Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Üç Hafta

Üç hafta önce yine buradan sahile geçtiğimde hayatımda ne olduğunu kavrayamadığım bir döneminden geçtiğimi biliyordum. Bir an önce gece olsun da bu bahtsız zamanım da son bulsa. Evime geri dönsem ve tekrar uykuya dalsam. Ama artık bir evim yok, bir yıldırım ile parçalarına ayrıldı sonra da birkaç belediye çalışanın elinde kamyona yüklendi. Yoldan geçenlerde ne olduğunu görmek için etrafında toplanmış gidişini izliyorlar.

“Ne zaman olmuş?”

“Yarım saat önce oldu.”

“Gördünüz mü?”

“Şu an durduğumuz yerde yolun karşısına geçerken yıldırım düştü. Yıldırım nasıl düştüyse bilmiyorum ama gövdesinden ikiye ayrıldı ve kök kısmı yanmaya başladı.”

“Ailemle buraya taşındığımızda ağacın boyu önündeki binayla aynı boydaydı.”

“Sen daha kaç yaşındasın ki?”

“On bir yaşındayım.”

“On bir mi? Bu ağaç iki yüz yaşındaydı. Etrafına bak, bu yol ve binaların hepsi onun etrafında toplandı, şekillendi.”

O küçük şehir, yaşlı bir sakinini kaybetmişti. Hem onu taşıyan hem de taşınırken izleyenler cenaze törenindeki gibi sessiz ve üzgündü. Hepsinin onunla tatlı ve unutmak istemedikleri anıları vardı. Dört mevsim yeşil kalan yaprakları yoktu. Hatta bazı aylar kuru beyaz gövdesiyle yaşlı insan gibi görünürdü. Orası benim lanetlendiğim ve kopamadığım evimdi.

“Ben bu ağacı ilk gördüğümde on bir yaşındaydım. O zamanlar burada yaşlı bir kadın oturuyordu ve bu ağaç onun bahçesindeydi. Annesi babası olmayan evsiz bir hırsızdım. Bir gece o kadının evini soymak için girdim. Kadın beni yakaladı ve geri bırakmadı. İnanmayacaksın ama kadın cadıydı ve bana büyü yaptı. Beni öldüreceğini düşünüyordum ama yapmadı onun yerine beni tutsağı yaptı ve beni bir köpek gibi eğitti. Günü geldiğinde onun yerine geçmem için. Ağacın hayatta kalması için bir insan ruhuna ihtiyacı vardı. Yirmi dört yaşıma geldiğimde kadın kendine hazırladığı mezara geçti ve beni de bu ağaca hapsetti. Haftada yalnızca bir gün ağacın dışına çıkabiliyordum diğer günler bir şekilde ruhumu bedenimle birlikte içine alıyordu.”

Benim deli olduğumu düşünüyor ama yine de dinlemeye devam ediyor. Ben de meraklı gözlerine bakarak anlatmaya devam ettim.

“Üç hafta önce yine güneş doğdu ve her zamanki yerde karşıdaki parkı görüyor musun? Arada bir çalılığın içinde uyandım. Hava güzeldi ben de sahile indim. Güneşlendim, biraz yüzdüm ve gölge bir yere geçip uyuya kaldım. Uyandığımda güneş batmak üzereydi. Ben de son bir kez daha denize girdim ve duşa gittim. Duşta dururken yanıma bir kadın geldi ve saçını kuruluyordu. Onu görmezden gelmeye çalıştım ama kadın her seferinde bana yaklaşıyordu. Onunla olabilecek bütün şeylere imkânsız gözüyle bakmalıyım. Benimle tanışmak istiyorsa son on iki dakikamı ayırsam bile onun yanında öleceğim ve haftaya bugün ya morgda ya da toprağın altında uyanacağım. Bunu istemiyorum. Bana baktı ve bir şeyler söylemek üzereyken yüzüne bile bakmadan yanından ayrıldım. O kadın kendini benle yaşıt görüyordu ama dış görünüşüm otuz yaşındaki bir adamınkiyle aynı olsa da aslında öyle değil. Onun dedesinden bile daha yaşlıyım. Arkama bakmadan giderken ondan dönüp özür dilemek istedim. Neden gittiğimi ona açıklamalıydım.”

“Belki seni takip etmiştir, yürürken arkana baktın mı?”

“Bunu hiç düşünmemiştim. Ama öyle bir şey yapsa bile ben yok olduğumda ne olduğunu anlamadan çekip gitmiştir.”

“Daha sonra tekrar görebildin mi?”

“Hayır ama geçen hafta buna benzer bir olayı tekrar yaşadım. Şehrin merkezine yakın bir yerdeyim ve dar bir sokağa girdim. Karşıma kırmızı kazaklı bir kadın çıktı. İkimizden birisi yol vermeden o iki aracın arasından geçmemiz imkansızdı. Ben kadına yol vermek için döndüm ama o geçmek yerine benim gözlerime bakıyordu. Gözlerini hiç kaçırmadan saniyelerce gözümün içine baktı. Benden bir şeyler istiyordu ama bunu kelimelere döküp bana anlatmak yerine benim bu bakışlarına bir şeyler söylememi bekledi. Benim ise her zamanki gibi vaktim sınırlıydı ve gitmem gereken yerler vardı. Kafamı yere çevirdim ve bir adım attım. Benim umursamaz tavrıma oda karşılık verdi ve yürümeye başladı. İkimizde zıt yönlerde birbirimizden uzaklaşmaya başladık. Kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda bir restoranın önündeki masada oturup bir şeyler yiyen orta yaşlı bir kadın bana “Geri dön! Kızı bul ve onunla konuş, hadi ne bakıyorsun.” dedi. Ben ise vaktimin olmadığını söyledim ve yürümeye devam ettim. Sokağın bitimine kadar hiç durmadan yürüdüm ve köşeyi döner dönmez bir an durdum ve birkaç adım geri attım. Yola baktığımda kimse yoktu. Adını bile bilmediğim birisine bir özür borcum daha olmuştu.”

Çocuk, bir yandan beni dinliyor bir yandan çantasından çıkardığı çikolatayı ısırıyordu. Dediklerim onun için bir masal gibi olmalı, yüzüme boş bir ifadeyle bakıp bir ısırık daha alıyor.

“Bugün de bir kadınla tanıştım.”

“Bu sefer konuşabildin mi?”

“Kitapçıya girip rasgele bir kitap aldım ve boş bir koltuğa geçip okumaya başladım. Kitabın ilk bölümü bitmek üzereyken kısık bir kadın sesi duydum,

“Kitabın kapağına bakabilir miyim?”

Kafamı kaldırıp yüzüne baktım ve kitabı kaldırıp kapağını gösterdim. Kitaptan son bir tane kalmış ve alıp almayacağımı sordu. Ben de almayacağımı söyleyip kitabı ona uzattım. Elini uzattı ve adını söyledi, Maria. Kitabı günlerdir hiçbir yerde bulamadığını söyledi ve teşekkür etti. Kitapla birlikte kasaya doğru yürümeye başlayınca ben de yeni bir kitap seçmeye gittim. Aradan birkaç dakika geçti ve Maria yanıma geldi.

“İsterseniz teşekkür için sizinle kahve içmeye gidebiliriz.” dedi. Saate baktım ve bir saatim kalmıştı. Bir saat çok azdı, ben de teklifini reddettim. Tekrar teşekkür etti ve gülümseyip yoluna devam etti. Şu an o kadın karşımda duruyor.”

“Ne kadar vaktin kaldı?”

“Yirmi iki dakika.”

“Sonra ne olacak?”

“Beni bunca yıl hayatta tutan şey ağaçtı, yirmi bir dakika sonra büyük ihtimalle öleceğim.”

Çocuk yutkundu, yere bakıp kafasını kaldırdı. Tombul yanakları kızarmıştı. Tebessüm ederek

“On bir yaşında bir çocuğum ve bana ölmeden önce ne yapacağını mı soruyorsun?”

Bir adım attım ve arkama hiç dönmedim. Adımlarım giderek hızlandı ve kalbimin olduğunu hissetim. Birkaç adım sonra kız ortadan kayboldu. Adım atmayı bırakıp koşmaya başladım. Maria ortadan kaybolmuştu. Çocuğun yanına gelip kızın nereye gittiğini sordum.

“Orada hiç kimse yoktu. Hangi kızdan bahsediyorsun? “

“Şuradaydı, koyu mavi bir montu vardı. Uzun kahverengi saçlarını sol omzuna yaslamıştı.”

“Yıldırım üç hafta önce düştü ve sen de ağacın içindeydin. Ağaç öldükten sonra ruhun hâlâ bu dünyada kaldı. Tanıştığın kadınlar bu ağacın içine hapsolmuş ruhlardı ve onlarda senle birlikte serbest kaldılar. Geri dönmeni söyleyen kadını hatırlıyor musun? O seni buruya hapseden cadıydı. Birazdan ağacın son kök parçası topraktan çıkarılacak, ağaç sonunda ölecek ve ikimizde ait olduğumuz yere gideceğiz.”

Ahmet Ay