yaşamaya dair hiç bir şey yapmıyordu sadece nefes alıyordu ve bilinci yerindeydi o kadar. Ölmek istiyordu hem de her gün ama bunu bile beceremiyordu. Bedeninin her yerine attığı çiziklerle yetiniyordu. Kanını akıtıyordu ama sonra kanı kendiliğinden duruyordu. Kabuk bağlıyordu attığı çizikler. İzi kalıyordu ama o hariç herkes görüyordu. Eline tekrar kalemi aldı ve yazmaya devam etti.

“Gözlerimi kapatsam elimi tutabilir misin ? Beni anlayabilir misin, duyabilir misin Nisan? Beni bırakıp gittiğinden bu yana bir yıl geçti. İnsanlar vücuduma attığım çiziklere bakıp beni Jiletçi bir psikopat sanıyor. Oysa ben senin yokluğunda ölmek istediğim her gün için bedenime bir çizik attım. Böylece bir gün geri dönersen bende bıraktığın izleri gör istedim.”

Kalemi sessizce yere bıraktı Can. Sonra da yazdığı kağıdı buruşturup diğerlerinin yanına yere fırlattı. Evin içi duman dolmuştu sigaradan. Kapının çalındığını duydu. Sonra da ayağa kalkıp perdeyi çekti, pencereden dik dik bakan komşusu sakine hanımı gördü. Ama o aldırış etmeden olduğu yere çöküp tepkisizce yerde kümelenmiş paketli yiyecekleri izledi. Nisanı artık göremiyordu, bozulmuş bütün yiyecekler kapatmıştı bedenini. Evde buram buram ölüm kokuyordu, çürümüş yiyecekler ve Nisan’ın en sevdiği parfüm… Can, körelmiş bir burunla hiç bir şeyin kokusunu alamıyordu artık. Kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Can, sessizliğini bozdu ve ayağa kalkıp kapıyı açtı.

Sakine hanım bir yandan Can’a bakıyordu, diğer yandan ise geriden gelen komşularına sesleniyordu. Can, meraklı komşusuna sinirlenerek karşılık verdi. “Hayırdır abla niye aylardır burayı gözetliyorsun? Sen söylesene bana ne öğrenmek istiyorsun? Ya da dur en iyisi ben sana anlatayım. İçeride Nisan’ımın ölü bedeni yatıyor hem de yaklaşık bir yıldır. Belki çürüdü bilmiyorum. Onun için her gün sipariş ettiğim yemekler de çürümüş çünkü o hiç birini yemiyor. En sevdiği parfümü sıkıyorum sürekli, ama ben artık o parfümün kokusunu alamıyorum. Onu göremiyorum hatta duyamıyorum.”

Sakine Hanım, duydukları karşında gözleri fal taşı gibi açıldı. Kekeleyerek konuşmaya çalıştı. “Ne diyorsun sen. Oğlum ne yaptın?”

Can, sinir bozucu bir kahkahayla karşılık verdi. “Söylesene abla bu şaşkınlık niye, aynısını sen de yapmadın mı? Yaşlı amcanı öldürüp onun evine konmadın mı? Abdullah Abi’yi de çağır oda kızını öldürmedi mi güya kirlenmiş. Ya Nesibe yenge kocasını öldürüp arka tarafa gömdü, sen de yardım ettin ona. Bide Fuat dayı var o da oğlunu zehirledi, neden peki babasına el kaldırdığı için mi öldürdü onu? Başkaları da var. Hepsini tek tek saymaya devam edeyim mi? Evden çıkmıyorum diye beni kör mü sandınız. Ben her şeyi görürüm, duyarım, bilirim.”

Sakine hanım ve diğer komşular şaşkın şaşkın durumu kavramaya çalıştı. Onlar hakkında söylenen her şey kelimesi kelimesine doğruydu. Can’ın bütün bunları bilmesi imkansızdı. Ama nereden öğrenmiş olursa olsun sonuçta her şeyi biliyordu ve onlar için bence önemli olan buydu.

Sakine hanım, tavrını değiştirip tekrar konuştu. “Oğlum biz kötü bir şey demedik ki sen yanlış anladın. Biz sadece yardım edelim de şu kokuyu temizleyelim dedik.”

Can, bütün acıların yükü üzerine binmiş gibi ayakta daha fazla duramadı ve yere çökerek ağlamaya başladı. “neden ya neden hiç biriniz masum değilsiniz. Neden hepiniz bu kadar iğrenç ve kötüsünüz. Biriniz de bana neden yaptın desin. Biriniz de beni cezalandırsın.”

Sakine hanım, Can’ın yanına yere çökerek onun göz yaşlarını siler. Ardından ona daha önce kestiği bileklerinin izini gösterir. “ Her gün gece uyurken amcamı görüyorum. Bazen de krize giriyorum, nefes alamıyorum bu öyle bir his ki ben onu bir kez öldürdüm ama o beni her gün yeniden öldürüyormuş gibi. Anlıyor musun ben bu yüzden defalarca ölmek istedim ama bir türlü beceremedim yalnızca izi kaldı. Suçladığın diğer herkes de aklına gelebilecek her türlü yolu denedi fakat hâlâ yaşıyoruz. Biz evet suçluyuz ve cezamız da ne yaparsak yapalım bir türlü ölememek. Yaşayacağız ve günahlarımızın bedelini iliklerimize kadar hissedeceğiz. Aslında yaşamıyoruz bile ama ölü de değiliz. Hani uyurken yarı ölü gibi olursun ya onu gibi bir şey.”

Can, şaşkındı çünkü böyle bir hikaye beklemiyordu. Yalnızca kendisinin vicdan azabı çektiğini sanıyordu. Hatta ölmeyi bile yalnızca kendisinin istediğini sanıyordu. Ama artık yalnız değildi onun hissettiklerini hisseden onu anlayan insanlar vardı. Can, kollarını açtı ve sarılmak için izin istedi. Sakine Hanım, ağlayarak Can’a sarıldı. İkisi bir süre öylece kaldılar. Ve daha şiddetli ağlıyorlardı. Geçmişin izleri bir anda silinmişti ve abla kardeş olmuşlardı.

Can, kendine gelerek konuşmaya çalıştı. “Canım çok yanıyor, artık yaşamak istemiyorum. Yok mu bunun başka bir yolu abla?”

Sakine Hanım, bir an tereddüt etti fakat sonra söylemeye karar verdi.” Aslında bir yolu daha var. Biz bunu denedik ama olmadı, hepimiz korkularımıza yenildik. Yaşarken ölmek hepimize ağır geldi. Demek istediğim şey suçunu kabul edip itiraf etmen gerekiyor. Biz bunu yapamadık işte. Ölmeyi istedik çünkü bu bizim için ancak kurtuluş olurdu ve belki bu yüzden ölemiyoruz. Ama suçumuzu itiraf edip cezamızı bu dünyada çekmek ağır geliyor hiç birimiz bunu yapamadık.”

Can, hiç düşünmeden kabul ettiğini söyledi.

Sakine hanım, Can’ın cesareti karşısında şaşırmıştı. Çünkü o bile bu yolu deneyerek her şeyden bu kadar çok kurtulmayı istememişti. “Tamam o halde sen eve git ve bekle.”

Can, ayağa kalktı zorlansa da yürümeye çalıştı. Daha sonra eve girip ardından da kapıyı kapattı. Nisanla bir süreliğine yalnız kalmak istiyordu. Önce Nisan’ın üzerindeki her şeyi bir bir temizledi. Nisan’ın, rengi solmuştu ve çürümeye başlamıştı. Ama saçı ilk günkü kadar hâlâ canlıydı, uzun ve koyu siyahtı. Sevgilisine son kez sarıldı can. Derken aradan saatler geçmişti. Kapının çalındığını duymasıyla kendine geldi. Polislerin geldiğini biliyordu. Artık hazırdı, suçluydu ve cezalandırılmayı hak ediyordu. Ayağa kalktı ve kapıyı açtı. Ellerinde ona karşı silah doğrultan polisleri gördü. Hakaretler yağdıran Nisan’ın ailesi de oradaydı. Fotoğraf çekmeye çalışan haber kanalları ve tabi diğer katil komşuları da. Can, soğukkanlılıkla son kez konuştu. “Buradaki bütün komşularım katil. Götürmeniz gereken kişi yalnızca ben değilim.” Can sakine ablasını gördü ona kızgın değildi hatta minnetle bakıyordu. Onun hissettiği şeyin aynısını oda hissediyordu.

Bileklerine takılan kelepçelerden sonra Can’ın kendi vücuduna attığı bütün çiziler yeni çizilmiş gibi kanıyordu, vücudundan akan kan durmuyordu, bitmiyordu. İçinde bir ağrı vardı derinliklerden gelen bir ağrı. Bu acıyı daha önce hiç bu kadar hissetmemişti.

BİR YIL ÖNCE

Nisan, evdeki bütün eşyalarını toplayıp valize yerleştiriyordu. Can da sessizce onu izliyordu. Nisan ve can bu eve geçen yıl taşınmıştı. Nisan, ailesinden habersiz yapmıştı bunu. Çünkü onlara söylese izin vermeyeceklerini biliyordu. Ama reşit olduğu için istediği her şeye tek başına karar verebileceğini de biliyordu. Can, çok ısrar etse de nisan onunla henüz evlenmemişti çünkü evlenirken ailesini de yanında görmek istiyordu. Nisan, eşyalarının hepsini valize yerleştirdikten sonra hemen gidemedi Can’ın bir şey söylemesini bekledi.

Nisan, “ Can kal dersen kalırım ama git dersen de giderim.”

Can, “her gitmek istediğinde sana hep kal dedim. Yine de gitmekte ısrar ettin. Sen hep de kaldın ama bir gün bile yüzüme bakıp gülmedin. Nisan sen benimle yapamıyorsun ama bensiz de yapamıyorsun. Senin bana olan aşkından bir gün bile şüphe etmedim. Ama son zamanlarda tek yaptığın şey kavga etmek. Senin için konuşsam da suçluyum sussam da.”

Nisan, elindekilerini yere bırakıp Can’ın yanına yaklaştı. Bir süre öylece gözlerinin içinde kayboldu sessizce. Can’ın haklı olduğunu düşündü. Kavgalarıyla içindeki aşkı bitiriyordu. Onu çok seviyordu ama sudan bahanelerle sürekli tartışma çıkarıyordu. Ne yazık ki buna alışmıştı da. Kavga edince öyle bir rahatlıyordu ki sanki ilaç içmiş de rahatlamış gibi. Kavgadan beslenen bir parazit onun içindeki bütün aşkı öldürmüş geriye sadece öfke bırakmıştı ve onu da tüketiyordu. Yorgundu, yıpranmıştı. Belki de sona gelmişti artık. Gitmek istiyorsa gitmeliydi. Sessizce daha fazla kırmadan, kırılmadan. İçinde ufak tefek aşk kırıntıları kalmışsa eğer onları da yok etmeden gitmeliydi. Nisan, son kez Can’a baktı. Sonra da eşyalarını koyduğu valizi alıp tam gidecekti ki can elinden tuttu ve sıkıca sarıldı. Bırakmıyordu onu, gitmesine izin vermiyordu. Can, öyle bir sarılıyordu ki Nisan’ın nefes alamadığını bile göremedi. Bir anda Nisan’ın astım hastası olduğunu unutmuştu. Nisan, astım ilacını istiyordu ama nafile. Duymuyordu onu Can, adeta dona kalmıştı sadece sıkıca sarılıyordu. Nisan, nefessiz kalan bir kuş gibi Can’ın kollarında bağırıyordu, çırpınıyordu.

Bir süre sonra da Nisan’ın gözleri bir anda kapanmıştı. Artık daha hafif ve daha özgürdü. Durmuştu kalbi tam da ait olmak istediği kişinin kollarında. Daha önce kimse Nisan’ı bu kadar çok sevmemişti. Çocukluğu hep acılarla geçmişti ve mutluluğun ne olduğunu bilmiyordu, hiç yaşamadı. Belki de bu yüzden Can’ın onu bu kadar çok sevmesi ağır gelmişti ve artık taşıyamamıştı Nisan. Kendini Can’a karşı hep yetersiz hissetmesine neden olmuştu. Bu yüzdendi bu kavgaları, bu yüzdendi kaçıp gitmek istemeleri. Hem Can’ın ondan vazgeçmesini istiyordu hem de vazgeçmeyecek kadar çok sevmesini. Can, Nisan’ın gideceğim deyip gitmemesine öyle alışmıştı ki gerçekten gitme ihtimali ona ağır gelmişti. Canından bile daha çok sevdiği Nisan’ı kendi kollarında öldürmüştü. Evin her yerindeki astım ilaçlarını hatta kendi cebindekilerini bile görmemişti, adeta unutmuştu. Kendi aşkıyla sarhoş olmuştu ve zehirlemişti biricik sevgilisini.

Mehmet Ali Arslan

Radyo, sinema ve Televizyon öğrencisiyim. Hayatım boyunca hep yazdım. Öykü, şiir, deneme, roman, senaryo... Yazmak benim için nefes almak gibi bir şey.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Aremas Aremas says:

    Perdeler çekilmişti ama yine de içerisi yarı aydınlıktı. Anlaşılan perdeler ışığın girmesini tam engelleyememişti.

    Kullandığımız tasvirler, yeterince açıklayıcı ise benzer bir cümleyi tekrarlamaktan kaçınmalıyız. Bir önceki cümlede perdelerin çekildiği fakat buna rağmen odanın kararmasına yetmediğini zaten anlamıştık. Eğer yazar, bu gibi cümle tekrarlarına düşer ise okuyucuda, yazarla ilgili ‘anlatacağı şeyden emin olmama’ hissi uyanabilir.

    Acıkma hissiyle yanındaki ufak masanın üzerinde duran bir ekmek parçasını alıp ağzına attı.

    Bana göre sadeleştirmek her daim iyidir.

    Kanını akıtıyordu ama sonra kanı kendiliğinden duruyordu.

    Kanaması

    Öyküde geri kalan benzerlerini kendiniz değerlendirebilirsiniz. Öykünüzde kim neyi neden yapıyor? Buraya nasıl geldik? gibi temel sorulara cevap bulmakta zorlandım açıkçası. Bunu kısa metinlerde izah etmek zor olabilir, buna katılıyorum ama eğer kısa vurgularla bunu anlatamıyorsak, daha sade bir anlatı seçme yoluna giderek, en azından okuyucuyu tamamen eksen dışı bırakmamış oluruz.

    Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.