Öykü

Düdük Cumhuriyeti

O sabah, gece gündüz hiç kapatmadığım televizyondan gelen gür sesle uyandım. Sersemliğimi atınca, coşku dolu gür sesin ünlü sunucuya ait olduğunu anladım. Heyecanla bir şey anlatıyordu. Yataktan fırladığım gibi salona koştum. Güney Amerika ülkelerinin kaderidir sabahları darbeyle uyanmak. Ah, bu Başkan da devrildi diye düşündüm. Adamcağız aylardır ne olduğu bilinmeyen konuşamama hastalığına tutulmuştu. Neredeyse her gün meydanlarda konuşan Başkan bu hastalığa yakalandıktan sonra tam bir şey söyleyecekken tutulup kalıyor, gak guk sesler çıkararak meydandakilere ve dolasıyla televizyondakilere bakıyordu. Üzülüyorduk tabii bu haline. O bangır bangır yeri göğü inleten adam yerine gaklayan bir adam. Yardımcıları meydan konuşmalarına çıkmasını engel olmaya çalışsa da kimseyi dinlemediğinden çıkıyor, gaklayınca daha bir sinirleniyor, yüzü kıpkırmızı oluyor, öfkeleniyor, ağzından tükürükler saçıyor ama konuşamıyordu. Bizim bildiğimiz elli farklı doktor gelmişti, hatta dedikodulara kulak verirsek falcılar, astrologlar, bitki uzmanları ve daha niceleri. Bir ara Başkanın yazıp başka birinin okumasını denediler ama olmadı, aynı etkiyi veremedi bir türlü. Bizim gibi her gün onun yüzünü görmeye, sesini duymaya alışmış vatandaşlar için de zor bir durumdu yaşadığımız. Tüm bunlar olurken Başkanımıza karşı bir hazırlık olduğu da fısıltıyla yayılıyordu ülkede.

Ünlü sunucunun yanında altın varaklı koltukta Başkan oturuyordu. Sunucu onunla bir arada olmaktan duyduğu gururu nasıl göstereceğini şaşırmış, ağzı kulaklarında coşkuyla konuşup duruyordu. Başkansa, sunucunun konuşması boyunca birçok madalyonun takılı olduğu askeri üniformasının içinde dimdik ekrana bakmaya devam etti. Merakla televizyonun karşısına geçtim. Sanki gözleri gözlerimi delip geçiyordu, öyle etkiliydi bakışları. Kalın etli dudaklarını araladı. Oh nihayet konuşacak, hastalığı geçti herhalde diye sevindim. Elinde duran kutuyu o zaman fark ettim. Kadife bir kutuydu. Onu yavaşça açtı, içinden altın bir düdük çıkarıp dudaklarına götürdü ve uzunca öttürdü. N’oluyor yahu demeye kalmadan ardından iki kısa öttürüş daha. Başıyla her zamanki selamını verdi. Donup kalmıştım. Ardından sunucu devreye girdi.

-Çok değerli vatandaşlarımız, gördüğünüz gibi başkanımızın konuşmasına engel olmaya çalışanlar, onu yok etmeye, devirmeye çalışanlar yine hüsrana uğrayacak. Değerli Başkanımız bundan böyle düdükle sizlere seslenecek. Onun için özel yapılmış bu düdükle. Değil mi Başkanım?

-Düt.

-Gördünüz, evet dedi. Teşekkür ederim Başkanım. Sevgili izleyenler, bugünden itibaren açılacak kurslara vatandaşlarımız mutlaka kayıt yaptırmalı ve Başkanımızın söylediklerini en küçük detayını atlamadan anlamalıdır. Saygıdeğer Başkanım, eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

-Düt. Düdütdütdüdüüütdüdüdüdüttt.

-Çok teşekkür ederiz Başkanım. Başkanım, sözlerinizin yazılı olduğu kâğıdı rica edebilir miyim? Teşekkür ederim efendim. Şimdi altyazı geçin lütfen. Başkanımız dedi ki bizi kimseler durduramaz.

Kapının kırılacak gibi çalınmasıyla kilitlendiğim televizyon başından kalktım. Pablo bir şeyler söylüyordu ama benim kulağımda Başkanın düdüğü ötüp duruyordu. Beni sarsınca biraz daha toparladım.

-Hey, kendine gel. Kursa yazılmaya gidiyorum, geliyor musun?

Hoppala. Dakika bir, gol bir… Daha Başkan terini bile silmemişken bu ne hız. Şaşkınlığımı gören Pablo bir kahkaha attı.

-Oğlum yirmi beş yaşına geldin, bu ülkenin temposuna ayak uyduramadın. Annenin Latin kanıyla hareket et, babanın Finli kanıyla değil.

Pablo hep böyle takılırdı bana. Biraz yavaş bulurdu beni.

-Bana bak. Düdük kursu açılmış bizim kilisede. Kayıt yaptıran ilk elli kişiye de Başkanın düdüğünün benzeri hediye edilecekmiş. Hadi, geliyor musun?

-Tamam bekle beş dakika. Üzerimi değiştireyim.

Pablo’yla kiliseye gittiğimizde kuyruğu görünce geç kaldığımızı anladık. Yine de bir saate yakın bekleyip kaydımızı yaptırdık beş gün sonraya. Pablo’nun canı sıkılmıştı. Bana uğramadan doğrudan gitseydi şimdi ilk derse girmiş bile olacaktı. Onun da zaafı benim galiba. Ne olursa olsun her olayda bana haber vermeyi misyon edinmiş kendine. İçinden yaptığı hesaplaşmayı bitirince bana dönüp,

-Ya, boş ver arkadaşım. Gel şurada birer kahve içelim. Senden ama ona göre.

Keyfinin yerine gelmesine sevinmiştim. Birer kahve sabahki şokun üzerine iyi giderdi.

-Gördün mü bizim zeki Başkanı? Müthiş adam ya! Nasıl öttürdü düdüğü. Bravo valla. Şimdi bizim de hemen bir düdük edinmemiz gerekiyor.

-Kurstan vermeyecekler mi?

-Ya, ona daha beş gün var. Beş günde benim bu işi halletmem lazım. Patron edinmiştir bile bir tane. Biliyorsun tapar Başkana.

-Senin patron bir öncekine de tapıyordu.

-O başka. O zamanlar öyleydi, bilemezdi ki adamın neler yapacağını. Neyse boş ver onu bunu da, aklıma Leo geldi. O kesin düdük satıyordur, elinde yoksa bile bulmuştur bir yerlerden. Var mısın iddiaya?

-Yok ya sen de, ne iddiası? Leo bu. Gökteki yıldızı iste, indirip getirsin sana. Ara bakalım adamı…

Pablo telefonla konuşurken ben de Başkan’ın öttürdüklerini, yani söylediklerini düşünüyordum.

-Hadi kalk gidiyoruz, Leo ayıracak bize iki tane. Dükkânın önüne polis barikat kurmuş resmen. Yağmalayacaklarmış neredeyse. Ah! Bu senin Fin kanın yok mu, hep ondan kaybediyoruz.

Leo sayesinde iki düdük edinmiştik. Eskiden yüzüne bakmadığımız düdükler karaborsaya düşmüştü bile. Düdükle konuşmak hiç de kolay olmuyordu. Başkanın bu kadar sürede gizlice eğitim aldığı dedikoduları fısıltı gazetesinde kim bilir kaçıncı baskıyı yapmıştı. Ben sabırla kilise kursunu bekledim. Kurs son derece hızlı ilerliyordu. Kısa bir düt ‘evet’, bir kısa bir uzun düt ‘evet size katılıyorum’. Genellikle onaylayan kalıpları öğreniyorduk. Artık yedisinden yetmişine hemen hemen herkes elinde düdükle dolaşıyor, birbirlerine öttürüp duruyordu. Polisler düdüklerine ışık ve inceltici taktırmışlardı, böylece diğerleriyle karışması önlenmişti. Bu arada büyükelçilikler yurtdışında da düdükle iletişim kurmaya çalışıyorlar, ancak diğer ülkelere bir türlü kabul ettiremiyorlardı. Bir süre sonra tüm devlet dairelerinde düdük zorunlu hale geldi. Gönüllü dütlemeyi seçmeyen muhalifler bile işlerini yaptırabilmek için mecburen kurslara gitmeye başladı. Artık birinci sınıftan itibaren düdük zorunlu ders olmuş, öğrenciler şakır şakır dütlemeye başlamıştı. Başkan meydanlarda muhteşem dütlüyor, altın düdüğüyle bize gelecek güzel günleri anlatıyordu.

Bir gün yine böyle dütlerken Başkanın boğazına tükürük kaçıverdi. Acilen hastaneye kaldırıldı. Gözümüz kulağımız haberlerdeydi. Birkaç saat sonra Başkan yardımcısı, Başkanın ameliyata alındığını, durumunun kaygı verici olmadığını ilan etti. Başkanımız hastaneden çıkacak bize güzel güzel dütleyecek diye bekledik. Ses seda yok! Kiliselerde dütleyerek yapılan duaların ardı arkası kesilmiyordu. On iki gün sonunda Başkanın iyileştiği müjdesi dütlendi. Sevinçle öttürülen düdük sesleri birbirine karışıyor, tüm ülke bayram ediyordu. Tümü olmasa bile yarısı diyelim. Yarım tam sayılır bizim ülkemizde. Yirmi gün sonunda Başkan dimdik çıktı hastaneden.

Ertesi gün her yere ‘meydanları dolduralım, Başkan yarın halka hitap edecek’ afişleri asıldı. Heyecandan yerimizde duramıyorduk. Pablo meydana gitmemizi istedi, bense evden televizyondan izlemenin daha iyi olacağını söyledim. Biraz tartıştıktan sonra televizyona karar verdik. Sabah tüm(!) ülkedekiler gibi biz de heyecanlı bir bekleyiş içindeydik. Sonunda Başkan göründü. Oldukça sağlıklıydı, herkesi selamladı. Hep birden düdüklerimizi öttürdük. Bizim gibi evinde seyredenler de tabii. Başkan ‘susun!’ işareti yaptı. Şaşırmıştık. Başkan düdüğünü çıkarıp yardımcısına verdi ve “sevgili halkım” diye konuşmaya başladı. Başkan konuşabiliyordu, Başkan konuşabiliyordu. Meydanda müthiş bir dalgalanma bazıları “yaşa, varol” diyor, bazıları hâlâ düdük öttürüyordu. Sonunda Başkan artık düdüğün tarih olduğunu, bunun derhal yasaklanması gerektiğini, ses kirliliği yarattığını, anlamsız bir sürü ses çıktığını, kimsenin birbirini anlamadığı söyledi ve bundan sonra kimse düdük çalmayacak dedi. “Sesimiz varken düdük de neyin nesidir?” diye haykırdı.

Haklıydı, kim çıkarmıştı bu düdük işini? Biri bir şey söylüyor, bizim gibi deliler de onu dinleyip söyleneni yapıyordu. Pablo ve ben birbirimize baktık, aynı anda koltuktan fırlayıp mikroplu gibi ucundan tuttuğumuz düdüklerimizi çöpe attık. O andan sonra “düdük” kelime olarak bile hiçbir yerde yer almadı.

Düdük Cumhuriyeti” için 16 Yorum Var

  1. Merhaba,
    İronide ne kadar başarılı olduğunu “Ada” temasında görmüştüm. Bu öykün de içerdiği bol ironiyle okuması gayet keyifli bir öykü oldu benim için.
    Seçtiğin konu, işleyiş, diyaloglar, final her şey çok güzeldi.
    Dütleyen Başkan 🙂 Latin kanı Finli kanı, dütleme kursu gibi yaratıcı ve sevimli detaylar öyküye çok yakışmış.
    Kalemine kuvvet.

    1. Teşekkür ederim sevgili Öznur Babur. Birkaç gündür sersem gibiyim malum:( Ancak şimdi dönebiliyorum seçkiye. Geç yanıtladığım için lütfen kusura bakma

  2. Merhaba,

    Öykünüzü çok beğendiğimi söyleyerek başlayıp, güzel kokan bir öykü olduğunu söyleyerek ilk cümleme son vermek isterim :). Bir nefeste okudum. Sevimli ve sıcak bir anlatımınız var. Öykü okuyana kendisini sarıp sarmaladığı hissini kolayca geçiriyor. Sondan bir önceki paragraf hep yaşanan bir durumu öyle sade ve etkili işaret etmiş ki! o bölüm için ayrıca tebrik ederim. Geçen seçkideki öykünüzü de beğenmiştim, ancak yorum yapma fırsatım olmamıştı. Takip ettiğim bir yazar olacaksınız. Kaleminize kuvvet!

  3. Teşekkür ederim Cem Pala. Öykümü beğendiğinize sevindim. Öykünün güzel kokması ayrıca ilginç geldi bana hatta yeni bir öykü için çağrışımlar bile yaptı:) Öznur Babur’a geç yanıt verme nedenimi belirttim o nedenle lütfen siz de kusura bakmayın. Sevgiler…

  4. Merhabalar, efendim. Bu seçkide birkaç usta varsa biri de sizsiniz, bunu biliyorsunuzdur; söylemem lüzumsuz. Yine ustaca bir öykü, iğneleyici bir ironi ve tabi ki estetik. Her şeyiyle çok beğendim; son paragrafa bayıldım, bir öncekini de alkışlıyorum, ”Yarım tam sayılır bizim ülkemizde,” cümlesinin önünde reveransa meylediyorum, dütlemeyen günleri temenni ederek gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

  5. Merhabalar, her zamanki gibi güzel ve ustaca olmuş, ayrıca ironi öyküye renk katmakla kalmamış müthiş bir etki bırakmış. Her şeyiyle güzel bir öykü olmuş. Ellerinize sağlık ve kaleminize kuvvet. Özellikle; “Yarım tam sayılır bizim ülkemizde” her şeyin özeti ve vurucu bir cümle… Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle… 🙂

  6. ah… evet… damarlarımda dolaşan kan… sistemde tanımlanmış… elbette canımla kanımdan daha fazlayım.. nefes alıp verirken. bir düdüğe teslim olurken de… onu çöpe atarken de! bu incecik, hatta belirsiz ipleri duyumsatan kalemlere selam ederim.

  7. Oldukça hoş bir öykü olmuş. Diyaloglar anlatımla güzel harmanlanmış. Ayrıntılar ise ayrı bir harika, “Latin kanı Finli kanı”, “dütleme kursu”, “kilisede dütleme kursu”, “Yarım tam sayılır bizim ülkemizde”

    Hastaneden çıkınca nefes gücünü de kaybedeceğini düşündüm, önce konuşma yetisi, daha sonra da nefes yetisinin bozulması olarak. Fakat sizin sonunuzun etkisi daha ironik olmuş.

    Kaleminize sağlık.

  8. Söyleyecek pek fazla şey bırakmamışsın bize 🙂
    Elbette eleştiri üstatları bir takım şeylere değinecek ve laflarını uzattıkça uzatacaklardır fakat… Mevzunun bittiği yere bizi çoktan getirdiğine eminim.

    Karakterlerin birbirleri arasındaki konuşmaları bana biraz “yabancı” geldi ki bu doğal, elemanlar gezegenin öteki ucundanlar. Yine de, şu son günlerde gözlerim argo arar oldu sanırım diyaloglarda 🙂
    Övülecek şeyleri sen biliyorsun, yerilecek bir şey bulamıyorum. Bu sözüm dışında hiç bir şey diyemedim sana.
    Teşekkürler 🙂

  9. Merhaba;
    Doğru; ağız dolusu argo yakışabilirdi aslında ama dediğin gibi bize öyle uzak ki(!) bilemedim argolarını:) Okurken içinden geçenler de okur sesi olsun benden… Teşekkürler

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *