Öykü

Aquanis

– Danguria Adaları – 1642 –

“Theo! Seni tembel teneke, balıklar ayağına mı gelsin istiyorsun?”

Sesle birlikte yattığı yerden fırlayan Theo; bacağını tulumuna geçirmeye çalışırken aynı anda hasır şapkasını kafasına takıp bir yandan da raftaki olta takımlarını almaya çalışıyordu ki birden yere kapaklanınca tüm olta takımları ve raftaki ağlar üzerine devrildi.

Theo’nun bu hallerini görünce Kostas daha da sinirlendi;

“Acaba beni kim lanetledi ki, senin gibi bir şapşalı işe aldım. İşe almakla da yetinmedim üstüne kızımı veriyorum. Haydi acele et seni ahmak neredeyse öğle oldu! Akşama diğer balıkçıların artıklarıyla dönme sakın.”

“Dün çok yorulmuştum da, o yüzden uyanamadım efendim…”

“Dun cok yorolmoştum do… Seni yoran şey kayıkta yan gelip yatmak sanırım!”

Bu sırada Kostas’ın arkasında duran kızı Roxian tüm tombulluğu ile Theo’ya ateşli bir öpücük gönderdi. Theo öpücüğün şaşkınlığıyla ve birazda utanarak hızla sahile doğru koşmaya başladığında Kostas, Theo’nun neden koştuğunu anlamaya çalışır gözlerle kızına baktı.

Roxian konuyu değiştirmek için; “Ahh bir anda midem kazındı, mutfaktan bir şey istiyor musun babacığım? Kendime sandviç yapacağım,” dedi.

“Sanki az önce bir kalıp peynirle iki somun ekmeği yiyen bendim!”

“Ne?..”

“Afiyet olsun benim tatlı kızım, ben henüz acıkmadım.”

Theo, küçük yelkenli kayık ile denize açılırken, esen sıcak rüzgârlar yelkeni doldurdukça kayık hızla karadan uzaklaşıyordu. İrili ufaklı adaları geçtikten sonra artık açık denize ulaşmıştı. Bulutların arasından parıldayan öğle güneşi, tatlı bir esinti ve peynirli sandviç; bunların hepsi bir araya geldiğinde uyku kaçınılmazdı. Oltayı keyfekeder denize savurduktan sonra bir eliyle oltayı tutmaya devam ederken diğer eliyle hasır şapkasını yüzüne çekip uyumaya başladı; güneş sanki tatlı bir ninni söyler gibiydi.

Denizden yükselen dalga sesleri evin içinden geliyormuş gibi yakındı. Dışarıya çıkmak için kapıyı açtığında tüm deniz evin içine doluşmaya başladı ve Theo’da bir anda kendini suyun içinde buldu. Yüzeyde gizemli bir kadın silüeti onu izliyordu ama dalgalar yüzünden tüm bu görüntüler eğilip bükülüyor ve tam olarak kadının kim olduğunu anlayamıyordu. Theo yüzeye çıkmak için hamle yaptığında bir şeyin onu sert bir şekilde suyun derinliklerine doğru çektiğini hissetti, ne olduğunu anlamak için baktığında bu şeyin Roxian’dan başkası olmadığını fark etti. Nefessiz kalan Theo çırpınmaya devam ederken, derin bir nefes alarak uyandı.

Oltaya büyük bir balık takılmış olmalıydı neredeyse oltanın kamışı elinden çıkıp gidecekti; okkalı bir ton balığı ancak bu kadar güçlü olabilir diye düşündü Theo ya da bir kılıç burun. O oltaya asıldıkça balıkta asılıyordu sanki, en sonunda balık o kadar güçlü bir şekilde misinayı çekti ki olta Theo’nun elinden çıkıp denize fırladı; oltayı sudan almak için hamle yaptığında denizin içinde ona bu muzır şakayı yapan Alexio’yu gördü.

“Komik mi bu şimdi!”

“Bence komik… Ne yapıyorsun bakalım balıkçıların kralı?” diyerek tekrar güldü Alexio.

Bu sırada havanın karardığını fark eden Theo; “Yine uyuya kalmışım ve tek bir sardalya bile yakalayamadım. İşin yoksa Kostas’ın dır dırını dinle.”

“Bana kızarsın ama yine seni en çok düşünen benim; bugün baya balık tuttum şu bir kova sardalyayı sana verebilirim ama sende Roxian’la evlenene kadar Kostas’ın gözüne girmeye çalış. Adam seni yanına aldı balıkçı yamağı yaptı, üstüne kızını veriyor; haksız mıyım? Yarın kuzeyden bir ton balığı akını olacak; erken kalkıp elinden geldiğince bir iki balık yakala, istersen birlikte açılalım.”

* * *

Theo, Alexio’nun verdiği sardalyalarla eve dönerken; evin girişinde merdivenlerde Kostas ile karşılaştı. Kostas hani ne yakaladın der gibi bir bakış fırlatınca, Theo utana sıkıla elindeki kovayı gösterdi.

Kostas, “Yine çerçöple dönmüşsün!..” diyerek çıkıştı.

“Yarın kuzeyden büyük bir ton balığı akını olacakmış efendim daha şafak sökmeden kayıkla açılmayı planlıyorum Alexio’da bana yardım edecek.”

“Bu kasabanın gördüğü en kötü balıkçı sen olabilirsin; hatta en kötüsüsün. Gelmiş bana hâlâ ton balığı akını diyorsun, Alexio diyorsun. Seni adam olursun diye yanıma aldığımda öksüz bir işe yaramazdın, aradan yedi yıl geçti ve değişen hiçbir şey yok. Hâlâ elin adamlarından medet umuyorsun. Ah… Ahh! Güzeller güzeli kızımı seninle hayatta evlendirmezdim ama ne yazık ki sana aşık…” dedikten sonra arkasını dönüp merdivenlerden çıkmaya başlamıştı ki Theo onu durdurarak balık kovasını uzattı. Sinirli gözlerle önce Theo’ya sonra balık kovasına bakan Kostas küfür ederek kovaya sıkı bir tekme geçirdi.

Theo hiçbir şey yapmamasına rağmen yine yorulduğunu hissetti ve kendini döşeğine bıraktı. Belkide onu yoran şey hayatın kendisiydi. Zengin bir adamın oğlu olarak doğsaydı gün boyunca şarap içip boş boş dolaşabilirdi; üstelik yine insanlar günün sonunda ona saygı duyardı.

“Theoooo…”

Bu Roxian’ın sesiydi ve ses gittikçe yaklaşıyordu; “Theoo… Sevgilimm… Ah seni o kadar özledim ki.”

Ve işte karşısındaydı neredeyse kıyafetinden dışarı sarkan dolgun göğüsleri, heybetli göbeği ile bir pehlivan gibiydi Roxian. Güzel bir kadın değildi ama şişmanlığının vermiş olduğu al yanaklı bir sevimliliği vardı.

“Seni çok özledim Theo.” dedikten sonra bir anda üzerindeki geceliği sıyırdı ve şuh bir ifadeyle Theo’nun gözlerinin içine baktı.

“Roxian daha dün gece sevişmemiş miydik? Sonra sabahları uyanamıyorum yorgunluktan; baban da üzerine fırça atıyor. Yarın ton balığı akını var biraz balık tutup babana kendimi affettirmeliyim artık.” dedi ve yerinden kalkarak geceliğini tekrar Roxian’a giydirip onu alnından öptü.

* * *

Theo bu kez gerçekten sabah erken kalkmıştı. Hemen hazırlanarak, olta takımlarını alıp yola koyuldu. Kayığı yavaşça itip iskeleden ayrıldı ve küçük yelkenini açtı ; rüzgâr tam istediği gibiydi. Alexio ile buluşup güzel birkaç ton balığı yakalamak istiyordu.

Danguria adaları irili ufaklı onlarca adadan oluşuyordu ve bu adaların açıklarına yılın bu zamanı sarı yüzgeçli ton balığı sürüleri akın ederdi; bu balıkları yakalaması hiç kolay değildi ama denemeye değerdi.

Theo, Boraki adasının yanından geçerken sahildeki belli belirsiz karartıyı fark etti. Ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu belki karaya vurmuş bir ton balığı ya da tamamen bir göz yanılgısıydı. Kayığın yönünü Boraki adasına döndürdü; artık sahildeki şeyi daha net görebiliyordu; büyük bir kuyruğu var gibiydi ama balığa pek benzemiyordu. Biraz daha yaklaşınca saçları, dudakları ve elleri de seçilir hale gelmişti!

“Bu… Bu bir deniz kızı.”

Hep masallarda ya da korsan hikayelerinde bahsi geçen deniz kızı işte karşısında sahile vurmuş bir şekilde yatıyordu üstelik hâlâ yaşıyordu..

Deniz kızı Theo’yu fark etmişti; “Dove sono?”, diye fısıldadı; bitkin bir haldeydi ve sesi neredeyse çıkmıyordu.

Kız Theo’nun anlamadığı bir dilde konuşuyordu. “Dilini bilmiyorum güzel deniz kızı… Adım Theo. Seni tekrar denize geri bırakabilirim.”

“Deniz kızı mı? Deniz kızı falan değilim. Adım Liana… Neden Latince konuşuyorsun?” diye ekledi kız.

“Bu civarda herkes böyle konuşur…”

“Neredeyim ben Vatikan’da falan mı?”

“Burası Boraki adası, Danguria.”

“Danguria mı? Messina’ya ne kadar uzaktayız…”

“Messina’yı hiç duymadım pek yakın değil sanırım ama tanıdıklarıma sorabilirim. Sen deniz kızı olmadığına emin misin? Şu kuyruğuna baksana; balık kuyruğu gibi.”

Kız ayaklarındaki paletlere baktı “Ne kuyruğu. Onlar dalgıç paleti daha iyi yüzmek için.” dedi ve ayağındaki paletleri çıkardı. Theo, Liana’nın ayaklarını görünce şaşkınlığı daha da arttı.

“Dalgıç paleti mi?” Theo, böyle bir şeyi daha önce hiç duymamıştı. “Messina’dan buraya nasıl geldin?”

“Sanırım bir şekilde sürüklendim; çok net değil aklımdakiler. En son denizin altındaki bir tapınağa dalış yaptığımı hatırlıyorum; Aquanis’e.”

“Aquanis?..”

“Tapınağın girişinde ki tabletin üzerinde; “ Zamanın kumları savrulduğunda ve Auris’in kutsal çarkı döndüğünde; Kumların ortasında bir deniz doğar adı Aquanis ve dün bugün olur, bugün de yarın.” yazıyordu. Bu yüzden ona Aquanis adını vermiştik. Yosun tutmuş devasa sütunların arasından yüzerek avlunun olduğu bölüme çıktım. Avlunun ortasında etrafı yine rün yazıları ile süslü içi boş devasa bir taş çark vardı. Çarkın içinden geçtikten sonra bir anda her şey karardı… Gözümü açtığımda seni gördüm.”

Theo kıza yardım etmek istiyordu ama anlattığı şeyler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ne geldiği şehri ne de tapınağı daha önce duymamıştı. Kız oldukça bitkin görünüyordu ve dinlenmeye ihtiyacı vardı ama Roxian varken onu eve götüremezdi; en mantıklısı Juanita adasındaki küçük kulübeye götürmekti. Hiç kimsenin uğramadığı küçük kendi halinde bir adaydı.

“Kayığıma gel seni kulübeme götürebilirim.”

Liana şüpheyle Theo’ya baktı. Theo da durumun farkındaydı. Aynı durumda olsa o da bu teklifi yapan birine güvenmezdi. “Bak benden sana zarar gelmez. Kendi halimde bir balıkçıyım sadece sana yardım etmek istiyorum. Kulübe küçük ve bakımsızdır ama iş görür. Kendini toparlayana kadar orada kalırsın. Bende Messina’ya tekrar nasıl dönebilirsin onu araştırırım. Hem yemekte getiririm sana.”

Liana, Theo’ya güvenip güvenmeme konusunda kararsızdı ama çok fazla bir seçeneği yoktu. Bu sahilde kalıp ölümü bekleyemezdi. “Ayağımı hareket ettiremiyorum.”

Theo, Liana’yı kucağına alıp kayığa taşıdı ve üzerine eski püskü bir battaniye örttü. Liana kafasını kayığın kenarına dayadı; alnında ve vücudunda irili ufaklı birçok çizik vardı. Liana neler olduğunu hatırlamak için biraz daha hafızasını zorladı. Kayık dalgaların arasında bata çıka ilerlerken; Liana karşı kıyıdaki henüz tamamlanmamış bazilikayı görünce şaşkınlıkla, “Basilica di Santa Marta…” dedi.

Theo’da şaşırmıştı az önce burayı bilmediğini söyleyen kız şimdi yeni yapılan bir bazilikanın adını biliyordu.

Liana 1640 yılında yapımı tamamlanan bu 380 yıllık bazilikayı onlarca kez ziyaret etmişti; kendine özgü kubbesi ve çan kulesi ile Basilica di Santa Marta karşısındaydı işte ama sanki inşaatı hâlâ devam ediyordu. Belki bir restorasyon çalışması diye düşündü Liana; gözü hemen bazilikayı ziyarete geldiğinde hep kaldığı pansiyonu aradı ama adada bazilika dışında herhangi bir yapı yoktu. Sadece bir benzerlik olabilir miydi? Belki de bu bambaşka bir adaydı. Peki ya; şu Orta Çağ’dan kalma kayık, Theo’nun giydiği kıyafetleri ve Latince konuşması; Latince sadece Vatikan’da konuşulan bir dil değil miydi? Tüm bunlar birleştiğinde Liana kendine bile söylemeye çekindiği garip gerçeğin farkına vardı. Tapınağın girişindeki tablet artık daha anlamlıydı; “Dün bugün olur, bugün de yarın… Ben geçmişteyim!..”

Bir anda kulakları çınlamaya başladı ve gözleri karardı; sonrası sessiz bir karanlık. Gözünü açtığında Juanita adasındaki kulübedeydi. Kapının aralığından Theo’nun dışarıda ateş yakmaya çalıştığını görebiliyordu. Yerinden kalkmaya çalıştı ama bir kötürümden farksızdı ayakları titriyordu; tekrar kendini yatağa bıraktı.

Akşam olduğunda yemek hazırdı. Liana oldukça acıkmıştı ve elleriyle Theo’nun pişirdiği balığa girişti; dinlenmek ona iyi gelmişti.

“Seni böyle görmek güzel, hep uyuyacaksın sandım.”

Liana gülümsedi ama aklı yemekteydi, “İçecek bir şey var mı?”

Theo’nun yanında fakir şarabı diye bilinen Amori şarabından başka içecek yoktu; matarayı Liana’ya uzattı. Liana şaraptan bir yudum aldıktan sonra “Ömrümde içtiğim en güzel şarap bu sanırım,” diyerek matarayı tekrar kafasına dikti.

Theo, Liana’nın iştahla yemek yemesini izlerken; “Hiç bu tarz bir kıyafet görmemiştim sanki… Sanki…”

“Çıplak gibi miyim?” dedi Liana çekinerek, “Bunu sadece yüzerken giyiyorum, soğuktan koruması için,”

“Suyun dışında çok işe yaramıyor sanırım.”

O sırada ateşte ellerini ısıtan Liana durumu fark edince kahkahayla güldü.

Theo; “Sana normal bir kıyafet bulmalıyız. Burada ne kadar kalacaksın bilmiyorum ama umduğundan uzun olabilir. Şu bahsettiğin tapınakta ne arıyordun hazine falan mı?” dedi.

“Başkaları ne der bilmiyorum ama evet, oradaki her şey benim için hazineden farksızdı; ben bir arkeoloğum ve orası benim cennetim gibiydi.”

“Arkeolog öyle mi?”

“Arkeologlar eski eserleri, binaları, heykelleri inceler.”

“Buralarda eski şeyler sadece eskidir. Sizin oralar garipmiş.”

“O Tapınağı tekrar bulmama yardım eder misin?”

“Adı neydi, Aquanis mi? Etrafında aklında kalan bir şey var mı?”

Liana için tek ipucu Azize Marta Bazilikası’ydı. Dalış yaptığı nokta buranın kuzeyinde olmalıydı; “Birbirine çok yakın iki küçük ada hatırlıyorum. Birinde neredeyse hiç ağaç yoktu, diğerinin de kumsalı yoktu, sadece kayalar vardı.”

Hatırladığı şeyler Theo için çok yeterli değildi; “Yakınlarda bunlar gibi onlarca ada var.”

Theo’nun balıkları pişirmek için yaktığı ateş hâlâ yanmaya devam ediyordu. Akşam havanın serinlemesiyle ateş başında koyu bir sohbet başlamıştı.

“Buraları bilmediğine emin misin?”

“Neden?”

“Yani şu bazilikanın adını bilmen şaşırttı beni mesela. Bu civarda yaşayanlar bile onun adını bilmez. Hatta Papa Urbanus bile eminim bilmiyordur. Birkaç kere kayığımla mermer taşımamış olsaydım bende bilmezdim.”

“Dediğim gibi benim işim bu; binaları, heykelleri araştırırım. Gitmesem de, nerede ne olduğunu bilirim? Eminim adını Papa’da biliyordur… Papa…?”

“Urbanus, sekizinci Urbanus. Nerede olduğunu bilmediğin bazilikanın adını biliyorsun ama 17 yıllık papanın adını bilmiyorsun öyle mi?”

“Sanırım çok inançlı biri değilim. Sadece binalar, eski eserler ilgimi çekiyor içinde edilen dualar umurumda değil?” Liana tüm bunları söylerken, artık bir şeyden emin olmuştu Papa Sekizinci Urbanus 1600’lü yılların ortasına kadar görev yapmıştı ve geldiği yerde görevde Papa Franciscus vardı.

Büyük bir deprem sonrası sular altında kaldığı düşünülen Aquanis tapınağı kadim ve gizemli bir uygarlığa aitti; bu yüzden de sırlarla doluydu. Kim bilir, belkide tapınak bir zaman makinesidir diye düşündü Liana. Hem girişindeki gizemli sözlerde bu düşünceyi doğruluyor gibiydi. Olan olmuştu, şimdi Liana’nın geri dönebilmek için tekrar o tapınağı bulmaktan başka çaresi yoktu ve ona sadece Theo yardım edebilirdi ama Liana onun bu duruma nasıl tepki vereceğini kestiremiyordu. Bir an her şey bir rüyamı diye düşündü; bazı rüyalar böyledir, düşünebilir, hareketlerine yön verebilirsin ama hâlâ rüyadasındır.

Liana büyük bir keşif yapmıştı aslında ama şimdi bulunduğu zamanda bunun bir anlamı yoktu. Başını belaya sokmuş olmanın verdiği huzursuzlukla, “Son zamanlarda hiçbir şey umduğum gibi gitmiyor,” dedi.

“Benim için de aynı şey geçerli; sevip sevmediğimi bilmediğim bir kadınla evlenmek üzereyim ve kızın babası tam bir baş belası. İlk kez geceyi bu adada geçireceğim için garip bir huzur var içimde; buraya daha sık gelmeliymişim.”

Liana o sırada elindeki çalı parçasıyla közleri karıştırıyordu ve bir anda onlarca kıvılcım havaya yükseldi. Theo’nun samimi tavrını sevmişti, eğer o olmasaydı kim bilir nasıl biri bulacaktı Liana’yı. Belki bir korsan ya da azılı bir kaçakçı ya da daha da kötüsü o sahilde hiç kimse bulmadan ölüp gidebilirdi. İlk başlarda gelecekten gelmiş olması sanki kendine saklayabileceği bir sır gibiydi ama bu sırrın ağırlığı zaman geçtikçe artıyor ve Liana altında eziliyordu. “Theo sana bir şey söylemem gerekiyor, ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Ne olur deli olduğumu düşünme…”

“Neden deli olduğunu düşüneyim, sonuçta herkesin başına böyle şeyler gelebilir. Merak etme bir sürü denizci tanıdığım var muhakkak Messina’yı bilen birini buluruz.”

“Sorunda bu; Messina diye bir yer yok. Daha doğrusu zaten şu an Messina’dayız.”

Theo, ne diyeceğini bilemeden bir süre Liana’ya baktı. Yıllardır burada yaşıyordu ve burası Danguria’ydı; bundan emindi. “Sanırım biraz dinlenmelisin. Zaten iyice geç oldu, bende uyumalıyım yarın uzun bir gün olacak ikimiz içinde.”

Theo gece ateşin sönmemesi için yanı başındaki çalıları ateşe yerleştirdiği sırada. Liana “Ben gelecekten geldim!” dedi söylemekle söylememek arasında bir ses tonuyla.

“Gelecek derken… Nasıl yani?”

“Gelecek işte, yani yıllar sonrasından… Şu yanından geçtiğimiz bazilika inşaatı mesela benim yaşadığım zamanda çoktan inşa edilmişti; tamamlanalı 380 yıl oldu. Birde şu konuştuğun dil , ben arkeolog olduğum için Latince biliyorum ama benim zamanımda sadece Vatikan adında küçük bir ülkede konuşulan bir dildir. Papa’nın adını bilmiyorum çünkü benim zamanımda ki Papa’nın adı Franciscus.”

Theo’nun kafası iyice karışmıştı. Şaşkın gözlerle Liana’ya bakıyordu. Liana anlatmaya devam etti ;

“Bu gördüğün adaların hepsi evler ve insanlarla dolacak.” Kafasını göğe kaldırdı ve Ay’ı göstererek Theo’ya; “İnsanlar Ay’a bile gittiler benim yaşadığım zamanda.”

“Sen bir kahin misin ya da bir cadı?”

“Tüm bunları senin iyi bir insan olduğunu gördüğüm için anlatıyorum Theo ve bana yardım edebilecek tek kişi sensin…”

“İçimden bir ses doğru söylediğini söylüyor ama… Yani bu gelecekten gelme şöyle mi? Ben düne geri dönüp erken kalkabilir miydim; belki bu sayede Kostas’tan fırça yemezdim…”

“Evet ama hangi zamana gideceğimi ben seçmedim; bu şekilde çalışmıyor. Aslında bu olanlar bana saçma geliyor üç gün önce bana böyle bir şeyin olabileceğini söyleseler gülüp geçerdim ama şimdi buradayım, yaşadığım zamanın 380 yıl öncesi…”

“Hatırlıyorumda 10 yıl önce Danguria, bambaşka bir yerdi, 380 yılda çok daha fazla şey değişmiş olmalı.”

“Emin ol çok şey değişti; devasa binalar, gökyüzünde süzülen uçaklar ve şehirlerin korkunç gürültüsü. Keşke hiç değişmeseydi, her şey eski haliyle kalsaydı.”

“Yinede görmek isterdim, 400 yıl fazladan yaşamış gibi olurdum,” dedi gülümseyerek. “Ama ben 50’li yaşlarımı bile görebileceğimden emin değilim… Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Belki o tapınağı tekrar bulabilirsem bir şeyler deneyebilirim. Başka da bir seçeneğim yok.”

“Hava iyice serinledi, ben biraz daha çalı çırpı getireceğim ateş başında uyuruz bu akşam.” Theo kucağındaki çalılarla ağaçların arasından çıkıp geldiğinde Liana ateşin başında uyuya kalmıştı bile; yavaşça elindekileri yere bıraktı ve Liana’nın üzerini örttü.

Theo sabah Alexio’nun dürtmesiyle uyandı. Liana’yı uyandırmamak için kısık sesle konuşuyordu Alexio, “Biz beyimizi balık tutacağız diye bekleyelim o kızlarla aşna fişne peşinde. Seni aptal, bu kız da kim? Sana aklını başına topla dedikçe daha da eline yüzüne bulaştırıyorsun işleri.”

“Sandığın gibi değil, Boraki adasının sahilinde buldum onu, yaralıydı. Öylece bırakamazdım, eve de götüremezdim. Mecburen buraya getirdim.”

“Dün eve gitmedin öyle mi? Şimdi ne diyeceksin Kostas’a…”

Bu sırada Liana uyandı ve Alexio’yu görünce korkuyla geri çekildi. Theo onu sakinleştirmek için “Korkmana gerek yok Liana, o benim arkadaşım. Adada olduğumu görünce gelmek istemiş.”

Alexio kafasıyla Liana’ya selam verdikten sonra, çaktırmadan Theo’ya “Bu kız çıplak mı? Bana mı öyle geliyor?”

“Messina’lıymış orada balıkçı kadınlar böyle giyiyormuş; vücudu saran bir kıyafet. Kayığı alabora olunca denize düşüp Boraki adasına sürüklenmiş.”

“Yani çıplak değil öyle mi?..”

* * *

Theo hem Liana’ya kıyafet bulmak hem de biraz yiyecek almak için gizlice eve dönmeye karar vermişti. Kasabaya vardığında kayığını limana değilde, biraz daha uzaktaki gözlerden uzak koya çekip kimseye görünmeden eve varmayı başarmıştı. Günün bu saatinde Kostas balıkçı pazarına gittiği için evde sadece Roxian olurdu, o da Theo evi alıp götürse bile farkına varmazdı.

Theo yavaşça merdivenden çıktı ve temkinli bir şekilde mutfağa gidiyordu ki içeriden gelen garip sesle irkildi. Sesin geldiği odaya yaklaştığında kapının aralığından Roxian’ı gördü. O tombul kız küçük bir serçe gibi kanat çırpıp, zıplıyordu kasabın oğlunun üzerinde. Zavallı adam zevk almayı bir kenara bırak zar zor nefes alıyor gibiydi. Gördükleri karşısında şaşkına dönen Theo apar topar birkaç giysi ve mutfaktan yiyecek aldıktan sonra koşarak evden çıktı ama merdivenin sonundaki balık kovasını görmeyip takılarak düştü. Sesi duyan Roxian ve kasabın oğlu pencereden ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, yere saçılan yiyecekleri toparlamaya çalışan Theo’yu gördüler.

Theo yerdekileri alıp hızlıca kayığını bıraktığı koya doğru koşarken. Roxian, kasabın oğluna döndü ve “ Çabuk onu yakala Lino, babam bu olanları duyarsa ikimizi de öldürür.”

Lino, Theo’yu kovalıyordu ama aradaki mesafe kapanmadan Theo koya varmayı başarmıştı. Theo kayığına atlayıp kıyıdan uzaklaşırken Lino yönünü değiştirerek kayık bulmak için limana doğru koşmaya başladı. Koşarken ağacın altında şarap içen iki arkadaşıyla karşılaşınca; “Beni takip edin şu pisliği yakalamam lazım! Koydan denize açıldı,” diyerek onları da yanına aldı.

Limanda önlerine çıkan ilk kayığa atladılar ve hızla kürek çekmeye başladılar. Olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki Lino’nun yanındaki iki adam hâlâ şaşkındı.

“Ne olduğunu anlatsana Lino kimi arıyoruz?”

“Şu Theo adındaki gerzeği.”

“Hani şu nişanlısıyla işi pişirdiğin Theo’mu?

“Ta kendisi, beni iş üstündeyken gördü. Üstelik sanırım kız benden hamile.”

“Theo’nun gidebileceği tek bir yer var. Birlikte ona Juanita adasında derme çatma bir kulübe yapmıştık. Enayinin 5 gümüşünü almıştım, iki çivi çakıp.”

* * *

Theo kürek çekmekten bitkin düşmüştü ama adaya varmayı başarmıştı. Ağaç dallarıyla kayığını gizledikten sonra hızlı adımlarla kulübeye vardı ve nefes nefese kendini yere bıraktı. Liana onu gördüğüne sevinmişti ama nefes nefese bir anda ortaya çıkması tedirgin ediciydi.

Liana, “Dün anlattıklarımdan sonra deli olduğumu sanıp kaçtığını düşünmeye başlamıştım,” diyerek şarap matarasını Theo’ya uzattı.

“Asıl deli olan benim, az kalsın hayatımı mahvedecektim Roxian ile evlenip.”

“Öyle deme o tombul Roxian yatakta çok iyidir.” Bu Lino’nun sesiydi ve iki serseri arkadaşı ellerindeki bıçaklarla Lino’nun yanındaydılar.

“Vay vay vay… Theo’ya bak sen, biz tombul Roxian ile yatakta cebelleşirken o çıtı pıtı hatunlarla takılıyor,” dedikten sonra Lino kafasıyla yanındakilere Theo’yu yakalamalarını işaret etti. Bunu gören Theo hızlıca ağaçlığa doğru koşarak gözden kayboldu.

“Gidin getirin şu korkağı.”

Arkadaşları Theo’yu yakalamaya çalışırken bu sırada Lino Liana’nın yanına yanaşıp, elindeki bıçağı vücudunda dolaştırmaya başladı. “Sana neler yapacağımıza inanamayacaksın, bu bamya çüklüyle geçirdiğin günlere yazık.”

Tam bu anda Lino duyduğu sese döndüğünde elindeki kanlı taşla ağaçların arasından çıkan Theo’yu gördü.

Lino elindeki bıçağı kızın boğazına dayamıştı ki Alexio Lino’nun kafasına küreği indirdi ve onu yere yıktı.

Alexio, “Bunlar tekrar ayılmadan bir an önce uzaklaşalım buradan.” diyerek yerdeki Lino’ya bir tekme daha geçirdi.

Sahildeki diğer kayıkları kullanılmaz hale getirip denize açılmışlardı. Liana, Theo’ya döndü ve “Bir an beni öylece yüz üstü bıraktın sandım, o iki adamı nasıl alt ettin, ” dedi gülümseyerek.

Theo elini kürek çeken Alexio’nun omzuna koydu; “Alexio sağ olsun, bir tanesini kürekle yere yıktı, bende diğeri şaşkın şaşkın bakarken yerden taş alıp kafasına indirdim… Onların adaya geldiğini nerden gördün Alexio.”

“Adanın yanından geçerken sahilde iki kayık olduğunu görünce şüphelendim, göz atmak istedim. İyi denk gelmişim. Asıl sen anlat bakalım bu serseriler neden peşine takıldı.”

“Sorma, kıyafet ve yiyecek bir şeyler almaya gizlice eve gittim; meğer Roxian kasabın oğluyla yatıyormuş Kostas ve ben yokken. Roxian beni fark edince Lino’yu peşime taktı. O da arkadaşlarını yanına alıp beni buraya kadar takip etmiş.”

Alexio, “Vay be Roxian’dan böyle bir şey beklemezdim doğrusu. Neyse belki bu olay başka güzel şeylere sebep olur.” deyip kürek çekmeye devam etti.

Liana “Peki şimdi nereye gideceğiz, tekrar peşimize düşebilirler,” diyerek endişesini belli etti. İkisi de çaresiz bir şekilde Alexio’ya bakıyorlardı.

“Bir süre benim evimde kalırsınız, oraya gelmeye cesaret edemezler. Sonrasında ne olacağına bakarız,” dedi Alexio vakur bir şekilde.

Kayıkla bir süre daha yol aldılar ve iki küçük adanın ortasından geçtikleri sırada Liana bir anda, “İşte o adalar Theo.”, dedi heyecanla.

“Hangi adalar?”

“Sana bahsettiğim, tapınağın yanındaki adalar. Tapınak buralarda bir yerde olmalı.”

Alexio “Burada tapınak falan görmedim hiç. Hem ne tapınağıymış bu?” diye sordu.

Theo “ Anlatması gerçekten zor ama bu tapınak zaten denizin altında.”

“Denizin altında mı? Şu kutsal harabelerden mi bahsediyorsunuz yoksa? Bir kere midye çıkarmak için daldığımda görmüştüm.”

* * *

Alexio’nun bahsettiği noktaya varıp çapa attıklarında güneş batmak üzereydi ve deniz turuncu pembe göğü bir ayna gibi yansıtıyordu. Liana ile Theo denize daldıktan kısa bir süre sonra tapınağı buldular; girişinde eski rün harfleri, yosun tutmuş devasa sütunlar; hepsi Liana’nın anlattığı gibiydi. Tekrar yüzeye çıktıklarında nefesleri tükenmek üzereydi. Theo tapınağı bulduklarına sevinmişti ama içinde tarif edemediği bir başka duygu daha vardı; iki gündür Liana ile biraradaydılar ve varlığının ona huzur verdiğini hissediyordu; Roxian’ın yanındayken hiç böyle hissetmemişti. Liana heyecanla Theo’ya sarıldı, “Sen olmasan burayı asla bulamazdım…” dedikten sonra veda eder gibi elini kaldırdı ve bir anda kendini tekrar denize bıraktı. Tapınağın olduğu yerde denizin içinden gelen mavi bir parıldama yansıdı yüzeye ve sonrasında birkaç kabarcık belirdi; Theo anlamıştı, Liana’nın anlattığı her şey doğruydu. O gelecekten gelmiş ve şimdi tekrar kendi zamanına dönmüştü.

Tüm bu olan bitene Alexio hiçbir anlam veremiyordu; “Bu kadar nefesini tutması imkansız ona yardım etmeliyiz,” dedikten sonra Theo bir süre düşündü ilk kez kalbi ona bir şeyler fısıldıyordu ve bu kez kalbini dinlemeye karar vermişti; o da tekrar denize daldı. Theo yüzerek tapınağın avlusunun olduğu bölüme vardığında artık nefesi tükenmek üzereydi. Avlunun ortasındaki çarka doğru ilerledi; çarkın üzerindeki rün harfleri mavi ışıklar saçarak parıldıyordu. Theo bir süre düşündü ama artık başka bir seçeneği yoktu eğer çarktan geçmezse nefesi yüzeye çıkmaya yetmeyebilirdi. Çarkın içine doğru yüzdü ve tam içinden geçerken çarkın içini mavi bir ışık kaplayarak Theo’yu içine çekti.

Liana güzel bir elbise giymişti ve elindeki şarap kadehini Theo’ya uzattı. “Gerçi sizin oradaki şaraplar kadar güzel değil ama gelecekte bundan daha iyisini bulamazsın.”

“Gelecek mi?”

Liana bulundukları odanın perdelerini yana doğru açtı ve işte gelecek Theo’nun karşısındaydı. Gökdelenler, gökyüzünde süzülen bir uçak ve şehrin araba kornalarıyla süslü uğultusu. Theo heyecanla yattığı yerden doğrularak pencereye doğru yürüdü. Şehir gerçekten de inanılmaz görünüyordu. Theo birden garip bir ses duydu, sonra karşısındaki her şey yavaş yavaş kumdan kaleler gibi dağılmaya başladı. Dev gökdelenler olduğu yere çöküyor ve yok olurken etrafa büyük toz bulutları yayılıyordu.

“Theo! Theo… Uyan.”

Theo kendine geldiğinde hâlâ tapınağın avlusundaydı ama bu kez tapınak denizin içinde değil uçsuz bucaksız bir çölün ortasındaydı ve Liana endişeli gözlerle tapınağa doğru yaklaşan kum fırtınasını izliyordu. Tapınağın ortasındaki çark sanki rüzgârdan güç alıyormuş gibi dönmeye başlamıştı ve fırtına yaklaştıkça çarkın hızı da artıyordu…

“ Zamanın kumları savrulduğunda ve Auris’in kutsal çarkı döndüğünde; Kumların ortasında bir deniz doğar adı Aquanis.”

Kenan Demir

1981 yılında Trabzon’da doğdum. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım bölümünde öğrenim gördüm. Yazdığım fantastik ve bilim kurgu temalı öyküler Kayıp Rıhtım, Öykü Seçkisi ve çeşitli dijital mecralarda yayınlandı. İstanbul’da yaşıyorum ve Kıdemli Arayüz Tasarım Uzmanı olarak çalışıyorum.

Aquanis” için 4 Yorum Var

  1. Öykünün konusu güzeldi fakat işlenişte biraz hatalar vardı, bazı yerler çok hızlı geçiyordu; mesela adamlar theo nun peşine takılıyor theo adaya gelip konuşmaya başladığı anda arkasından çıkıyorlar gibi, bazı yerlerde de kafa karışıklığı oluşturan unsurlar vardı mesela, theo ve lino çarktan geçtikten Sonra theo nun gelecekteki dünyayı rüyasında görmesi, gelecekteki dünyayı daha önce uyanık halde hiç görmemiş biri rüyasında nasıl görebilir, bunun açıklaması varsa öyküye de dahil edilmeliydi. Dediğim gibi kurguda biraz sıkıntı vardı onun harici güzel bir öyküydü, konusu da ilgi çekiciydi. Benim öyküde görebildiklerim bu kadar
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle selametle…

  2. Zaujas dedi ki: dedi ki:

    Öyküyü okuduğun ve yorum yazdığın için çok teşekkür ederim. Theo’nun geleceği gördüğü rüyada gelecekteki dünyayı bilmediği için, kendi hayalinde canlandırdığı dünyayı görüyor ama bu kısımla ilgili bir açıklama yazmam gerekirdi haklısın. Bunun bir nedeni de orta kısımlardan çıkarttığım bir paragraf. Bu paragrafta Liana ve Theo gelecekle ilgili biraz daha detaylı konuşuyordu ancak öykü çok fazla uzadığı için bazı bölümleri çıkarma gereği hissettim.

    Kovalamaca konusuna gelirsek açıkcası biraz hızlı olması bilinçli bir tercihti ama çok hızlı olmuş olabilir :slight_smile:

  3. Selam,
    Sıcak samimi ve hoş bir öyküydü. Zaman yolculuğu öykülerini ayrıca severim. Bir açıdan birçok materyalden beslenmiş gibiydi bir açıdan da çeviriye benziyordu ama italyan/latinlerin de türk gibi konuşmaması açısından bu bir övgü.

    Roxian’a biraz fazla yüklenilmiş yani theo ondan ayrılacak/aldatacak diye kızı biraz yakmışsınız :grin:

    Sonu biraz hızlı gelmiş ben hatta Theo rüya görüyor değil o gelecek gerçekten yok oldu sandım. Burada sizin bir hatanız yok edasen tempo hızlanınca başım döndü.

    Esasen bu tarz öykülerde 5.000 kelime az. Bu sınır hızlandırıyor tempoyu.

    Yazdıklarımı öyküyü ciddiye aldığım icin yazdım yoksa büyük bir keyif ve merakla okudum.

    Elinize sağlık

  4. Zaujas dedi ki: dedi ki:

    Beğenmene sevindim, aslına bakarsan temponun sonradan hızlanması biraz acemilikten kaynaklı, hani kağıda yazmaya başlarsın; ilk harfleri büyük, geniş geniş yazarsın ama kağıdın sonuna yaklaştıkça sığmayacağını anlar ve dar, daha küçük harflerle bitirirsin ya, işte bu duruma çok benziyor. Yazdıkça oturacak bir şey sanırım ama öncelikli işim yazmak olmadığı için çok yavaş ilerliyorum. Okuduğun ve yorum yazdığın için teşekkürler.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!