Öykü

Aile Mirası

Bir yerin şehir merkezi olabilmesi için neye ihtiyacı vardır? Ya da kim seçer? Neden hepsinin merkezinde en az bir tane heykel var? Önünden geçen insanlara sessizce bakıp yanlarında fotoğraf çektirenlere poz vermek için mi oradalar? Altlarındaki yazıyı birisi gelirde okur da onların hâlâ ölmediğini hatırlatmalarını beklerler. Kim ki onlar? Ne yaptılar da heykelleri yapıldı?

Annelerinin yanında üç çocuğunun olduğu bir anıt. Ufak bir tepeden etraflarındaki şehri izliyorlar. Yıllar önce bir çiftin gelecek hayallerinin kurulduğu, günlük sıkıntılarının konuşulduğu birkaç ağacın olduğu yerde. O zamanlarda evler biraz daha aşağıda, birbirinden çok da uzakta olmayan ufak kulübelerdi. Herkesin bir ineği, tavuğu, atı, kedisi ve köpeği vardı. Bir de ufak çocukları. O çiftin ise tek eksiği ufak çocuklardı. Ama çok yakında isteklerine sahip olacaklardı. Kadının zayıf solgun tenli vücudu ve solan yaprak renginde saçları vardı. Ailesinden ona geçen bir lanet vardı, kana bitmek bitmeyen bir arzu. Adamın ise kahverengi gözleri ve büyük elleri vardı. Onun da tek aile mirası yüzündeki yanık izdi. Burada yabancı olsalar da diğerleri tarafından seviliyorlardı. Kimseye bir zararları yoktu. Büyük gün geldiğinde her şey planlandığı gibi gitmişti. Üçüzler doğmuştu, annelerinin kucağında ses çıkarmadan yatıyorlardı. Babaları da onları izliyordu. Aniden anneleri terlemeye başladı, rengi soldu ve bayıldı. Nefes alamıyordu. Adam yardım çağırmaya gitse de geç kalmıştı. Kadın ölmüştü. Adam, baba olduğu gün eşini kaybetmişti. Sabah olduğunda çocuklarının da rengi soldu ve nefes alamıyorlardı. Adam çaresizce yardım istiyordu. Onları yaşatmak istiyordu. Kasabanın dışında sevilmeyen şifacı yaşlı bir kadına götürmek zorunda kaldı. Şifacı kadın çocuklara baktığı gibi onların normal bir insan olmadığını anlamıştı. Hayatta kalmaları için süte değil kana ihtiyaçları vardı. Babalarına gidip her çocuk için birer tavşan avlaması gerektiğini söyledi. Nedenini sormadan dört saat sonra üç tavşanla geri döndü. Şifacı kadın tavşanların kafasını kesti ve akan kanı bir kaba doldurdu. Bebeklerin dudaklarına kanı damla damla dökmeye başladı. Çocukların ten renkleri hala solgun olsa da artık nefes alabiliyorlardı. Babaları, annelerini tepedeki tek ağacın altına gömdü ve yaşayan çocuklarıyla hayatına devam etti. Şifacı kadın, babalarına çocukların en az beş yaşına kadar haftada en az bir gün bir bardak hayvan kanı içirmesi gerektiğini söyledi. Adam da onları yaşatmak için elinden ne geliyorsa yaptı. İstediği oldu. Beş senenin sonunda üç çocuğu da hayatta kalabilmişlerdi. Şifacı onların hasta olduğunu ve bu yüzden belli bir yaşa kadar kan verilmesi gerektiğini söylemişti. Halbuki bir insana göre çok daha sağlıklılardı. Daha zeki, güçlü ve hızlılardı. Ama tek bir zayıf noktaları vardı, kan.

Üçüzler babalarının yanında her çocuk gibi büyüdü ve zamanı gelince ayrıldı. Küçük kız, güzel sesiyle dinleyenlerini büyüledi, ortanca erkek yetenekli bir süvari oldu ve büyük kız ise şifacı kadından öğrendiklerini geliştirerek hemşire oldu. Kasabadaki herkes onları seviyordu. Kendi alanlarında yaptıklarıyla ileride o bölgede kahraman olacaklardı. Kazandıkları savaşlar, kurtardıkları canlar ve söyledikleri şarkılar nesilden nesle aktarılacak. Kimse onların gece gizlice ava çıktığını öğrenemedi. Kimse onların solgun teni yüzünden dışlamadı. Üçü de aynı gün öldü ve onları anne ve babalarıyla aynı yere gömdüler.

Vaktini ayırıp bu yazıyı okuyup önünden geçenler bir anlığına içi huzur ile doluyor. Tarihi, yaşayanlar yazmadı. Yazanlar da nasıl bilinmesini isteniyorsa öyle yazdılar. Aslında anneleri doğumda ölmedi. Yıllarca sevdiği adamla onu öldürmek isteyen insanlardan kaçmıştı. Ailesinin laneti onu hiç yalnız bırakmadı. Çocuklarının doğumu yaklaşınca bir ay boyunca aynı kasabada kaldılar. Evleri kasabanın uzak tarafındaki bir tepenin üzerindeydi. Kimseye gözükmeden kendi hallerinde yaşıyorlardı. Her yerde olduğu gibi orada da insanları gizlice gözetleyip onlar hakkında hikâyeler uyduran insanlar vardı. Geldiği ilk hafta kasabadaki herkes onun hamile olduğunu biliyordu. Solgun teni yüzünden onun hasta olduğunu düşündüler. Sonra hasta değil lanetli olduğu ve bu lanet yüzünden konuşamadığı için de dışarı çıkmadığı söylendi. Kasabada kimin çocuğu hastalansa kimin hayvanı ölse uğursuzluk getirdi diye onu suçladılar. Kendi aralarında planlar yapıp onların bir şekilde buradan uzaklaştırmak istediler.

Doğum zamanı gelmişti. Hava karanlık, yağışlı ve ıssızdı. Herkes evinde uykuya dalmak üzereydi. Kocasıyla birlikte üç çocuğunu doğurabilmişti. Her şey yolunda gözüküyordu. Anne aniden terlemeye başladı ve nefes alamıyordu. Kocası bir şey yapması gerekiyordu yoksa ölecekti. Dışarı çıktı ve kasabadaki bir evin kapısını çaldı ve yardım istedi. Kapıyı açan kişi yardım etmek istedi ama o da ne yapacağını bilmiyordu. O da kasabanın yaşlı şifacısı kadına gitti ve yardım istedi. İlk evine gittiği çift ve şifacıyla karısının yanına geldi. Odaya girer girmez annenin beyaz ten rengi onları korkutmuştu. Şifacı yanına uzanıp kalbini dinlemeye çalıştı. Yaşlı kadının elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kalbi durmuştu. Onlar gelmeden çoktan ölmüştü. Yaşlı kadın çocukları alıp başka bir odaya götürdü ve onları temiz bir yere yatırdı. Vücutlarındaki kanı sildi. Babaları annelerinin elini tutarken gözleri açıldı ve gözleri kararmıştı. Sol eliyle kocasının yüzünü okşadı, ayağa kalkıp kasabadan gelen karı kocayı sırayla boyunlarından ısırdı ve birkaç saniyede vücutlarındaki tüm kanı bitirmişti. Kocası engel bile olamamıştı. Yavaşça çocuklarının yanına gitti ve şifacı kadının yüzüne baktı. Şifacı kadın onun ne olduğunu anlamıştı, bir adım geriye çıktı ve arkasına bakmadan evden çıktı. Anne, yere oturdu ve çocuklarını yavaşça kucağına aldı. Kanlı yüzünü bebeklerine sürüyordu. Babaları da onların yanına geldi. Kısa süre de olsa bütün aile birlikteydi. Şifacı kadın dışarı çıkar çıkmaz kasabaya indi ve bağırmaya başladı. Ne olduğunu öğrenmek isteyenler kapılarından dışarı çıktılar. Yaşlı kadın, onun şeytan tarafından yönetilen bir yaratık olduğunu ve yaşlı çifti öldürdüğünü bağıra bağıra anlatıyordu. Dinleyen kim varsa ellerine bir kazık alıp evlerine doğru yürümeye başladı. Yağmur yeni dinmişti ve kokusu havayı yumuşatmıştı. Adam dışarıdan gelen sesleri duyunca pencereden dışarı baktı. Evlerinin önünde bütün kasaba halkı toplanmıştı. Sekiz yaşındaki erkek çocuklar bile uzaktan izliyorlardı. Kapıyı açtı, dışarı bir adım atar atmaz kollarından tutup dizlerinin üzerine çöktürdüler. Diğerleri de içeri girip karısının yüzüne çuval geçirip dışarı çıkardılar. Evlerinin yanındaki tek ağca ikisini de bağladılar. Bu sırada şifacı kadın içeri kalabalığın arasından girip bebekleri aldı ve kendi evine götürdü. Anne ve babaları ağaca bağlanmış etraflarındaki bağrışmaları dinliyor, “Asılsınlar! Yakalım onları! Diri diri gömelim…”. En sonunda ikisini de ağaca asmaya karar verdiler. İpler hazırlandı ve gerildi. İkisini de aynı anda iki farklı dalda astılar. Ölmeleri otuz saniye sürdü. Sabah olunca ölü vücutlarını evlerine koyup ateşe verdiler.

Üçüzler anne ve babalarının nasıl öldüğünü hiç öğrenemediler. Onlara ikisinin bir yangında öldükleri söylenecek. Şifacı kadın onlara sahip oldukları güçler hakkında ne biliyorsa öğretti. Diğer insanlara fark edilmeden nasıl avlanacaklarını da gösterdi. Onlarda büyüdüklerinde yeteneklerini kullanarak çevrelerine yenilik kattılar. Anneleri hep onlarla gurur duydu. Büyükbabam, hikayedeki uzaktan izleyen çocuklar arasındaymış. Çocuklar büyüdüklerinde onların yakın arkadaşı olmuş ve hiçbir zaman gerçeği yüzlerine bakıp anlatamamış.

Ahmet Ay

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba Ahmet.

    Hikayenin nitelenmesi sanki az kalmış gibi geldi bana. Diğer okuyucular nasıl bir yorum yapacak bilemem. Bu kadar yoğun bir konuyu dallanıp, budaklayıp daha uzun anlatsan şık ve özgün bir hikaye çıkacağını düşünüyorum.

    Kendine iyi bakman dileğiyle.

    Atakan.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar