Öykü

Beyaz Kuş

Arkasına dönmesiyle, ustasını kanlar içinde görmesi bir oldu. Daha beş dakika önce camları ayna gibi parlatmadığı için ensesine tokadı patlatan iri yarı Kemal Usta, kanlı elleriyle karnını tutuyor, iki büklüm olmuş yerde kıvranıyordu. Hasan şaşkın, dili tutulmuş dükkânın ortasında yatan ustasına baktı. Kan gölü gittikçe yayıldı, genişledi. Hasan bir iki adım geri çekildi, kocaman açılmış gözlerini artık nefes almayan adamdan kaldırdığında onunla karşı karşıya geldi.

“Kollarından tut” diye bağırdı genç adam, Kemal’in ayaklarına yapışmış, yerdeki cesedi tutması için, başıyla kanlı elleri işaret ediyordu. Her gün çeşitli bahanelerle yüzüne inen tombul ellere on yaşın çelimsizliğine rağmen yapıştı. Biraz sürükleyerek, biraz kaldırarak zor da olsa içerideki buzdolabına kadar götürdüler ölüyü. Boş kancaya takıncaya kadar ter içinde kaldı ikisi de. Asılı etlerin yanında sallanmaya başlayan Kemal’i seyrettiler bir süre. O anda askıdakilerin birbirinden farkı yok gibi göründü Hasan’a. İlk zamanlar, çıraklığının ilk günlerinde midesi bulanırdı hayvanlar kesilirken. Arkadaki küçük bahçede boynuzlarından çekiştirilip getirilen koyunlar, henüz süt emme yaşında kuzucuklar… Gözleri bağlanır, keskin bıçak dualarla boyunlarına inerdi. Hasan, gövdesinden ayrılmış başın hâlâ açık duran gözlerine bakamazdı. Sonra sonra alıştı; koyunların, kuzuların derisinin yüzülüp etlerinin parçalanmasına da, on beşte bir gittikleri mezbahadan büyük başların etlerini yüklendiğinde yüzüne yapışan o taze ete de, taze et kokusuna da.

Omzunu sarsan bir el…

“Temizle yerdeki kanı. Sil şurayı iyice, iz kalmasın, dikkat et.”

Annesi onu kasabın yanına çırak verdiğinde eti senin kemiği benim demişti ya o günden beri ne istenirse yapmayı öğrenmişti Hasan. Öğretmişti Usta’sı ona… Düşünmeden kirli paspasla temizledi Hasan. İnsan kanı da hayvanınkinden farklı değilmiş diye geçti aklından. Kanlı suyu döktü. Tekrar sildi. Bir daha, bir daha…

“Tamam, şimdi bize şuradan üç çay söyle.”

Hasan adama baktı. Adam başıyla kapıyı işaret etti, sonra da eliyle sinek kovalar gibi Hasan’ı. Koştu kahveye Hasan.

Kahveci İbrahim’i severdi. İyi adamdı İbrahim. Daha yedi yaşındayken kaybettiği babasını hatırlatırdı ona. Babası da, kahveci gibi ince uzun bir adamdı. Tarladan her gelişinde patlamış nasırlarını üfletirdi Hasan’a. Bütün gücüyle üflerdi Hasan.

İbrahim, beti benzi atmış, ter içindeki Hasan’ı görünce bir şeyler olduğunu sezdi.

“N’oldu oğlum, nen var senin?”

Bir şeyler söylemeliydi ama söyleyemedi dili tutuldu Hasan’ın.

“Yine sabah sabah dövdü mü seni yoksa? Ulan Kemal göstereceğim sana!..”

Çay kaşıklarının sesi yankılandı kulaklarında, sanki bütün dünya şeker karıştırıyordu. Kulaklarında ağır bir uğultu. Kusacak, yutkundu, yerleri kirletmemeli diye geçti aklından.

“Üç çay!”

İbrahim başını sallayıp oflaya puflaya getirdi çayları. Titreyen küçük parmaklar döktü dökecek çayı.

“Şu tepsiyi al Hasanım. Dikkat et bu sefer de çayı döktün diye yeme dayak.”

Artık dayak atamaz. Artık dayak yemeyecek.

Dükkâna girdi çay tepsisiyle. Genç adamın yanında, siyah takım elbiseli, bıyıklı, kabadayı görünüşlü iki adam… Şak, şak şak… Tespih çekme sesi büyüdü kulaklarında. Şak şak şak.

“Getir bakalım şu çayları. Bugün yemekler benden, döner söyleyeceğim sana.”

Gözleri parladı Hasan’ın.

En sevdiği yemek döner… Kemal Usta hiç dışarıdan yemek söylemezdi. Halime Teyze’nin sefertasında verdiklerini yerlerdi birlikte. Bol ekmek, yemeğin suyu iyidir, iyice ban ekmeğini. Yarı aç karınla sofradan kalkmak… Yine de şükür derdi Hasan. Annesinden öğrenmişti yoksulluğun tesellisinin şükretmek olduğunu. Kebapçının önünden her geçişinde kocaman eti bir başına yemek ister, bir gün zengin olursam sadece döner yiyeceğim her gün diye iç geçirirdi.

Tezgâhın üzerindeki bıçağa uzandı kabadayılardan biri. Hasan her gün parlatırdı o bıçağı. Arada bir de bileyici gelir, bileyicinin başında, bıçağın bileği taşına sürterken çıkardığı sese, saçtığı kıvılcımlara büyülenmiş gibi bakardı. Bileyici, bıçağı simsiyah beze güzelce sildikten sonra onu hayranlıkla izleyen küçük çocuğa kutsal bir silahmış gibi teslim eder, kulağına eğilip, çok keskinleşti aman dikkat et oğlum, derdi. Kutsal emaneti alan Hasan çok yavaş hareketlerle dükkâna giderken gözlerini bıçaktan ayırmazdı.

Kabadayı bıçağı beze sürttü, elinde birkaç kez çevirdi.

“Başlayalım.” dedi diğerlerine.

Her şeyi kahveci İbrahim’e anlatmalıydı. Suç ortağı sayacaklar beni şimdi, Ahmet gibi, ağlamaklı oldu. Öyle demişti annesi “suç ortağı”. Deli Hamit yavuklusunu kaçırdığında Hasan’ın abisi de yanındaymış. Yavuklunun kardeşi silah çekmiş, Hamit de. Şimdi iki delikanlı mezarda, Ahmet hapiste. Annem çok üzülecek, ben ne yaptım da bunlar böyle oldu, diyecek. Hep bunu söylerdi geceleri, Hasan’ın ıslattığı yatağı temizlerken.

İki kabadayıyla genç adam fısıldaştı bir süre. Kapıyı kilitlediler. Açık yazısını çevirip panjuru kapattılar. Hasan sindi köşeye. Adamlar dolabın kapısını açtı. Yere naylon serdiler. Kasap bıçaklarıyla parçalamaya başladılar Kemal Usta’yı. Hasan korktu, kaçmaya çalıştı, yakaladılar onu.

Hasan daha çok korktu. Çıkmadı tek bir ses Hasan’dan. Onlar hayvan parçalar gibi parçaladılar Kemal’i.

“Sana söylemiştik bu işler böyle diye…”

Kemal’in ölüsüne anlatıyorlardı ne olduğunu. Hasan’ın tek düşündüğü oradan uçup gitmek. Kanatları olsa bir çırpıda çıksa kasap dükkânından. Karışsa gökyüzüne.

Artık ustası paramparça! Torbalara sarılı. Kim bilir nereye atılacak? Genç adam ayağa kalktı.

“Gir şu dolaba”

Et dolabına soktu Hasan’ı. Yavaş yavaş uyuşuyor bedeni. Titremesi geçti. Korkusu da. Kanatları çıkıyor sanki. Uçtu uçacak. Dışarıda gürültüler.

Kapı açıldığında beyaz bir kuştu Hasan…

Nurdan Atay

Endüstri mühendisiyim. Mesleğimi çok uzun süre yaptıktan sonra rotamı edebiyat çalışmalarına çevirmeye karar verdim. O tarihten beri de yazıyorum. İkinci üniversite Edebiyat okuyorum. Bir grup yazan/yazar arkadaşımla birlikte her ay Kil-Tablet adında öykü fanzini çıkarıyoruz. Ağırlıklı olarak öykü ve tiyatro oyun metinleri yazıyorum. Okumayı, seyahat etmeyi, film izlemeyi, yogayı, el sanatlarından becerebildiklerimi yapmayı, doğayı, öğrenmeyi, araştırmayı seviyorum.

Beyaz Kuş” için 13 Yorum Var

  1. Agape dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Gerçekten çok etkilendim. İçim titredi. Detaylar, anlatım, duygular, düşünceler öyle yerli yerinde ve insanın suratına pat pat çarpıyor ki… Yine de çok üzüldüm. İçim buruldu, param parça oldu. :frowning: Daha da ne denir bilemedim. Kaleminize sağlık.

  2. Merhabalar,
    Oldukça etkileyiciydi tebrikler :slight_smile:

  3. Son derece başarılı. Kendimi o kasap dükkanında, o mahallede hissettim. Barındırdığı acı da son derece gerçekti. Dilin, noktalama işaretlerinin, anlatıcının ve zaman kiplerinin kullanımını da başarılıydı.
    Tebrik ederim.

  4. Merhabalar,

    Hüzünlü bir öykü, acı bir son; ama gerçek öyküler de böyle bitmez mi zaten? Anlatımın güzelliği karşısında belimi kırarak çekiliyorum.

    Ellerinize sağlık.

  5. buradaki öyküleri bir süredir takip ediyorum. aşağı yukarı üçe ayrılıyor.

    1. usta işi olanlar.
    2. üzerine daha fazla emek verilse iyi olma potansiyeli taşıyanlar.
    3. yaşça genç arkadaşlara ait amatörlüğü henüz atılmamış olanlar.

    birincisine ait bir öyküyü uzun süredir görmüyordum. bugüne nasipmiş. gören gözünüze, düşünen aklınıza ve yazan ellerinize sağlık :slight_smile: