Öykü

Aynadaki Yolcular

Aksayan ayağını ardı sıra sürüyerek, bahçedeki ayrıkotlarının arasından süzüldü Toprak. Tanıdık bir keyif hücrelerine dağıldı. Havanın büyülü akımı, etrafında görünmez bir çember oluşturup, onu kuşattı. Sanki burada, evinin bahçesinde, dinginlik onun kamçısıydı. Yaşama dair ne varsa, sanki tam burada güzeldi.

Sandaletlerini çıkardı. Ayakları çimenin tazeliğine bulanmalıydı. Biraz daha yürüdü. Mevsimi henüz gelen kamelyaların, açmaya yüz tutan tomurcuklarını yokladı çocuk parmaklarıyla. İncitmekten korkarak, nefes almaktan hallice soluklandı kokularını. Kokularının sarhoşluğuyla, başını soluk mavi gökyüzüne çevirdi.

Ilık bir rüzgâr, biraz ileride duran incir ağacının yapraklarını hışırdattı. Ağaç, daha önce binlerce kez söylenmiş bir şarkıyı mırıldanarak, zamanı dolan bir güzel inciri, Toprak’ın ayaklarının dibine bıraktı. Eğilip avuçlarının arasına aldı onu. Dallardaki diğer incirlere çevirdi başını. Birçoğu henüz yeşil, sert ve yemeye hazır değildi. Ne garipti… Aynı ağacın dallarında, aynı kökten büyüyen meyveler, kendilerini nasıl da ayrı ayrı tamamlayabiliyorlardı.

Düşüncelerinin içinde yüzerken, gölgeli bir bulut kapladı üzerini. Aklındakilere son kulacını atıp, yüzüne konan özgür yağmur damlasına dokundu. Onun dokunuşu ile, saydam ıslaklık parmaklarına ve yanaklarına dağıldı. Bir küçük damla, aslında ne kadar kalabalıktı. Ne de olsa kendi bulutunda, kendi evrimini tamamlamış bir damlaydı o. Bir ağacın dalından düşen incirden ne farkı vardı ki? Sahi, Toprak’ın tamamlanışı ne zaman gerçekleşecekti? Özgürlüğün çanları, ne zaman onun için çalacaktı?

Yağmur damlaları ardı ardına inerken üzerine, avuçlarındaki inciri ikiye böldü. Kabuğunun ardında bir sürü sır saklarcasına nasıl da karışıktı içi. Sakince yedi onu. Kabuğunu çöp kutusuna atarken, birkaç dakika önce ağaçta yaşam saçan mor meyvenin ölümünü izlediğini hissetti. Belki de bazen, oldum sanmak esasen ölmekti…

Kaygılarını da alıp, yağmur damlaları ile çamurlaşan bahçeyi biraz daha adımladı. Az ileride, birkaç kırıntı bulan karıncaların koşturmasını gördü. İki aylık ömürlerini bu çetrefille geçirirken, kışı göremeyeceklerini acaba biliyorlar mıydı?

Sırtına inen sert bir damlayla hem kaygılarını hem sorularını silkeledi. Yeni bir soru tam bu sırada aklına yerleşti. Onu böylesi acıtan yağmur, karıncaları derinliğinde boğmaz mıydı? Aksayarak gitti yanlarına, yuvalarının kapısına, uzaktan taşıdıkları yiyecekleri bırakıverdi. Artık o kadar yol yiyecekleri taşımak zorunda değillerdi. Karıncalar boşlukta kalmışçasına bakındılar etraflarına. Az önce buraları kaplayan yiyecekler neredeydi acaba? Hızla geri dönmeye başladılar. Kimi yağmurun suyunda, kimi yeni oluşan balçıkta can çekişti. Yol bulanlar döndüler yuvalarına.

Toprak, çocuk gövdesini eğdi üzerilerine. Onlar ölüme dalmasın diye, gövdesinden sığınak yaptı. Yağmur dinerken, küçük çocuk sırılsıklamdı.

Adını duydu az biraz uzaktan. Biri onu çağırıyordu. Omuz silkti. Saçlarından yüzüne düşen damlaları savuşturdu elleriyle. Bedenine yapışan tişörtünü çıkarıp, incir ağacının dibinde sıktı suyunu. Ayakları çamura bulanmıştı. Bata çıka bahçenin içinden yürüdü. Asfalt zemine varınca, adını çağıran sesi yeniden duydu. Abisiydi bu. Aynı kökten var olduğu, aynı dalda büyüdüğü; ama kendisinden çok başka bir meyve olan abisi.

“Şu haline bak!” dedi onu görünce.

Gözlerine aniden oturan kızgınlığı seçebildi Toprak. Çamurlu ayaklarını, ıslak sandaletlerine geçirdi. Tişörtü omzuna atıp, abisinin gözlerinin içine baktı. “Ne varmış halimde?”

“Leş gibisin! Annem almaz seni böyle eve! Yağmurdan kaçmak aklına gelmedi mi?” Toprak’ın aksayan bacağına baktı. Yüzünden alaycı bir ifade geçip gitti. “Yoksa kaçamadın mı?’

Bu sırada bahçe duvarında bir hareket fark etti çocuk. Karşı evin beş yaşındaki kızı, sarı, uzun saçlarını, duvarın iç yüzeyine doğru sarkıtmış onlara bakıyordu. Onu görmemişçesine, abisiyle konuştu.

“Kaçmadım. Karıncalar ıslanıyordu. Onları korudum.”

Abisi ağzını kocaman açıp, kendini kaybedercesine gülmeye başladı. Sakinleyince sordu. “Nerede onlar göstersene bakayım.”

Toprak, parmağını kaldırıp az ilerideki yuvayı gösterdi. Abisinin gözlerindeki kötülüğü fark ettiğinde, pişmanlıkla parmağını başka yere çevirdi. Ama artık çok geçti. Abisi bahçeyi parmak uçlarında adımlayarak yuvanın yanına vardı. Ayakkabısının ucunu karıncaların üzerinde gezdirdi. Yetmedi, üzerlerini çamurla örttü. Hayvanlar ölüme bulandı.

Toprak koştu, koştu koşmasına da, aksayan ayağı tökezletti onu. Boylu boyunca çamura gömülürken, abisinin yanından geçip gittiğini gördü. Küçük kız şaşkınlıkla onlara bakıyordu. Toprak onun uzaklaşışını izlerken, yeniden abisini duydu.

“Eve temizlenmeden gelme. Annem alırsa bile ben almam seni içeri…”

* * *

Bedenini saran çamuru, az önce çıkarttığı tişörtüyle temizleyerek, bulandığı balçığın içinde ayaklandı. Bata çıka, aksayan ayağını tutarak bahçenin toprak zemininden uzaklaştı. Sanki durmadan koşturan ruhunun ve ona ayak uydurmak isteyen bedeninin prangasıydı ayağı. Aniden hızını kesen, onu çaresizlikle sarmalayan, kendine duyduğu ya da duymayı ümit ettiği güveni yerle yeksan eden bir çıbandı.

Öyle olmasaydı karıncaların ölümünü izlemek zorunda kalır mıydı hiç? Ya da dümdüz bahçede yere çakılmayı başarır mıydı? Veyahut insanlar ona baktıklarında, ona dair herhangi bir şeyi görmeden önce, ayağında takılı kalırlar mıydı? Ah ne çok isterdi Toprak,bambaşka bir hayatın içinde var olmayı…

Abisinin son sözleri, davula vuran tokmak misali zihnine çarptı yeniden.Eve gitmeyecekti… Peki, ne yapacaktı? Böyle mel’un günlerde yaptığı gibi, babasının garajına gidip, ondan yadigâr kalan son şeye sarılacaktı. Beraber geçirdikleri kazada, onu aksak, babasını bedensiz bırakan, yıllardır kullanılmayan arabada puslanacaktı. Pastan isten gözükmeyen eski dost, sırtını sıvazlamak için tam orada, üstü tozlanmış beyaz -kefen misali- bir örtünün ardında onu bekliyor olmalıydı.

Islak tişörtünü ağaç dallarından birine gelişigüzel asıp, evin garajına giden, derme çatma asfaltlanan yolu yürüdü. Garajın gıcırdayan demir kapısını araladı. Ardı sıra kapıyı geri kapattı. Az ileride duran ve kazadan sonra tüm yaralarıyla inzivaya çekilen arabanın üzerindeki örtüyü çekip aldı. Ön koltuklarda yıllardır duran kırık cam parçalarına bakıp, sağlam kalan arka tarafın kapısını araladı. Çocuk bedenini içeri sokup, kapının yavaşça kapanışını dinledi. Bedeni cenin pozisyonuna geldiğinde, yaşadığı hiçliği düşündü. Babasının ölümünü kabullenemeyen annesinin, tüm yüklerinin üzerine binen yüküydü o. Çalışan, eve katkı sağlayan abisinin yanında, işe yaramaz bir aksaktı.

Artık ebedi bir uykuda olan babasından ya da şu an içinde oturduğu bu hurdadan ne farkı vardı? Bunu düşündüğü an, arabanın direksiyonunun yanında bir düğmenin ışığı parlayıp söndü. Ya da Toprak’a öyle geldi. Belki de araba, bende yara aldım ama yaşıyorum, demenin bir yolunu arıyordu. Gözlerini kırpıştırıp, bakışlarını yeniden parlamasını beklediği ışığa çevirdi. Birkaç saniye sonra, hurda yeniden işaretini verdi.

Toprak, karnına kadar çektiği ayaklarını serbest bıraktı. Doğrulup düğmenin üzerine parmağını koydu. Gözlerini sımsıkı kapatıp, hafifçe düğmeye dokundu. Ve o an, garip bir döngünün içinde savrularak, bir hortumun içinde dönmeye başladı. Ama sanki bedensizdi. Bir kuş kadar hafif bir şekilde, kendisinden çok daha güçlü bir yaratımın etkisinde savruluyordu. Sonra, yavaşça durdu… Ayakları, mıknatısla çekilmişçesine zemini buldu. Gri bir boşluktaydı. Bakışlarını etrafındaki huzmede gezdirdi. O sırada, karşısında aynalar belirdi. On iki ayna vardı. Tam yaşı kadar… Her birinde ayrı bir Toprak duruyordu. Bir yaşından, on iki yaşına kadar olan, tek bedende geçirdiği zamansal evrimin temsilcileri…

Şaşkınlık tüm yüzüne yayıldı. Korku ve karmaşa içinde, tereddütlü bir adım attı. Sonra, ayakları yolu kendiliğinden buldu. Bebekliğinin yansıdığı aynanın önüne gitti. Bir yaşındaki halini izledi. Henüz yürümeye başladığı düşmekten çürüyen dizlerine baktı. Saçları altın sarısıydı. Üzerinde bordo bir salopet vardı. Muhtemelen abisinin olmalıydı. Toprak yeni bir şey giydiğini hiç hatırlamıyordu çünkü.

Sonra beş yaşındaki haline doğru yürüdü. Saçları biraz daha koyulaşmıştı. Yüzünde kendine son derece güvenen bir çocuğun ifadesi vardı. Muzur bakışları, az önce yaptığı bir yaramazlığı haykırmak istercesine karşıya bakıyordu. Diz altı, koyu renk bir şort ve lekelerle dolu bir tişört vardı üzerinde. Gülümsedi Toprak. Ah o zamanlar, aksamadığı zamanlar, kim bilir nasıl da koşuyordu?

Aynadaki tüm Toprak’ları gözleri dolu dolu izleyerek, sekiz yaşına ilerledi. Aksamadan, bedeninde implant taşımadan duran son halini izledi. Umut dolu bakışları ile, güzel günlerin hayalini kuruyor olmalıydı. Sıradandı… Her çocuk gibi… Mutlu, huzurlu ve bir parça yaramaz. Artık iyice koyulaşan saçları, gözlerinin önüne düşmüştü. Genişleyen kemik hatları ile, zayıf ama belirgin omuzları vardı. Üzerinde yine abisinden kalan, kendisine bir beden büyük gelen koyu mavi bir tişört duruyordu. Toprak, bu görüntüsünden kısa bir zaman sonra, sahip olduğu varoluşu tam anlamıyla kaybedecekti. Keşke o an, bunu biliyor olabilseydi…

İçinde garip bir duygu baş verdi. Dönmek istiyordu. O güne, o bedene taşınmak istiyordu. İç çekti. İpini koparan bir damla, yanağına doğru süzülüverdi. Ve sonraki an, aynadaki sekiz yaşındaki hali, gözlerini ona çevirdi. Kendinden emin bakışları, örtülü bir tebessümle süslendi. Şimdikinden daha minik parmaklarını uzattı. Eli aynanın dışına taştı. Toprak, sekiz yaşındaki bedeninden uzanan eline baktı. Aynadaki aksı, başını sallayıp, “Hadi,” diye mırıldandı. Çamurları kurumuş elini uzattı daha küçük haline. Sonra kaçamak bir bakışla, ondan sonra gelen dört aynaya baktı. Sıradaki diğer yaşlarına… Yüzlerinde kaybolan çocukluğunun ifadesi vardı. Bir daha koşamayacak, bisiklet süremeyecek, top oynayamayacak, babasına sarılmayacak olmanın derin izleri… Tereddüdünü sildi. Belki elini ona uzatırsa, o günkü benliğine dönebilirdi. Peki bu mümkün müydü? Babasını ondan alan arabanın armağanı olabilir miydi bu? İç çekti ve sekiz yaşındaki bedeninin parmaklarına dokundu. Buz gibi olacağını düşündü; ama ılıktı. Elleri kavuştuğunda, aynanın içine hızlı çekildi. Ve az önceki gri huzmenin içinde, yeniden, öncekinden daha büyük bir hızla savrulmaya başladı…

Savruluşu son bulduğunda, başı hızla yere vurdu. Sersemledi. Düştüğü yerde hafifçe doğrulup, etrafındaki fluluğa baktı. Görüntü yavaş yavaş netleşirken, üzerindeki tişörtü seçebildi Toprak. Sekiz yaşında, ona bir beden büyük gelen mavi tişörtün içindeydi! Ayağa kalktı. Aksamıyordu! Delice bir kahkaha attı! Artık emindi! Sekiz yaşındaki bedeninin içindeydi. Geçmişteki bedenine dönmüştü! Evet, kesinlikle öyle olmuştu. Sevinçle koştu. Bomboş bir arazide, otların, ayçiçeklerinin arasında sağa sola savruldu. Hızla zıpladı. Otların içinde yuvarlandı. Eğer onun sağlam bedeni geri geldiyse, babası da dönmüş olabilirdi! Etrafındaki boşluğa baktı. Biraz ileride beliren açık gri sis, yavaşça tüm yüzeye yayıldı. Adım seslerini duydu Toprak. Zayıf ve titrek… Sonra bir beden gördü. Babası mıydı?

Sanrısını hırpalayan, bir kadının sesi oldu. Toprak uzandığı yerde hafifçe ayaklandı. Gri sis dağıldı. Gördüğü şey, kesinlikle beklentisini karşılamıyordu. Başucunda bir kuş duruyordu! Devasa bir kuş! Toprak, gözlerini sımsıkı kapatıp açtı. Korkuyu iliklerinde hissederken, belki de hurdaya geri dönmeliyim diye düşündü. Kuş, iri kirpikleri, dağınık saçları ve sanki rujlanmış gibi duran dudaklarıyla ona bakmayı sürdürdü. Olması gerekenden en az bir metre uzundu. İnce bacaklarıyla bir iki adım atıp, “Gel,” dedi, “seni bizim dünyamızdakilerle tanıştıracağım.”

Toprak, koşamadığı son dört yılını okuyarak geçirmişti. Tanımadığı herhangi bir hayvan yoktu. Bu kesinlikle, olması gerekenden çok daha iri bir sekreter kuşuydu. Ve eğer bilgileri ona ihanet etmiyorsa, ölümcül derecede tehlikeliydi…

* * *

Devasa ağaçların arasından yürüyen sekreter kuşunun ardı sıra adımlıyordu küçük çocuk. Boyu, neredeyse onun yarısı kadardı. Ayakları ona ait izleri toprağa bırakırken, gözü diğer adımların üstü topraklanmış haline kaydı. Birbiri üzerine binen izlerin arasında, neredeyse tüm hayvanların geçişlerini sezebiliyordu. Sadece onun adımları yeniydi. İnsan izlerini bırakan ilk oydu…

Sekreter kuşu, gagasını havaya dikip, uzun boynunu ona çevirdi. Gür kirpiklerini sarsacak kadar hızlı şekilde gözlerini kırpıştırdı. Ve sonra, tam bedenine yakışan bir kadın sesi ile konuşmaya başladı.

“Ah hadi, daha hızlı! Tembel hayvanların kazandığı tek yarış, seninle olan olabilir!”

Toprak, nereye gittiğini bilmeden ve aynı dili konuştuğu kuşun şaşkınlığıyla adımlarını hızlandırdı. “Peki,” dedi, “bu izlerin arasında tembel hayvanınkiler var mı?”

“Elbette!” Kuş hışımla durdu. Bu ani manevra ile Toprak’ın gövdesi, onun kalçasına çarptı. “Dünyamızdaki her canlının izleri var burada! Sadece şey hariç…”

Ağzına dolan tüyleri tükürüp, mavi tişörtünü silkeledi. “Ne? İnsan mı?”

“Ah evet! Homo türüne ait herhangi biri yok burada.”

Toprak, kuşun sürmeli gözlerinde garip bir güven sezdi. Belki de onun için, sandığı kadar tehlikeli değildi. Nereye gittiklerini, içinde bulunduğu anın gerçekliğini sorgulamak istedi.

“Neden peki? Burası neresi? Siz kimsiniz?”

Gagasını hızla sırtına batırıp, kendini kaşıdı. Silkelenip Toprak’a baktı. “Alternatif evrenin canlılarıyız. Senin dünyanın ütopyasıyız. Ve senin geldiğin yer, bizim distopik bir siluetimiz.”

Küçük çocuğun yüzünde derin bir kaygı belirdi. Şu aynalar, hurda araba neredeydi? Geri dönmesi mümkün müydü? Kuş, onun korkusunu sezip ardına döndü. Gagasının ucu ile başına hafifçe vurdu.

“Homo türleri, bizim gezegenimizde yüzyıllar önce yok oldu. Biz o andan sonrasında kendi evrimimizi yaşadık. Ağacımız bol olduğu için daha fazla oksijen aldık ve çok büyüdük. Besinlerimizi adaletsizce paylaşmadığımız için daha sağlıklı kaldık. İnsanların avına yenik düşmediğimiz için, türlerimizin çoğunu yitirmedik. Siz dünyanızı karanlığa boğarken, biz kendimizinkini renklendirdik.”

Kuş boynunu yerdeki toprağa çarpıp kaldırdı. Gagası ile ileride beliren renk cümbüşünü gösterdi. Ağaçkakanlar, aynı hızda gagalarını ağaç gövdelerine vurdu. Aslanlar kükredi. Kaplumbağalar tiz bir ıslık çaldı. Margay kedileri toprağı kazdı. Yılanlar, ağaç dallarından uzanıp çatallı dillerini tıslayarak çıkardı. Orangutanlar yumruklarını hızla göğüslerine vurdu. Geri kalan tüm hayvanlar bu ritme eşlik etti. Ve küçük çocuk, bugüne dek duyduğu en güzel müziğin çalınışını dinledi.

Sekreter kuşunun ardı sıra, ormandaki canlıların arasına karıştı. Korkuyordu. Ama garip bir şekilde zevk de alıyordu. Yılanlardan biri, dilini onun yüzüne kadar yaklaştırdı. Toprak geri adım atamadı, dondu kaldı. Tıslamaların arasından, “Hoş geldin,” duyabildi çocuk. Başını sallayıp yürüdü. Tüyleri alabildiğine parlak bir goril, kollarını sallayarak ona doğru sokuldu. Boyu neredeyse iki katıydı! Kocaman eliyle, küçük çocuğun saçlarını okşadı. “Aç mısın?”

Deli gibi açtı! Ama ne yiyeceğini kestiremediği için, başını iki yana salladı. Eve dönünce yerdi. Sahi eve dönebilir miydi?

Ardındaki iri ağacın dalı titredi. Omzunun üzerinden ardına döndü. Avcı evrimi ile gözbebekleri dikey şekilde gelişen leopar ona bakıyordu. Patisi, Toprak’ın omzundaydı. “Ağaçlar senin için bir sürü besin saklıyor. Dilediğini koparıp ye. Herkes kendi yemeğini kendi avlar bizde.” Gözbebekleri büyüdü. “İncir sever misin?”

Buraya gelmeden önce yediği son besini, dalından düşen inciri düşündü. Leopar sanki bunu biliyordu. “Dalından düşenleri yerim,” dedi, “Ben avlanmıyorum.”

Bir Margay kedisi, patileriyle yüzünü örtüp, yerde yuvarlandı. Silkelenip kalktı. “Avlanmak zorundasın. Duran bir ağacı avlamak, kaçan bir hayvan kovalamaktan çok daha kolay! Hadi! Doyur karnını!”

Toprak etrafa baktı. Ne yiyebilirdi? Biraz ileride, samanların arasında duran küçük yumurtaya ilişti gözü. Onu güneş alan bir yerlere koysa, mis gibi yerdi. Devasa hayvanların, dalları iri ağaçların arasından süzüldü. Yumurtayı avuçlarının arasına alıp gülümsedi. “Onu yiyebilirim!”

Yavru bir Mirket, yaklaştı çocuğa. Hınzır bir gülümseme ile yumurtayı okşadı. “En zoru avlayarak mı başlıyorsun buradaki hayatına?”

Toprak, gözlerini kırpıştırdı. Dudak büküp, yüzünü düşürdü. “Bence en kolayı! Bir ağaca tırmanmam, birini öldürmem gerekmiyor. Pişirip yiyeceğim.”

Tüm ihtişamı ile oturduğu yerden kalkan Okapi, türüne ait enteresan bir ses çıkardı. Boyu neredeyse dört metreydi! Toprak, onun yanında bir karınca gibi kalan bedeninin titrediğini hissetti. Sırtını ağaca dayayıp, Okapi’nin zürafayı andıran yüzüne baktı. Güzel hayvan, iri dilini çıkarıp, çocuğun yüzünü yaladı. “Bir de pişireceksin öyle mi? İnan bana, hiç tavsiye etmem. Annesi geldiğinde, seni buna pişman eder.”

Toprak avuçlarında duran yumurtaya baktı. Ardından Okapi’ye döndü. “Tavuk mu? Bana ne yapabilir ki?”

Boynuzlarını sallayan Sayga, onlara doğru yürüdü. Çirkin burnunun ardında, güzel bakan gözleri vardı. “Tavuklar siz insanların elinde, bir üretim ağının içinde olması gerekenden çok daha fazla yayıldılar senin dünyana. Oysa bizde durum bu değil. Tavuklar bizim azınlığımız. Ve avuçlarındaki bu yumurta kesinlikle bir tavuğa ait değil.”

Sayga sözünü bitirir bitirmez, üstlerine bir gölge düştü. Ormanın renkleri gri bir karanlığa gömüldü. İri kanatların sesleri, büyük bir çığlıkla bölündü. Toprak’ın elindeki yumurta avuçlarından kurtuldu. Ve tüm hayvanlar, sanki ağır çekimde yere inen yumurtaya baktılar. Daha büyük bir çığlığın ardından, havada beliren bir ateş topu gördüler. Hepsi yuvalarına sığındı. Ağaca tırmanabilenler gövdelerde saklandı, toprağı kazanlar, yeraltına indi. Mağaralar doldu taştı. Toprak’ın mavi tişörtünü çekiştiren sekreter kuşu, onu ağaçlardan birinin ardına sakladı.

Dev pençeler yere indi. Toz havalanırken, kanatlarını iki yanında birleştirdi. Yemyeşil kabuksu derisini gererek, ucu çatlayan yumurtaya eğildi. Toprak, onun bir ejderha olduğunu o zaman fark etti.

Ejderha, başıyla yumurtanın kabuğunu soydu. Küçücük yumurtadan, en az yarım metre boyunda bir yavru ejderha çıktı. Rengi turuncuydu. Derisi henüz yumuşaktı. Gözleri saydam gözkapakları ile kapalıydı. Perdeli gözlerini seçmek, bu yüzden oldukça kolaydı.

Küçük çocuk, sekreter kuşunun boynunu tuttu. Onu kendine yaklaştırıp fısıldadı. “O yumurtadan, bu kadar büyük bir şey nasıl çıktı? Ve… Ejderhalar gerçekten var mı?”

“Ah! Doğa insan eli değmediğinde ne kadar da farklı değil mi çocuk? Bizim evrimimiz, doğamıza kemiksiz ejderhalar verdi. Minik yumurtalarda yaşayan ve hepimizden daha güçlü olan ejderhalar!”

“Peki, neden yumurta buradaydı? Neden saklamamıştı?”

“Uçarken düşürmüştü. Almak için döndü.”

Ejderha, yavrusunu sırtına bindirip, kanatlarını araladı. Başını göğe çevirip, havalandı. Gökyüzü aynı grilikle puslanırken, hayvanlar inlerinden çıktı.

Yaklaşık yarım metre boyunda bir Peygamber Devesi, ayaklarının üzerinde kalkıp, ellerini Toprak’ın bacağına dayadı. Sekreter kuşu gülümseyerek, onu gagasıyla itti. Toprak şaşkınlıkla iri böceğe baktı. Yüzündeki beş gözü ve yüz seksen derece dönebilen kafasıyla korkutucuydu. “Ne yapmaya çalışıyor?” dedi sekreter kuşuna.

Kuş tebessüm etti. “Seni avlamaya çalışıyor. Onun için iri ufak fark etmez. Herkese kafa tutar!”

Toprak tebessüm etti. Sonra, onu misafirperverlikle karşılayan hayvanların arasından yürüdü. Tüm gün dalından düşen elmaları, şeftalileri, kayısıları yedi. Hiç görmediği meyvelerle, sebzelerle tanıştı. Bazısı öyle doyurucuydu ki, midesi hem dingin kalıyor hem de açlığını unutuyordu. Hayatının en güzel günlerinden birindeydi. Hayvanların şarkılarını dinliyor, onların dünyasında -kendi dünyasından çok daha farklı olan- keyifle dolaşıyordu.

Güneş çekilirken, sekreter kuşu yeniden yanına geldi. “Hadi,” dedi, “artık uyku vakti.”

Küçük çocuk etrafa bakındı. “Ben nerede yatacağım,” diye fısıldadı.

Sayga, çirkin burnuyla onu dürttü. “Kendi yatağında elbette! Eve dönme zamanın geldi.”

Yavru Mirket, tatlı tatlı sokuldu yanına. Başını çocuğun koltuk altına soktu. “Gitmek zorunda mı? Bizimle kalabilir mi? Onu çok sevdim!”

“O senin oyuncağın değil!” diye payladı onu anne Mirket, “Tüm canlılar özgürdür! Onların nerede kalacağına bir başkası karar veremez!”

Kendi dünyasını düşündü Toprak, avlanan, zevk için öldürülen, kürkleri için şişmanlatılıp katledilen hayvanları, süt dolu memelerini bebekleri ememeyen anne inekleri, hayvanat bahçesine tıkılan ve yaşamdan koparılan canlıları, evcilleştirilen ve yaşam alanları kalmadığı için evlerde bakılmaya mecbur kalınan kedi ve köpekleri, insan deneylerinde can çekişen nicesini… Keşke kendi dünyası da böyle olsaydı. Keşke burası onun dünyası olsaydı…

“Belki kalmak istiyor,” dedi yavru Mirket, “ona bir soralım?”

Okapi, iri gövdesini sallayarak geldi. Çizgili bacaklarını kıvırıp yere uzandı. “İnsan bizim için tehlikeli bir canlı sevgili Mirket. Toprak, karıncaları kurtarmaya çalışmasa, incir için üzülmese onu buraya davet etmezdik. Ama dahasına izin veremeyiz!”

“Nasıl yani,” dedi Toprak, “siz benim dünyamı görebiliyor musunuz?”

Leopar ağaçtan hızla atladı. Silkelenip, kısa tüylerinin bir kısmını etrafa savurdu. “Alternatif evrendeyiz. Aynı zamanın değişik evirilmiş haliyiz. Senin dünyandan haberdarız.”

“Kuantum,” dedi Toprak, “Öyle mi?”

Goril, elini onun omzuna dayadı. “Sizde adı buysa, evet o. Geçişimizi sağlayan tek şey, babanın hurda arabasındaki o düğme. Buradan oraya geçmek daha meşakkatli tabi. Aynalardan geçip, arabaya varıyoruz. Ama bunu gerçekleştirebilen hayvan sayısı oldukça az. Bazen kediler, bazen kuşlar, bazen köpekler, bazen de karıncalar yapıyor yolculuğu. Daha farklı türdeki bir hayvan oldukça ilgi çeker çünkü.”

Küçük çocuk, kendi dünyasındakinden daha iri gözüken köpeklere baktı. “Ama bu halleriyle onları diğerlerinden ayırt etmek pek de zor olmaz,” diye mırıldandı.

Başını iki yana salladı Goril. “Ayna,” dedi, “onları daha küçük bedenlerle sizin gezegeninize gönderiyor. Seni bize anlatan da, bugününü izleyen bir karınca yolcumuz oldu.” Bedenine büyük gelen kollarını sallayıp, koltuk altlarındaki bitleri temizledi. Derin derin nefeslenip devam etti. “Çok eski bir araba değil mi o? Senden önce o da gelirdi buraya. Sana anlatmamış olması inanılmaz!”

“Kim?” dedi Toprak, “Babam mı?”

Aslan kükreyerek yanlarına geldi. Hepsi birkaç adım geri çekilip ona yer açtılar. “Bir tek o gelirdi. Baban iki evren arasında geçişi keşfeden kişiydi. Eğer herhangi birine söylemiş ya da sezdirmiş olsaydı…”

Mamut’un ardından bakan fil, iri kulaklarını savurarak başını salladı ve aslanın sözünü tamamladı. “O zaman burası da senin dünyana dönerdi.”

Okapi başını salladı. “Şimdi evine git. Gelmek istediğin zaman, düğmeye dokun. Ama bizden kimseye söz etme…”

Toprak, yol alan sekreter kuşunun peşinden yürümeye başladı. Aslan tam arkasından seslendi. “Kıyafetini bırak. Geri geldiğinde yeniden giyersin.”

Üzerindekileri gösterdi çocuk. “Bunları mı?”

“Hayır,” dedi Sayga, “aynadan giyindiğin sekiz yaş halini. Eski, aksak benliğine geri dön…”

* * *

Hurdanın içinde uyandı Toprak. Yeniden on iki yaşındaki bedenindeydi.

Ne hissettiğini kestiremedi önce. İçinde kalmak zorunda olmadığı başka bir dünyanın varlığı cezbediciydi. Bu yolculuk kontrol edemeyeceği büyük bir istek uyandırmıştı onda. Yine gitmek, aynadaki bedenlerinden birinde gezinmek ve keşfe çıkmak istiyordu. Ama bu, alternatif evrenin sırrını saklamasını zorlaştırabilirdi. Onun dikkatini çeken düğme, başkasının gözüne değebilirdi. Ölümden kurtardığı karıncaları, abisinin nasıl da çamura buladığını düşündü. Kötü insanların elinde, hiçbir canlının şansı yoktu. Evrim onları daha irileştirmiş olsa bile…

Ayağını sürüyerek çıktı arabadan, beyaz örtüyü üzerine hızla örttü. Garajın kapısını aralayıp, çamurlu, çıplak gövdesini dışarı attı.

Annesinin sesini duyduğunda, dün sabahki küçük kızı gördü. Kendi annesinin kucağına oturmuş ona bakıyordu. Gözleri, hınzırca garajın kapısına değdi. Toprak, bakışlarını ondan çekip, annesinin sesine kulak verdi.

“Neredesin Allah’ın cezası! Git ekmek al gel! Kıyıldı içim!”

Toprak, bahçedeki ağacın dalında kuruyan tişörtünü geçirdi üzerine. Yağmurun bidonda biriktirdiği suyu önce dikledi, sonra yüzüne serpti. Annesinin karşısına geçip, çocuk avucunu araladı.

Koyu kumral saçları sakince omuzlarına düşen kadının, henüz otuz beşinde olmasına rağmen elleri kırışıktı. Yüzünde genç yaşında yapayalnız kalmanın çulu vardı. Oğlunun avuç içine beş lira koyup, bakışlarını üzerinde gezdirdi.

“Pislik içindesin,” dedi, “bidondaki suyu üzerine boca etmeden girme eve!”

Başını salladı Toprak. Bacağına sürünen beyaz kediyle göz göze geldi. Zayıf hayvan miyavlayıp, tüylerini onun üzerine sürüdü. Çocuk düşündü. Bu küçük hayvan, hangi evrenindi? Başını sevmek için eğilirken, annesi kediye bir tekme savurdu. Hızla havaya zıpladı kedi, acıyla bağırdı. Yanlarından uzaklaşırken, sanki dönüp yeniden Toprak’a baktı.

Sessizce markete gitti Toprak. Tüm kinlerini etrafa kusan annesinin ve abisinin aksine, içinde beslediği derin tasavvufa sığındı. Belki de hep orada kalmalıydı. Hiç geri dönmemeliydi…

Ekmeği alıp annesine verdi. Bahçeye yıkanmaya gideceğini söyleyip yeniden garaja, hurdanın içine döndü. Parmakları bu kez tereddütsüz tuşa dokundu. Belki artık, kendi dalından düşmenin, kendi bulutundan özgürleşmenin zamanı gelmişti. Belki o, artık olgun bir incir ya da özgür bir yağmur damlasıydı.

Dünkü griliğin içinde yeniden hızla savruldu. Bu kez yolunun nereye çıkacağını, karşısında ne bulacağını bildiğini düşünüyordu. Ama saniyeler sonra, aynanın önündeki kendi bedenleriyle karşı karşıya geldiğinde, onu bir sürprizin beklediğini bilmiyordu. Biraz önce annesinin kucağında oturan küçük kız, tam yanındaydı…

* * *

Sekreter kuşu, sekiz yaşındaki Toprak ve beş yaşındaki yeni yolcuyla beraber ormanın içine yürüdü. “Peh!” diye söylendi, “Daha ikinci günden peşine birini takmış bile!”

Leopar ağacın iri dalına sırt üstü uzanıp, tırnaklarının arasını yaladı. “Olan olmuş, söylenme artık,” dedi yarım ağız.

Sayga boynuzlarını savurup, küçük kızın başına çirkin burnunu sürttü. “Senin adın ne?”

“Afra,” dedi kız korkuyla. Konuşan hayvanlar sadece masallarda değil miydi acaba?

Yavru Mirket, zıplayarak yanlarına geldi. Afra’nın beline sarılıp annesine baktı. “Bizim olabilir mi?”

Küçük kız korkuyla Toprak’a sokuldu. Keşke o garaja hiç girmemiş, o arabaya binmemiş olsaydı.

“Ah,” dedi annesi onu çekiştirirken, “sana kaç kere söyleyeceğim. Onlar bize ait değil!”

Az sonra goril gözüktü. Elinde kova benzeri doğal bir taş vardı. İçi su ile doluydu.Küçük kız kovanın içine eğilip baktı. O güne dek görmediği parlaklıkta bir hayvanın gözleri, gözlerine çarpıyordu.

“Bahsettiğiniz çocuk o mu?” diye sordu Deniz Tavşanı.

Goril başını iki yana salladı. “Değil. Yanındaki…”

Deniz Tavşanı sürünerek kovanın ucuna geldi. Toprak’a bakıp, arduaz mavisi kulaklarını salladı ve suya geri atladı. “Şimdiden iki olmuşlar. Daha çoğalmaları bizi zora sokar,”dedi.

Okapi kahverengi gövdesini yerden kaldırdı. Kovanın içine doğru eğilip fısıldadı. “Avladığın balıkları getirdiysen, şimdi git. Biz, evrenimizi tehlikeye sokacak herhangi bir şey yapmayız.”

Deniz Tavşanı suya dalıp yüzmeye koyuldu. Onu ve arkadaşlarını avlamadıkları sürece sıkıntı yoktu. Goril, Deniz Tavşanını, denizine geri götürürken, beyaz bir kedi yanlarına sokuldu. Boyu neredeyse kalçasına gelen kediye bakarken, Toprak onu az önce gördüğünü hatırladı. Annesinin tekmelediği, onun sevmek için eğildiği kediden başkası değildi bu. Ama o halinin neredeyse iki katıydı!

Kedi, aslanın yanına sokulup, kulağına bir şeyler fısıldadı. Afra, aslanı görünce daha çok korktu. Toprak, onu bir an önce kendi evrenine götürmesi gerektiğini düşündü. Ama bu düşüncenin içinde savrulması çok da uzun sürmedi. Aslan, kedinin anlattıklarından sonra, tüm öfkesi ile kükredi. Ormandaki hayvanlar korkuyla geri çekildi. “Nasıl?” dedi aslan, “buna izin veremeyiz!”

Mamut, diğerlerinden daha cesur bir hamleyle burnunu havaya kaldırdı. Dişleri alabildiğine gözükürken, “Neler oluyor?” diye fısıldadı.

“Araba,” dedi aslan, “hurda araba satılıyormuş. Eğer onu yok ederlerse, bu iki çocuk asla geri dönemez!”

Toprak, küçük kıza sarılıp korkuyla etrafına baktı. İçinden çıkmak istemediği evrene veda edercesine iç çekti. “Şimdi çıkarsak peki?” dedi, “o zaman bir şansımız olur mu?”

“Çok tehlikeli!” dedi Okapi, “sizi görebilirler. Eğer öyle olursa, bizi bulmaları, evrenimizi keşfetmeleri çok zamanlarını almaz.”

Toprak, Afra’nın titrediğini fark etti. Dudakları, dişlerinin arasında kan toplamıştı. “Annemi istiyorum,” dedi kız fısıltıyla, ”beni anneme götürür müsün lütfen?”

Toprak, o an karar vermesi gerektiğini düşündü. Ve hızla, ona yalvarırcasına bakan hayvanların yanında, Afra’nın elini tutup koşmaya başladı. Kargalar acı içinde bağırarak üstlerinde uçtular. Yılanlar boyunlarına doğru uzandı. Filler iri gövdelerinden onlara set kurdu. Leoparlar tüm güçleriyle koştu. Dişlerini sivriltip alelade tehditler savurdular.

Toprak onları anlıyordu. Gitmeleri, belki de sonlarının gelmesi demekti. Bu yüzden tüm hayvanlar, el birliği ile onları engellemeye çalışıyordu.

İki küçük çocuk, canlarını ve evrenlerini korumak için onlara kafa tutan hayvanların arasından nihayet kurtulup, aynanın önüne geldi. Sekreter kuşu biraz gerilerinde, nefes nefese onlara bakıyordu. Okapiler, orangutanlar, kediler, köpekler, kurtlar ve daha niceleri ardındaydı. Toprak bir onlara, bir de annesi için ağlayan Afra’ya baktı. Burada kalırlarsa, ailesi o küçük kıza ne olduğunu asla bilemeyecekti. Giderlerse, ütopik evreni belki de yok edeceklerdi. Ve bununla birlikte, toprak, yeniden sağlam olan bacağını sonsuza dek kaybedecekti.

Aynaya doğru bir adım attı. Sekreter kuşu, “Yapma,” diye fısıldadı, “bize bunu yapma.”

İlerideki dağın eteğine oturan ejderhayı ve henüz bir gün önce doğan ama boyu şimdiden iki metreyi bulan yavrusuna baktı. İnsanlar onları bulduklarında uyuşturup kafese tıkar ya da üzerinde deneyler yaparlardı. Ya da kim bilir, ejderha derisi giymekten keyif duyacak kadınların bedenlerine dağılırdı parçaları. İç geçirdi çocuk. Adımını geri çekti. Afra, daha çok ağlamaya başladı. “Annemi istiyorum,” dedi, “beni merak etmiştir.”

Kendi annesi ve abisi umurunda değildi. Onlar için yok olması belki de iyiydi. Ama ya Afra?

Bir eli küçük kızın elinde, diğer eli aynaya uzanmış şekilde kaldı Toprak, ya içeri girip Afra’yı mutlu edecekti ya da kalıp diğerlerini…

Sanki zaman dondu. Aynadaki yüzü saniye saniye soldu. Toprak şimdi ne yapacaktı?

* * *

Anlatıcının anlatımı tam burada bitti. Sevgili okuyucu, bir eli Afra’da olan, diğer eli aynaya uzanan Toprak artık sensin. Bu öykü, yarı interaktif olarak yazıldı. Bana, Toprak olarak ne yapmak istediğini lütfen söyle. Böylece sonraki öykü, bu öykünün finali olarak gelsin.

Şimdi, aynadan geçip, kendi evrenine gidecek ve aksak haline geri dönüp, küçük kızı ailesine geri götürecek misin, yoksa kalıp, ütopik dünyaya karışacak mısın? Seçim senin!

Gaye Keskin Çelik

Cağaloğlu Anadolu Moda Tasarım Lisesi'nin ardından MSGSU'de Tekstil eğitimi aldım. On sene tasarımcılık yaptım. Sonra... Ellerimdeki asıl hünerin, çizim yapmak değil, yazı yazmak olduğunu farkettim. İçimde durmadan bağıran yazma aşkını susturmamaya karar verdim. Çalışmadığım ve evde geçen sürecimi, kendimi donatarak, 'Suçlu Zihinlere Yolculuk ' ve 'Cosmos' gibi belgeselleri izleyerek, 'Homo Sapiens', 'Zamanın Kısa Bir Tarihi', 'Einstein' tarzı kitapları okuyarak geçirdim. Bu süreçte, Cosmos'u izlerken, kafamda çakan şimşekle, ilk polisiye romanımı yazdım. Evren, bana çok güzel yollar açtı, çok güzel kişilere ulaştırdım. Umarım geri dönüşleri de iyi olur 🙂 Bunun dışında canlıların hepsini severim. Onlarca köpeğe ve kediye baktım, bakıyorum. Hayvanlara dokunamayan hikayeler ya da hikayelerim eksik geliyor. Yakında 33 olacağım. İki çocuklu, dört kedili bir hayatın içinde, bir de buralardayım.

Aynadaki Yolcular” için 12 Yorum Var

  1. Tabii ki de ilk yorum benden gelecek! Bu harikulade öyküyü henüz yayına girmeden önce okuma şerefine nail oldum çünkü. :slight_smile: Gaye zaten güzel yazıyor ve biz burada onu daha çok polisiye öyküleriyle tanıyoruz. Bu öyküyle fantastiğe de ne kadar yatkın olduğunu bize gösterdi. İnsanın doğaya ettiği, hayvanlara yaptığı zulüm, alternatif bir evren ve bu evrenlere geçişin bir numaralı kapıları aynalar. Her şey öyküye öyle güzel yedirilmiş ki. Küçük çocuğun diğer çocuğu annesine geri götürmek istemekle istememek arasında kalmasına özellikle bayıldım. Gerginlik veren noktaları severim. Açıkçası benim tercihim acımasızca gelecek olsa da hayvanlarla beraber kalmak olurdu. Küçük kız da iki gün ağlar üçüncü gün susardı :rofl: Ciddiyim, o hayvanların evrenini acımasız ve korkunç insancıklara göstermektense bir kişiyi hayvanlar evreninde tutsak edebilirdim. Uzun vadede küçük kız için de harika olurdu zaten.

  2. Her tarzın ayrı güzel ayrı özel gaye öncelikle seni bu çok yönlü kaleminden dolayı içten tebrik ediyorum . Çok ağladım okurken ki hala da ağlıyorum doğanın başına gelmiş en büyük felaket insanoğlu… Ben kesinlikle kalırdım orası benim için huzurun adresi olabilirdi :heart:

  3. Merhaba Gaye,

    Dün gece uyku sersemi okuduğum ilk öykü seninki oldu ve yatmadan önce de öykünü bitirdiğin sürprizi yanıtlamaya çalıştım kafamda. Yanıtlarım da bakış açıma göre farklılık gösterdi. Bu öyküyle son mu bulsun yoksa bir sonraki öyküye hazırlık mı olsun ya da tamamen farklı bir yöne mi evrilsinler kafamda döndü durdu.

    Öncelikle iyi yazıyorsun, o yüzden bu kısmı geçtim :slight_smile: Anlatımdaki akıştan çok keyif aldığımı söylemeliyim ve heyecanı, sürükleyiciliği çok yerindeydi. Sonuna gelip de “ne olacak” dediğim yerde, sürprizle karşılaşınca önce ne yalan söyleyim hayal kırıklığına uğradım :slight_smile: Ama sonra “hmmmm” deyip gülümsedim. Zaten yazmamızın da amacı bu değil mi, kelimelerle şaşırtmak, bazen hızla giden bir aracı duvara toslatmak gibi gibi.

    Yarattığın Toprak karakterini, abisiyle olan iletişimini ve abiyi oldukça beğendim. Seçtiğin kelimeler ve anlatım tarzın çok özenli, sade. Abinin içindeki kızgınlığı hissettirdin bana. Kusura bakma biraz karışık yazıyorum. Okuyanı hayatı, içinde yaşadığı dünyayı sorgulatmaya yönelik bir alternatif evren yaratman ve bunu da çok farklı hayvanlarla yapman da çok keyifliydi. Duygusal olarak, öteyi beriyi, bundan sonraki hikayeyi düşünmeden, anlık cevap versem, o dünyada kalmayı seçerdim.

    Aklıma takılan bir kaç soru var :slight_smile: belki vereceğin yanıta göre cevabım değişir.

    Öncelikle, kızın adı “Afra” bana "Araf"ı çağrıştırdı, bir sonraki öykün eğer olacaksa, kızı Araf’ta bırakmayı tercih ederdim bunun içinde geçiş tüneli yaratırdım belki. Aynalardan arabaya geçen gibi gibi.

    Beraber geçirdikleri kazada, onu aksak, babasını bedensiz bırakan, yıllardır kullanılmayan arabada puslanacaktı.

    Bu kısma (bedensiz), sanki cansız daha yakışırdı. Sanki baba bedenini kaybetmiş (diş/göz/ayak gibi) de hala yaşıyor gibi bir anlam çıkardım. Beden kelimesini özellikle de kullanmış olabilirsin - bedeni yok oldu bu dünyada ama ruhu bir şekilde yaşıyor - bu da bana bir sonraki öyküye-eğer olacaksa- babayı bir yerlerde okuyacağız hissi verdi.

    Son olarak, alternatif evrenle ilgili sorum: Aynalar, çocuğun 12 yaşına kadar olan zamanını gösterirken, 8 yaşındaki aynadan kızla çocuk geçtiğinde kızın beş yaşındaki hali değişmiyor. O zaman, çoklu evrenlerden mi bahsediyoruz? Ya da herkes kendi alternatif evrenine mi geçiyor? Beyin jimnastiği yaparken aklıma gelenler bunlar.

    Ben kız ile oğlanın sanırım bir şekilde ortak bir evrende buluşup, evrenler arası gidip gelebilmelerini, oluşan tehlikenin de bertaraf edilmesinde başrolü üstlenen kahramanlar olmalarını isterdim.

    Devamı umarım gelir :slight_smile:

    Hep yaz biz de hep okuyalım :heart:

  4. Her zamanki gibi yine zengin bir dil, akıcı bir anlatım, başarılı bir fikir.
    Alışık olduğumuz @gayekcelik :sweat_smile:

    Kalemine sağlık, diyecek çok bir şey bulamadım, açıkçası senle alakası olmayan bir durum; bu öykü ilgimi çekmedi. Ta ki sona kadar. :sweat_smile: Kayıp Rıhtım: Bandersnatch olmuş resmen. Ben öyküyü bitiremedim ama bence her şey rüya olmasın. En sevmediğim son şekli, çünkü hiçbir şey değişmiyor; sıradan, monoton hayatımıza geri dönüyoruz ve her şey aynı kalıyor. Ben karakterdeki asıl değişimi görmek istiyorum. O yüzden bu gerçeküstü yolculuğa devam etsin diyorum.

    Görüşmek üzere. :pray: Kalemine sağlık. :+1:

  5. Öykünüzü beğendim. Duyguları yaşatıyordu. İlk kısım mikro ayrıntılara inerken isyanlı bir dram hissettirdi niyeyse bende. Özellikle karıncaların olduğu paragrafta,şirazesinden çıkmış hayat kaygısı ekseninde varoluşsal bir sorgulama var gibiydi.
    Kurgu kısım ise felsefik/durgun dram taşıyan ilk kısımdan ‘Hakuna matata’ tamtamları çalan bir moda ani geçiş yapar gibi oldu.
    Hikayenin sonuna dair; kız gitsin Toprak kalsın. Yıllar sonra kız sıkı bir hayvan hakları savunucusu olarak tekrar dönsün, ardından istemeden de olsa Toprak’ın abisini de getirsin. Toprak da ‘Ormanın Çocuğu Mogli’ tarzında bir kimliğe bürünmüş olsun. :slight_smile:
    Kaleminize sağlık.