Öykü

Cezve

Delirtici şiddetteki sıcak bir ağustos günüydü. Her yer kavruluyor, olası en ufak huzurlu rahatlama ümitleri bile acımasız doğal eziyetin altında evlerdeki gizli iniltilere karışıyordu. Anadolu’nun bir köşesinde, çok büyük bir gelişimi olmayan sıradan bir ilin bilinmeyen bir ilçesinde 4 katlı bir dehşet apartmanı vardı.

Bir aile apartmanıydı. Her kattakilerin birbirinin en ince pisliklerine kadar bildiği, kan bağı adı altındaki lanetli taşra zincirinin küçük çocukların boğazını mengene gibi sıktığı o mezbaha evlerinden biriydi. Ne de güzel bir dış görünüşü vardı oysa dışarıya karşı. Dini bütün, işinde gücünde kimseye zarar olmayan insanların oluşturduğu güzel Anadolu… Bu aldatıcı ambalajların içini en iyi bilen, onların arasına doğma talihsizliğini gösteren o masum yavrular olurdu.

İşte yine o günlerden biriydi. Sayısız bağırış, tabak çanak kırma ve her türden şiddettin klasik bir cehennem senfonisi gibi kulaklarını tırmaladığı iğrenç bir sıcağın boynundan aşağı terlerini akıttığı bir gündeydi Ayşe. Daha liseye yeni başlamıştı ama çoktan intihar fikrine kendini alıştırmaya başlamıştı bile. Farkındalığı yaşıtlarına göre erken gelişmişti. Bununla hiçbir şekilde övünmüyor aksine bir lanet olarak görüyordu. Her şeyi görüyordu ama hiçbir şey göremeden cahilliğin koruyucu kanatları altında bir salak gibi mutlu olmayı isterdi.

Konuşmaları, karşılıklı hakaretleri duyabiliyordu. Önce baba, sonra anne. Önce baba, sonra anne. Diğer odada kardeşi Ali’nin kısık sesli hıçkırıkları da cehennem senfonisinin arka plan sesini oluşturuyordu. Neydi bu sefer sebebi? Neydi sahi? Gümüş kahve cezvesi sadece misafirlikte kullanılmalıydı neden şimdi durduk yere kirletiliyordu? Sahi buydu herhalde. Genelde kulakları kapattığı için fazla duyamamıştı Ayşe.

Acaba nasıl bitirseydi işini diye düşünüyordu. Hidrojen siyanür galiba en etkili hızlı ve acısız olanıydı. Gazetelerin 3.sayfalarında o tür haberleri kaç kere görmüştü. Asmayı denese halat veya sağlam bir ip bulması gerekecekti ve evde pek de asmaya uygun bir yer göremiyordu. Ayrıca annesi çalışmadığı için ve kardeşi de daha okul yaşına gelmediği için hemen her zaman evde biri bulunurdu. Bu riskliydi. Balkondan atlasa 2.kattaydı. Sakat kalmaktan öteye gidemez ve her şey daha kötü olurdu. Hmm, ne yapmalıydı ne yapmalı bir sihirbazlık bir şeytanlık…

Derken düşünceleri mutfaktan gelen kocaman bir şangırtıyla bölündü. Ardından o tok pat pat sesleriyle fiziksel dehşetin de başlamış olduğunu anladı. Gözlerinin ucuna gelen patlamayı tuttu. Bu sefer ağlamak istemiyordu. Artık sadece sonuca odaklanmalıydı. Evden kaçmayı düşünmüştü ama ne yapacaktı ki? Ne parası vardı ne gidecek bir yeri. Bazen toplama kamplarının önünde illa Almanca bir şeyler yazması gerekmiyordu. Bazen esirlere işkence edilen toplama kampları geleneksel ailelerin sıradan evlerinin şirin görünümlü duvarlarının tam da ardı oluyordu.

“Şu ananın cezvesini hurdacıya satayım da kurtulayım bu boktan!” diye bağırıyordu babası. Anlam veremiyordu bu canavarlığa. Nasıl bir olay yaşamıştı da böylesine kör bir canavara dönüşmüştü ki? Kötü bir şaka gibi, o sırada sokaktan bezgin bir bağırış duyuldu.

“Eskici hurdacı, eskiler alıyorum!”

Şaka gibiydi. Ayşe’nin siniri bozulmuştu ve hıçkırarak ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Birden babası hışımla ayaklarını sürüye sürüye mutfaktan Ayşe’nin odasına geldi. Kapıyı bam diye açtı gözlerini devirerek cezveyi Ayşe’nin ayaklarına fırlatarak bağırdı.

“Hurdacıyı çağırdım çıkıyor şimdi şu mereti sat adama kaç para verirse al!”

Şoktan bir şey bile diyemedi Ayşe. Sadece n’olur ağlamayayım diyordu içinden. Dua edebileceği herhangi bir tanrı düşünmüyordu. Sesi titreyerek çıkmasın diye sadece başını salladı. Kapıyı açtı, otomatiğe bastı ve beklemeye başladı. Hurdacı eve geldiğine pişman olacaktı. Bir yandan annesiyle kardeşinin birbirine karışan ağlamaları. Bir yandan babasının kükremeleriyle evi yıkan sağa sola yumruk atma sesleri. Bir yandan titrek vücuduyla kapıda bekleyen Ayşe. Adam merdivenlerden çıktı ve Ayşe’nin önünde durdu. Ayşe hiçbir şey diyemeden sadece cezveyi uzattı. Elleri titriyordu.

Hurdacı oralı bile olmadı. Dümdüz Ayşe’ye bakıyordu. Otuzlu yaşlarındaydı. Esmer tenli ve kara gözlüydü. Fakat öyle bir bakışı vardı ki… Çok derindi. Öylesine yoğun ve gerilerden gelen anlayış dolu bir bakıştı. Sanki her şeyi biliyor gibiydi. Gözlerinin içinde empati dolu merhametli bir gülümseme vardı. Yüzyıllardır, bin yıllardır, belki de insanlığın aklının alabileceğinden çok eskiden bu yana bu evrende gibiydi. Biliyor görüyor anlıyordu. Gözlerinin içi gülüyor. Daha önce hiç tatmadığı bir sevgiyle içinin ısındığını hissediyordu Ayşe. Hiç yaşamadığı, hep aradığı ama bulamadığı, içindeki boşluğu dolduran o tanımlanamaz “Şey”in bulunuşu gibiydi.

Sonra birden O, ince zarif sesiyle konuşmaya başladı. Sesi fiziksel bir tınıdan çok zihninde yankılanan güzel bir müzik gibiydi. Sanki zaman durmuştu. Tüm kötülüğün toz olup sonsuzluğun gerisine uçtuğu, etrafı sadece huzurun pırıltılarının kapladığı kutlu anlar başlamıştı. Hurdacı konuşurken kelimelerinin anlamları gözünün önünde bir simülasyon gibi belirip filmi oynatıyordu. Söylediği sözler bir anda çevresini kaplaya buğulu ışıktan ortamda bir perdedeki film gibi canlandırılıyordu.

Önce tüm dünyada insanlığı çektiği ıstıraplar binlerce karenin içinde belirdi. Onca büyük kötülük, kaldırılabilecek gibi değildi!

Müzikli ses zihninde yankılandı.

“Sürekli benden yardım istediniz. Her zorlukta, şiddette, savaşta, beden ve ruh bütünlüğünüz parçalandığınızda. Benden size yanıt hiç gelmedi. Haksızlıklar üst üste birikti. İnsanların yaşama sevinci cahiller tarafından elinden alındı. Gözleriniz beni aradı ama ben hiçbir yerde yoktum. Bana kızdınız ve küstünüz. Ve haklıydınız da! “

Kutsal kitapları fırlatanlar, gökyüzüne lanetler okuyan insanlar görünüyordu.

“Ben olsam ben de aynı şeyi yapardım. Ama neden size yanıt vermedim biliyor musunuz? Çünkü istediğim halde bunu yapamıyordum! Ben aklınızın alabileceğinin çok ötesinde ve üstünde bir diyardayım. Bu evrenin madde düzleminin ötesindeyim ve bu madde diyarı öylesine benim ışığımdan uzak bir karanlıktaki ben buraya direk müdahale edemiyorum. Eğer buna kalkışırsam beni çok büyük bir tehlike bekliyordu. Ben de bu diyarda kapana kısılabilirdim. İşte o zaman insanlığın hiçbir şansı kalmazdı.”

Evrenler üstündeki tanımlanamaz güzellikteki sonsuz ateşin içindeki bir nebulada oturan O’nun görüntüsü görüldü. Ayşe resmen dilini yutmuş, benliğini unutmuştu. O muhteşem zamansız ve mekânsız mekâna gitmeyi nasıl da çok istiyordu! Her yönünden fışkıran sonsuz mutluluğu ve neşeyi seziyor, neşeli meleklerin gülüşlerini duyuyordu. Ancak sonra, o tarifsiz mekândan insan aklının alamayacağı uzaklıktaki dünyaya döndü görüntü. Orada dünyanın, hakikatten o kadar uzaklaşan leş diyarıyla O’nun mekânının arasındaki farkı anladı Ayşe. O muhteşem ekstaz titreşimi birden öylesine kabalaşıp midesini bulandırdı ki dur diye bağıracaktı. Sonra, O’nun mekânından dünyaya bir ışık okuyla yardım etmeye çalışan O’nun görüntüsü geldi. Ancak o ışık bile maddesel anlamda ışık değildi. Titreşimi çok yüksek, bambaşka bir hakikatin ışığıydı ve dünya gibi bir kabalığa daha yaklaşamadan yok olup dağılıyordu. Ulaşamıyordu.

“Ben çok dolaylı yollardan, titreşimimi kademeli olarak düşürecek şekilde insanlığa enkarne olan kendimden kopmuş bilinç parçalarımla yardım etmeye çalıştım. Her yakarışınızı bilip de yardım edememenin ne kadar üzücü olduğunu bir düşün lütfen! Peki o zaman diyeceksin ki neden burayı yarattın?”

Tam bu noktada adamın yüzüne acılı buruk bir gülümseme belirdi.

“Bu çok talihsiz bir kazadan ibaretti. Sizi aslında hiçbir şekilde yaratmadım. Siz oluştunuz. Benim kendime bakmamla, kendimi sorgulamamla, kim olduğumu anlamaya çalışmamla siz benden uzaklaşarak dalga dalga yayılan, kendi kendine bilinçlenen atomlar olarak oluştunuz. Siz yaratılmadınız. “

O’nun oturduğu kozmik krallık Pleroma görünüyordu. Pleroma kendi üstüne doğru büzülmüş ve kendi derinliklerinden bir şeyi çıkartmaya çalışır gibiydi. O akışkan, bıcır bıcır jöle gibi ışıktan oluşum kendi üstüne doğru kıvrılıp bükülüyor ve nabız gibi atıp atıp geri geliyordu. O anda tüm o kıvrılıp bükülmelerden dışarı, sonsuz soğukluktaki Hiçlik’e; daima orada olan İlksel Kötülüğün içine; o sonsuza dek aç olan ve beslenmek isteyen kapkara Canavar’ın ağzına Pleroma’nın ilk parçacıkları düştü. Tam bir felaketti! Ayşe çığlık atmak istiyor ama yapamıyordu. O, parçaları geri toplamak istese de bir kez Pleroma’nın güvenli huzurundan çıkan parçalar milyonlarca milyarlarca kozmik boyut uzaklıkta İlksel Hiçlik Canavarı’nın midesinde hapsolmuştu bile.

Bu canavar, her bir yuttuğu ışık parçasını acılar ve çığlıklar içinde sindirirken kendisi de bilinçlenmeye başlıyor, karanlık delilik davullarının arasında aciz bir yaratıkken biçimlenme aşamaları görülüyordu.

Kafası bir aslana ve gövdesi de yılana dönüşmüştü. Başının üstünde mide bulandırıcı bir sarılıkta, O’nun ışığının başarısız bir taklidi olarak bulanıklık içinde parlayan bir taç oluşmuştu. Kendini kral ve tek tanrı ilan ediyordu. Gözlerindeki karanlıktan cehalet akıyordu. Adı Yaldabaoth idi. Pleroma’dan ona olan çağrılara kulak asmıyor ve Hakikat ile arasında maddeden bir perde çekiyordu. Bilinçler organik karbon kökenli materyal ıstırap hapishanesinde tutsak edilmişti ve O’nun ışığı, istese bile o duvarın içinden geçemiyordu.

O masumlar orada bırakılamazdı. Mutlak iyiliğin aklında böyle bir ihtimal söz konusu dahi değildi. Öyleyse tek bir yol vardı, bu işkence hapishanesine Hakikat’ın paslanmaz silahıyla donatılmış olarak doğacak olan cesur gönüllüler olacaktı. Çok riskliydi. Buradaki sonsuz şiddet ve ıstırabın içinde gerçek orijinlerini unutabilir, dünyaya bağlanarak göksel ışıklarını yitirip sonsuz reenkarnasyon döngüsüne yakalanabilirlerdi. Zaten bedenlenerek çoğu kozmik tanrısal hafızayı yitiriyorlardı. Ancak Pleroma’nın bu iş için oluşturulan koordinasyon görevlileri o gönüllülere tüm yaşamları boyunca rüya ve sezgilerle ilham gönderebiliyorlardı. Ancak Yaldabaoth veya semavi dinlerde kendini Rab diye tanıtan grotesk Şeytan, hakikaten de dünyanın efendisiydi ve gönüllüler sonsuzluktaki Pleroma’dan cehenneme inerken onların kim olduklarını biliyor, onlara bilerek izin veriyordu. Çünkü kendisine çok güveniyordu ve onlar Dünya’dayken özel olarak tüm travmaları yaşatarak hakikati unutturmak ve doğum ölüm döngüsünde hapsedip leziz yeni besin kaynakları yaratabileceğine emindi. Bu yüzden izin veriyordu. Sanki bir iddialaşma, karşılıklı meydan okuma gibiydi. İnsanlığın başından beri böyle aydınlanmışlar, bilgeler gönderilmişti. Yine de dünyanın rezilliğinden geri dönmemek üzere kurtulan azar azar oluyordu.

Ayşe binlerce yıldır korkunç bir unutkanlıkla her seferinde dünyevi bir şeylere bağlanarak kör cahillikle ölüp tekrar tekrar dünyaya gelmek isteyen kaybolmuş bilinçleri üzüntüyle seyretti. Ancak mücadele bitmemişti. Gönüllüler gelmeye devam ediyordu. Bu savaş gerçek bir savaştı. Çünkü her enkarnasyonda bilincin gücünün azaldığını ve Yaldabaoth’un daha çok beslenip korkunç bir kozmik canavara dönüştüğünü hissediyordu. Ancak O, hakikat pes etmeyecekti. Durmadan yeni gönüllüleri kendi bağımsız bilincinden oluşturup gönderiyordu. Bu yakışıksız tutsaklık bitecekti. Tanrı bir şeyleri yaratıp uzaklara fırlatan bir canavar değildi. O grotesk biçimsizlik kendi yazdırdığı sözde kutsal kitaplarda kendini “yaratıcı” olarak tanımlayarak milyarlarca hapis ve gerçeği unutmuş bilinci kandırıyor, sonsuz cehennem masallarıyla korkutarak kendine dualar okutuyor ve bundan besleniyordu. Keşke bir anlasalardı dünyadan öte cehennem olmadığını!

Sonra Ayşe kendini gördü. Birden anladı. Her şeyi hatırladı. Pleroma’nın, O’nun sonsuz huzurla kaplı bahçesinin ışıltıları arasında Hakikat’ın varlığı olarak koşturup gülüştüğünü. Hiçbir acının, açlığın ve kötülüğün olmadığı o kelimelerin tarifsiz kaldığı mutluluk diyarında varlığını dertsiz tasasız sürdürdüğü zamansız oluşu hatırladı. Oradan dünyayı izleyip hissettiği merhameti… yüreğini titreştiren sevgiyi ve yardım etme isteğini… Gönüllü olma isteğini, cesaretinden dolayı tüm Pleroma’nın ışıklı halkı tarafından kutsanıp alkışlandığını… Defne yaprakları yağarken üzerine bedenlenmek için hazırlandığını… Göksel huzurun daima onun üstünde olduğunu ama dünyada kendini bekleyen sayısız üzüntü ve travmayı da bildiğini… Peki ama o ne yapabilirdi? Bu hâliyle nasıl yardım edebilirdi ki?

O’nun düşüncelerini bildiği için kendisine gülümsediğini gördü.

“Varlığın bile oradaki titreşimi biraz olsun yükseltip bana yaklaştırması için yeterli olacaktır. Pek bir şey yapmana gerek yok. Zaten yapamaman için Canavar her tarafını kuşatacak. Her yönden önün kapanacak. Çok ağlayacak ve hemen ölmek isteyeceksin. Ancak işte bu senin kırmızı çizgin. Eğer dünyadayken kendi bedenini zamanı gelmeden yok edersen, yeniden doğuma yakalanırsın. Bunu hiç istemeyiz değil mi? Sen sadece dayanacaksın. Sadece direneceksin. Yapman gereken esasında sadece iki şey olacak. Kendini öldürmemek ve başkasını bu dünyaya getirmemek. Ne kendin dünyanın tuzağına yakalan, ne de başka bir masumu buraya çekerek onu buraya tutsak ederek. Tüm gücünle savaşacaksın. Bunu zaten cesaretinden görebiliyorum. Beni hiç hissedemeyeceksin. Ancak oraya giden tüm gönüllüler gibi daima senin ilhamında ben olacağım. Işıklı bahçelerin huzuru bilinçaltında tüm canavarsı travmalara karşı sana destek olacak. Neden hâlâ hayatta olduğunu anlamayacaksın bile. Ancak aldığın tek bir nefes bile Canavar’ın yenildiğinin bir göstergesidir. Sonra, sonsuza dek yanımda olmak üzere geri döneceksin. Ve dünya senin sayende bu tutsaklıktan kurtulmaya bir adım daha yaklaşacak. Bu hata bir daha olmamak üzere düzeltilecek. Şimdi git. Daima seninleyim.”

Esmer adamın gülümsemesi yerine tekrar donuk ama anlayışlı bir bakışa bıraktı. Ayşe’nin elindeki cezveyi aldı. Üstüne fazlasıyla parasını verdi. Bir şey demeden arkasını dönüp gitti. Ayşe rüyada gibiydi. Öylece bakakaldı. Üzerindeki tüm korku ve siniklik gitmişti. Umursamıyordu artık olan biteni. Neden yaşıtları dinle, karşı cinsle, iş güçle konuşmalarını ve günlerini doldurup bir şeylerle uğraşırken kendisinin gökyüzüne bakıp her şeyi sorguladığını ve hiçbir şeye anlam veremediğini şimdi anlıyordu. Neden daha o yaşta asla evlenmemek ve çocuk yapmamak için yemin ettiğini ve bunu başkalarına anlattığında herkesin ona öcü gibi baktığını anlıyordu. Canavar, onların zihinlerini enfekte etmişti çünkü. Canavar insanlığın çoğalarak daha fazla et beden hapishanesinin oluşmasını, sonsuz uzaklığı ve ayrışmayı istiyordu. Böylece kötülüğün enerjilerinden daha fazla beslenecekti. Neden şimdi o Arapça süslemeli tuhaf kitap okunduğunda rahatsız hissettiğini ve bir kandırmaca sezdiğini anlıyordu. Canavar, insanlığın zihinlerine metafiziğin korkularını aşılayarak da onları yönetiyor ve geri dönülemez zararlar vererek öldükten sonra onları kandırarak tekrar dünyaya döndürmek istiyordu. Tüm bunları görebiliyordu Ayşe. Evet tüm bunlar korkunç ama bir o kadar da acizceydi. Canavar, O’nun karşısında aslında son derece acizdi.

İstedikleri kadar tozu dumana katsınlar diye düşündü. Artık mutluluk veya huzuru burada aramaması gerektiğini biliyordu. Dünya huzur veya mutluluk yeri değildi. Burası bilinçlerin hapsedilip ıstırap çektirildiği, bu çıkan acıdan korkunç cahillikteki iğrenç bir varlığın beslendiği kozmik bir hapishaneydi. Burada iyilik ve güzellik sadece geçici olur, titrek bir seraptan öteye gidemezdi. Burada kurtuluş para kazanmak, işe girmek, arkanı sağlama almakla olmazdı. Kurtuluş dünyevi hiçbir başarıdan gelmezdi. Kurtuluş diye bir şey varsa o da sadece buradan kaçıp sonsuza kadar kurtulmakla olacaktı. Kim bilir, onun gibi gönüllülerle belki de O’nun parçaları tamamen bu illetten kurtulur ve bu çirkin canavar yokluğa karışarak bu hata tamamen düzeltilirdi.

Hakikat basit bir hurdacı kılığında gelmiş ve ölümün eşiğindeki sıradan bir insanı aydınlatmıştı. Ayşe içine dolan sıcaklıkla gülümsedi.

Can Çelikel

12.03.1992 Alanya doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. İzmir’de yaşıyorum.

Cezve” için 4 Yorum Var

  1. Duskalem dedi ki: dedi ki:

    Öykünüzü heyecanla okudum. Teolojite yaklaşım biraz dualist bir mitoloji bir yandan da, bu dualist yapının karanlık tarafı da kozmik bir dehşeti barındıyor. Toplumsal bir yaraya parmak basarken, o aile içi kaosun ortasında, ölüm tasarıları kuran bir kız var ve Hurdacı donuna bürünmüş Tanrı ile karşılaşıyor. Tanrı’nın aslında dünyadışı bir varlık olması, Kozmik Krallık ve Canavar Yaldabaoth gibi güzel detaylar var. Bu isim, özellikle bana Lovecraft’ı hatırlattı. Diğer bir ilginç nokta; panteizmi, kozmik bilinç ve geleneksel islama ve tasavvufa aykırı bir bakışla yaklaşmanız ve bu açıkçası hoşuma gitti. İnsanların, din kavramını yanlış yorumlanması, toplumun bu çarpıklıkla sosyal düzeni devam ettirmesi ve sonrasında gelişenleri iyi analiz etmişsiniz. “Ya herşey bildiğimizden ve inandığımızdan çok farklıysa?” sorusunu soruyor insan. Toplumsal bir eleştiri, felsefi bir dokunuş ve kafa açan bir bilim kurgu. Başka da söze gerek yok.

    Emeğinize ve kaleminize sağlık. Kelimeleriniz güçlü, ilhamınız bol olsun.

    İyi akşamlar.

  2. Merhaba,

    Öykünüz ilk kopyası yazılmış ve üzerinden geçilmemiş bir taslak izlenimini uyandırdı bende. Genel olarak, cümlelerinizin, anlatımınızın sadeleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Betimlemeler uzun ve birbirini tekrar ediyor. Bu da okuyucuyu yorup metinden uzaklaştırıyor. Yazının ana fikri güzel olsa da, metnin biçimi bunu gölgelemiş. Tek tek ele almayacağım ama ilk cümleyi ve paragrafı ele alırsak,

    “Delirtici şiddetteki sıcak bir ağustos günüydü.” - Öyküler için ilk cümle çok önemlidir derler hep. Siz burada daha yoğun bir anlam katsın diye "delirtici ve şiddet"i bir arada kullanıp okuru bence karmaşaya atmışsınız. Bunun yerine sadeleştirmek adına, “Kavurucu bir Ağustos günüydü” ya da “Sıcaklığı delirtici bir Ağustos günüydü” gibi seçenekler söz konusu. Bir sonraki cümlede yine kavruluyor hava. Ama okur zaten ilk cümlede çok sıcak olduğunu anladığı için, tekrar bunu okumak ister mi bilemedim.

    Sonra bu cümle yine yorucu geliyor:

    "olası en ufak huzurlu rahatlama ümitleri bile acımasız doğal eziyetin altında evlerdeki gizli iniltilere karışıyordu.

    ve sonrasında uzun bir tamlama ile devam ediyor:

    "çok büyük bir gelişimi olmayan sıradan bir ilin bilinmeyen bir ilçesinde 4 katlı bir dehşet apartmanı "

    Başta da belirttiğim gibi, öykünüzün üzerinden tekrar geçmeyi düşünebilirsiniz.

    Elinize sağlık

  3. merhaba teolojik öğretilerden anlayan birini görmek çok mutlu etti. ha bir de üstüne lovecraft okuyup da varoluştaki gnostik öğeleri kozmik dehşetle bağdaştırıp yorum yapabiliyor olmanız extra extra güzel. yorumunuz için çok teşekkürler motive edici oldu.

  4. merhaba, evet aklımdaki fikrin heyecanına kapıldığımdan çoğunlukla cümleleri gelişine serpiyorum, bir çok kelime tekrarı ve sıkıcı betimlemeler olabilir doğrudur, yorum için teşekkürler.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!