Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yok Oluş Destanı

Sonunda O’ndan kurtuluyorum. Evet evet tamamen kurtulmak üzereyim. Artık beni rahatsız edemeyecek. Ben kendimi bildim bileli hayatımdaydı ve artık ayrılık zamanı çok yakın. Belki de bu eski ve yaşayan hikâyeye en başından başlamak çok daha iyi olacaktır . O’na dair anımsadığım en eski şey çocukluk zamanlarımdaydı. Uludağ’ın yamaçlarındaki o çift katlı, güneşin batışından yaklaşık yirmi dakika sonra gökyüzünün aldığı gibi bir mavilikteki o evde başlamıştı her şey.

Okula başlayacağım yıl annem her sabah insanın içini ısıtan güzel sesi ile odama gelir ve kalkmam için “Artık güneş doğdu. Güneş’imin de uyanma vakti geldi.” diyerek beni uyandırmaya çalışırdı ancak sesi bana her seferinde ninni gibi geldiğinden “beş dakika daha.” diye söylenmekten kendimi alıkoyamazdım. Hızlı bir kahvaltı sonrası boynuma astığım beslenme çantası ile okul yolunu tutardım. Gittiğim okul eve çok uzak değildi. Sadece yirmi dakikalık bir yürüme sonunda okuluma varır ve sırama otururdum.

Okuldaki ilk yılımda olması gerekenden daha heyecanlıydım sanırım. Okulda öğrendiklerimi eve geldiğimde birbir tekrar ediyordum ve annemle babama büyük bir hevesle yeni öğrendiğim kelimeleri ve cümleleri anlatıyordum. Bu hevesim okumayı herkesten önce öğrenmeme vesile olsa da öğretmenimin sınıfta bulunan ve okuma yazma öğrenmekte zorlanan diğer çocukları beni örnek göstererek aşağılarcasına kızdığı için üzerimdeki bakışlar giderek artıyor ve bu bakışların karakterleri de kötü yönde değişiyordu. Öyle ki, bir noktadan sonra çok iyi anlaştığım, evlerimiz birbirine yakın olduğu için okula birlikte gittiğimiz ve aynı zamanda da sıra arkadaşım olan Ayla bu olaylar sebebiyle artık yanımda oturmak istemiyordu. Teneffüs zili çaldığı gibi yanımdan uzaklaşıyordu ve başka öğrenciler ile sınıfın bir köşesine geçerek öfke dolu gözlerle gün boyu süren bakışları üzerime doğrultuyorlardı.

Bu durum beni üzse de çocukluk aklı ile neler yapacağımı bilemeyip kendi içime çekilmiştim. İçimdeki çocuksu heyecan yavaşça sönmeye başlamıştı. Ailem bu durumu fark edecek oldular ki bana hem okumayı öğrendiğim için hem de heyecanımı tekrar yükseltebilecek minik bir şey vermek istediler sanırım. bu yüzden de gazetelerin zaman zaman belli bir sayıdaki kuponu biriktirme şartı ile verdikleri hediyelerden biri olan bir oyuncağı alıp bana getirdiler. Oyuncağın iri kahverengi gözleri ve esmer teniyle birlikte gülümseyen ifadesinin yanında mavi renklerin ağırlıklı olduğu, papyon ve gömlek ile süslenmiş gayet şık bir kıyafeti vardı. Bu oyuncağa kavuştuğumda o kadar mutlu olmuştum ki oyuncağa sıkı sıkı sarılmaktan bana bunu alan annemle babama sarılmayı bile unutmuştum.

Artık okuldan geldiğim vakitlerde annemle kısa bir sohbet sonrasında doğruca oyuncağımın yanına gidiyordum. Onunla oynuyor ve günümün nasıl geçtiğini her detayıyla ona anlatmaya başlıyordum. Bunu istisnasız her gün yapıyordum. Okulda arkadaşım olmadığından en yakın arkadaşım olarak görüyordum onu. Hatta bazı zamanlar hiç kıpırdamasa da bana yanıt verdiğini hissediyordum. Ve bir süre sonra hissettiğim gibi de oldu.

Artık ilk arkadaş olduğumuz andan beri birkaç yıl geçmişti. Bir kış akşamı okuldan eve tek başıma dönerken benden cüsse olarak çok daha büyük olan üç dört kişilik bir grup yolumu kesip benden paramı istediklerinde veremeyeceğimi belirtince onlar tarafınca dövülmüştüm ve bir kaç yıl daha giymem için büyük beden alınan ve bana bir miktar bol gelen paltomu da alıp kaçmışlardı. Titreyerek ve ağlamaktan sümüklerimin akmasına engel olmaya çalışarak eve dönerken yirmi dakikalık o kısa yol bana adeta günler gibi gelmişti. Gecesinde uyumak yerine üzüntüden yorgan altında sessizce ağlarken bir ses duydum. Birisi “ağlama” diye fısıldıyordu. Şaşkınlıkla başımı yorgandan çıkarıp gece karanlığında gözlerimi kısarak etrafa bakınmaya başlamıştım. Herhalde dışarıdan gelen başka bir sesti diye düşünüp oyuncağıma sarılıp başımı yastığa koymak için yan dönmüşken oyuncağımın bana bakarak “ağlama” dediğini gözlerimle gördüm. Bu olduğu gibi büyük bir korku ile O’nu yatağımdan fırlattım ve büyük bir endişe ile birlikte düştüğü yere bakmaya başladım. Nasıl olur da bir oyuncak konuşabilirdi ki? Gözlerimin karanlığa alışması ile etrafı biraz daha net görmeye başlamıştım. Beraberinde de O’nun hareket ettiğini. “sessiz ol. Diğerlerini uyandıracaksın.” diyerek usulca yatağıma tırmanmaya çalışan oyuncak tam anlamıyla gerçekti. Yatağa geri çıktığında bozulan papyonunu ve kırışan gömleğini olması gereken haline getirdikten sonra “sessiz ol ve ağlamayı bırak.” diyerek benimle konuşmaya başladı.

– Ama, ama sen nasıl konuşuyorsun? Sen oyuncaksın!

– Unuttun mu, biz arkadaşız ve arkadaşın olarak kötü günlerinde yanında olmam gerekiyor.

– Ama nasıl konuşuyorsun. Nesin sen?

– Boş ver bunları. Sen hep bir arkadaş istemiyor muydun? İşte ben de senin arkadaşınım. Tüm mutluğunu paylaştığın gibi tüm mutsuzluklarını da paylaşabileceğin bir arkadaş.

Doğrusu onu görünce içimi büyük bir korku kaplamıştı ama bu sakin tavrı ve içten gelen arkadaşlık teklifi tüm korkularımı silip süpürmüştü. Onun yerine sadece merak duygusu kalmıştı aklımda. Yine de bu merakımı görmezden gelip onunla arkadaş olmayı kabul ettim.

İşte bu andan sonra da hiçbir zaman çıkmadı hayatımdan. Her an O’nunla vakit geçiriyordum. Tüm her şeyimi onunla paylaşıyordum. Bir yaştan sonra ailem oyuncaklar ile oynama yaşım geçtiğini söyleyerek onu benden alıp başka bir komşu çocuğuna vermek istemişlerdi de evde feryat çıkardığım bile olmuştu. En yakın arkadaşımda o benim. Nasıl ondan ayrılabilirdim ki? Bu olayı akşamına O’na anlattığımda bunun sorun olmadığını, artık canlandığını ve o bedene sahip olması gerekmediğini, eğer kabul edersem benimle birlikte yaşayabileceğini söylemişti. Bunu duyduğuma o kadar sevinmiştim ki. Artık bir oyuncağa ihtiyaç duymadan en iyi arkadaşım her zaman yanımda olabilecekti.

* * *

Artık çok uzun yıllar geçmişti. Pek çok şey değişmişti. Bir devlet dairesinde memur olmuş iş hayatına çoktan başlamıştım. Bursa’nın o sakin ortamında yaşamaya alıştıktan sonra İstanbul’un koşuşturması çok yorucu gelmişti ancak yine de alışmaya çalışıyordum. Hem güzel şehirdi İstanbul. Yepyeni insanlar tanımama, farklı yerler görmeme imkan tanıyordu bu şehir. Ama bu imkanları tanıyan tek şey bu şehirdi. O, hiçbir şekilde bunlara müsaade etmiyordu. Buraya geldiğim ilk yıllarda bir kız arkadaşım olmuştu. O kadar güzeldi ki… Kumral teninde dans eden kestane rengi dalgalı saçları, keskin bakışları, gülünce gözlerini sola doğru kaçırarak tebessüm edişi, kimi günler özenerek boynuna taktığı pembe fuları ile tamamen özel bir insandı Beril. Yıllar sonrasında hayatıma bir insan renk katmıştı. Ancak nasıl olduğunu anımsayamadığım bir biçimde aramız açıldı ve bunu arkadaşıma anlattığımda ağızını her iki yana gerip tebessüm ederek, yüzünde iğrenç bir gülüş ile “sonunda vakti gelmişti.” diyerek kahkaha attı. Nasıl yaptı bilmiyorum ama bir şekilde aramızı bozduğunu itiraf etmişti. Bunu neden yaptığını sorduğumda ise “Aramıza girmesine engel oldum. O bizi ayıracaktı!” şeklinde cevap veriyordu. Zaman, beraberinde değiştirdiği diğer şeyler ile birlikte O’nu da değiştirmişti. Davranışları, tavrı çocukluğumdaki yaklaşımından çok daha farklıydı. Çocukken mutluluklarımı paylaştığımda aynı mutlulukla tepki veren kişi artık en ufacık bir gülümsememe bile tahammül edemiyordu adeta. Bir başkası ile konuştuğumda yüzünde oluşan moral bozukluğunu bir süre gizlemeye çalışmış olsa da artık buna bile çaba göstermiyor, açık bir şekilde bundan hoşnutsuz olduğunu dile getiriyordu. Doksan dokuz depreminde ailemin vefat haberini aldığımda ben göz yaşlarımı tutamamış ağlarken o evin farklı bir odasında kahkahalar ile katıla katıla gülüyordu. Değişmişti. Bu değişim fiziksel olarak bile görünüyordu. O oyuncak artık bir insan bedenine bürünmüştü. Boyu uzamaya başlamış, esmer saçları yavaşça benimkisi gibi sarılaşmaya başlamıştı. Sanki beni taklit ediyor gibiydi. Artık onun hayatımda istemiyordum. Tüm hayatımın gidişatını etkiliyordu. O’ndan, her şeyden uzaklaşmak ve biraz kafamı dinlemek için iş yerinden bir hafta için izin alıp bir dağ evinde tatil yapmak için yola çıkmıştım. Ağaçlarla kaplı bir arazi içerisinde birbirinden ayrı küçük evler bulunan bir yere gelmiştim. Kuş cıvıltıları ve orman kokusu ile kaplı bu yere vardığım gibi kendimi yatağın üzerine attım. On dakika boyunca sadece yatıp gözlerim kapalı bir biçimde ortamı dinledim. Sonrasında ise sesli bir biçimde gülmeye başladım çünkü huzur içerisindeydim. Sessizliğin verdiği huzuru uzun yıllardır hissedememiştim. Yalnızlığımı yaşayabilecek kafamı toparlayabilecektim diye düşünürken gülmelerime devam ediyordum. Birden oda dışından bir ses, gülüş seslerime karıştı. Adım sesleri ile giderek yükselen bu ses odama doğru yaklaşıyor ve o da gülüyordu. En sonunda kapıyı yavaş hareket ettirerek kapının gıcırdamasına sebep olarak karşıma çıktı. Bu bendim. Daha doğrusu O. O tamamen benim gibi görünüyordu ve iğrenç gülümsemesi ile karşıma geçmiş bana bakınıyordu. Artık ben gibi görünmesine rağmen o çirkin gülüşünden kesinlikle O’nun olduğunu anlamıştım.

“Sen de nereden çıktın? Rahat bırak beni, artık yalnız kalmak istiyorum!” dememin üzerine çirkin tebessümü ile “Güneeşş… sen zaten yalnızsın. Ben senin yalnızlığınım. Ve aynı zamanda da en yakın arkadaşınım.” Diyerek cevap verdi.

– Ne demek istiyorsun sen! Sen gerçek bile değilsin!

– Ben en gerçek duygunum. Canlı kanlı bir şekilde karşında duran başka bir duygun yok! Sadece ben varım!

– Bu doğru değil. Sen bir oyuncaktan ibaretsin!

– Hâlâ nasıl anlamıyorsun? Bana bu hayatı sen verdin hatırlamıyor musun gerçekten? Konuştuğun kişiyi basit bi oyuncak zannettin ama konuştuğun kişi bendim. Yalnızlığınla konuştun. Kendinle konuştun. Hatırlasana, seninle yaşamamı yıllar öncesinde kabul ettin Güneş.

Duyduklarım karşısında şok olmuştum. Sahiden de O bendim. Hatta ben, O olmuştum. Bir anlık şaşkınlık sonrasında belki onu bir şekilde yok etmenin imkanı olabilir diye düşündüm. Denedim. Sonrasında da bunları sizler için kaleme almaya başladım. Durmadan yazdım. Ben bu satırları yazarken bile O hâlâ çirkin gülüşü ile beni seyrediyor. Bunları anlatacak birisini bulamasam da yazabileceğim birkaç sayfa insanların okuyup öğrenmesine yetecek. Anlatmam gereken son – bir – şey – daha… Gözlerim kapanıyor. Gözle…

Kapanan gözler ile birlikte etrafa yayılan o çirkin ses:

“Hahaha.”

Burak Demir

Adım Burak. kısaca bahsetmek gerekirse; gezmek, izlemek, dinlemek, okumak . Biraz fantastik biraz da bilim kurgu. Kalemini geliştirmeye çalışan eleştiriye açık genç birisi.